7-8 Yıl önce:
Bıçağı boğazıma doğru doğrulttu ama hiç şey yapamadı. Hiç bir şey yapamamasının nedeni vicdanı değil de yerde kanlar içinde yatan ufak bir çocuğun olması restoranın müşteri sayısını azaltacağıydı ve de büyük ihtimal sadece ölüp gidecek bir çocuk değil de bağırıp çağırıp, saat 8 de üstüne üstlük kalabalık bir şehrin en tehlikeli semtinde çok dikkat çekeceğimdi. Bu yüzden beni bir çöp torbasıymış gibi grafitilerle dolu duvara doğru fırlattı, o acımasız adam. Arkasını döndü ve elindeki bıçakla restoranın kapısına doğru ilerledi bense artık vazgeçmiştim bu şehirde kimse daha kendisine bakamazken doku-on yaşlarındaki bir çocuğu işe almazdı hele o çocuğun sabıka kayıtları pek de iç açıcı değilse gerçi sabıka kaydımı bile bilmiyorlardı.
Günümüzde:
"Koş yoksa yakalanacağız" cümlesini bitirdiği anda kapı kapanmıştı bizde aynı anda metronun kapısından içeriye girmiştik. Herkes bize bakıyordu bizde onlara baktık tek fark biz çok daha tehditkâr bir şekilde baktık bu yüzden yavaşça ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam ettiler. Biz ise tek kelime konuşmadık. Herkes normal davranmaya başlayınca Özge sessizliği bozdu. "Şimdi nereye?". Bulut fark ettirmeden sağ çaprazımızdaki adamları işaret edince Özge tamam anlamında başını salladı. Sıla bütün dünya ile alakasını kesmiş, tesadüfen bulduğu koltuğa iğrenerek oturmuş, nereden çaldığını anlayamadığımız telefonuna gömülmüş durumdaydı.
Metro bir sonraki durağa geldiğini belli eder bir şekilde aniden durunca tahminen 25-30 yaşlarında bir kadın inmek için bozuk olan kapıya bir kaç tekme attı. Kapı açılınca kolundaki saate hızlı bir bakış atıp en yakın asansöre doğru giderken yolunu birden merdivene doğru değiştirip koşmaya başladı. Büyük ihtimal saat altıdaki işine geç kalmıştı, şu an asansörün bozulması gibi bir duruma maruz kalmak istemiyordu ama metroyu kullanmıştı çünkü daha ucuz ve hızlı bir ulaşım yoktu, en popüler ikinci ulaşım aracı olan taksilerin güvensizliği yüzünden halk taksileri kullanmaz olmuştu. Sonuçta kimse her saniye tecavüz edilme, bıçaklanma ve daha da kötü şeylerin olduğu bir ulaşımı tercih etmezdi.
Metro bir sonraki durakta durdu kapılar yine açılmadı, bugün kapılarda ne vardı? Yavaşça durakların olduğu listeye baktığıma doğru durağa-eğer o tablo doğruysa- geldiğimizi fark ettim ama bu dört kişi arasında en geç fark edenin ben olduğumu diğerleri hızlıca ilerlemeye başladığında anladım.
Hızlıca kapıdan çıktığımızda önümüzde bir tabela vardı. Üstündeki yazı artık okunmuyordu. Üzerinde pastan yapılmış, yarısı mutlu, yarısı üzgün bir birin içine geçmiş iki yüz vardı. Bu olmalı demiştik, sembolümüz bu olmalı.
Her saniye, merdivenlerde attığımız her bir adım bizi çıkışa daha da yaklaştırıyordu. Çıkışsa ensemizdeki adamların bize saldırmamak için hiç bir nedeni olmaması demekti. Nefeslerini boynumda hissede biliyordum; o kokuşmuş, bu bu dünyanın zehirli havasıyla kirlenmiş nefeslerini hissede biliyordum.
Biraz daha ilerlediğimizde bizi bir yol karşıladı: önümüzde sıra sıra dizilmiş, kasvetli , gün ışığı görmemiş binalar; sağımızda otobüs durağa, solumuzda tenha bir yol. Her şeyin normal olduğu bir yer.
Sıla yüksek sesle bir çığlık attı. Biz daha ne olduğunu anlamadan bir mermi sesi duyuldu. Sıla... arkamı döndüğüm an kar maskesi takmış, tamamen siyah giyinmiş, elinde jop olan bir adamı kanlar içinde yatarken gördüm. Özge hepimizden habersiz getirdiği bir silahla onu vurmuştu. Sıla ne yapacağını bilemeyip kendini Bulut'un kollarına bırakmıştı, Birkaç saniye sonra tek kişi olmayacakları aklına gelip hemen geri çekildi. Özge omuz silki pozisyon almaya başladı ama bizim silahımız yoktu, güçlerimizi kullanmaksa tehlikeliydi.
Birden başımda bir darbe hissettim, sonraysa sıcaklık. sertçe yere yığıldım, yüzümden kanlar akmaya başladı, birkaç damla kan ağzımdan içeri girdi, yine o kan tadı.
☯☯☯
Gözlerimi açamıyordum. Boynum ve saçım, başımı koyduğum yastıkta yapış yapış bir his uyandırıyordu. Anlıma koyulan ama yaptığı tek şey gözümü kapatmak olan bez parçası kurumuştu. Nefes alışlarım stabil hale gelmişti. Şu an koltukta mı yoksa yatakta mıydım bilmiyordum. Etrafımda hiç bir ses yoktu, neredeydim?
Etrafımdaki sessizlik, normalde duyamayacağım tanıdık kahkaha seslerini yavaş yavaş daha iyi duymamı sağlıyordu. Kahkaha sesleri ya yavaş yavaş artıyordu ya da beynim artık beni; rahat olmam için bilincim kapalıyken getirildiğim ama tavandan damlayan sular yüzünden Çin işkencesi -toufa shui - çektiğim yerden çıkarmak için oyun oynuyordu!!!
Vücudum daha fazla dayanamadı, elim yavaşça yüzümdeki bez parçasını kaldırdı. Yavaşça yanımdaki eskimiş komodinin üzerine; komodinden daha eski, yıpranmış bir kedi figürünün yanına koydum. Başımı yukarı doğru kaldırdığımda emin oldum, yüzüme damlayan su damlaları tavandan geliyordu. Yavaş ve sessizce bulunduğum yerden kalktım ve o an bir yatakta olduğumu anladım, kimin yatağındaydım?
(Giriş bölümünü diğer bölümlere göre kısa yazdım, genel olarak bunun iki üç katı bölümler ve bazen de mektuplar görüp, birçok karakterin ağzından okuyacaksınız. Lütfen oy verin ve fikirlerinizi dile getirmekten çekinmeyin).☯☯
