Aylar geçti. Vedat Karadağ’ın çöküşüyle birlikte yeraltı dünyasındaki dengeler yeniden kuruldu. Ancak bu kez Karan Soykan’ın yanında görünmez ama sarsılmaz bir güç vardı.
Doğa, gündüzleri hastanedeki görevine devam ediyor, yoksul çocukları ve şifa bekleyen hastaları iyileştirmeyi sürdürüyordu. Geceleri ise Karan’ın korumasındaki o güvenli limana, sevdiği adamın kollarına dönüyordu.
Karan, Doğa’nın masumiyetini korumak için kendi dünyasının pisliğini onun kapısından içeri sokmuyordu. Doğa ise Karan’ın ruhundaki karanlık gölgeleri sevgisiyle tek tek aydınlatıyordu.
Bir gece, Şile’deki dağ evinin verandasında, İstanbul’un ışıklarına bakarken Karan arkadan gelip Doğa’ya sarıldı.
"Bazen tüm bunların bir rüya olmasından korkuyorum," dedi Karan, kızın saçlarına öpücük kondurarak. "Bir mafya babası ve bir doktor... Bizim hikayemiz imkansızdı."
Doğa başını geriye eğip Karan’ın gözlerine baktı. Dudaklarında huzurlu bir tebessüm vardı.
"Hayatta imkansız diye bir şey yoktur Karan," dedi Doğa yavaşça. "Sadece doğru zamanı ve doğru insanı bekleyen kaderler vardır. Ve biz... o kaderi kendi ellerimizle yazdık."
Şehrin üzerindeki gri bulutlar dağılırken, gece iki ruhun sessiz ve derin aşkına tanıklık etmeye devam etti.