İçeriğe geç

Yasak Mesafe

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Yasak Mesafe

Bölüm 2

Bolum 2

İdil, masanın üzerindeki kumaş çizimlerine anlamsızca bakıyordu. Parmakları, narin ipek kumaşın kenarında gezinse de zihni başka bir yerlerde, çok uzaklardaydı. Etiler’deki bu geniş, modern villa her zaman onun güvenli limanı olmuştu. Duvarların renginden, güneşin pencerelerden içeri süzülüş biçimine kadar her detayı kendi ruhunun bir parçası gibiydi. Ama şimdi, bu evin atmosferi bile değişmiş gibiydi. Havası ağır, nefes almak zordu. Çünkü bugün, "o" geliyordu. Sarp Demir.

Babası, bir ay önce duyurduğunda İdil’in dünyası başına yıkılmıştı. “İdil’ciğim, Sarp’ın annesi vefat etti biliyorsun. Bu durum onu çok sarstı. Yalnız kalmasını istemiyorum. Bir süre bizimle yaşayacak.” Sarp’ın annesi, yani babasının ikinci eşi, İdil’in üvey annesi. Birkaç yıl önce beklenmedik bir şekilde hayatlarına girmiş, sonra sessizce aralarından ayrılmıştı. Sarp ise bu büyük villaya, İdil’in hayatına bir gölge gibi düşecekti. İdil, bunun sadece Sarp’ın annesinin vefatıyla ilgili olmadığına dair bir his taşıyordu içinde. Babasının bu kararı alırken gözlerindeki o tuhaf parlama, konuşmasındaki acelecilik... Sanki bir yükümlülük, bir sırrı örtme çabası gibiydi.

İdil’in annesi de yıllar önce ölmüştü. Babasının yeniden evlenmesini asla kabullenememişti. Sarp’ın annesiyle, yani Leyla Hanım’la tanıştığı ilk günü hatırladı. Kadının gözlerinde okuduğu tanıdık bir hüzün vardı. Sanki o da tıpkı İdil gibi, bir şeylerin kurbanıydı. Babası sık sık Leyla Hanım’ın uzaktan akrabaları olduğunu söylerdi, kan bağı varmış gibi. İdil, bu söylemi hep tuhaf bulmuştu. Leyla Hanım’ın adının aile içinde anılmasından rahatsız olan birinin mırıltılarını duymuş gibiydi bir zamanlar. Ama kimdi o? Ne zaman olmuştu? Hatıralar, su üstündeki baloncuklar gibi belirip kayboluyordu.

Telefonunun sesi, düşüncelerini böldü. Arın’dı, en yakın arkadaşı.

“İdil’im, ne durumdasın? ‘Yasak kardeş’in geldi mi?” Arın’ın sesi her zamanki gibi neşeli, ama şimdi İdil’in kulaklarına batıyordu.

“Gelmedi, daha,” dedi iç çekerek. “Kapıdan içeri girdiği an, bu ev bir daha asla eskisi gibi olmayacak gibi geliyor.”

“Abartma canım. Belki de sandığın gibi değildir. Belki de çok anlayışlı, yakışıklı bir müzisyen ruhuyla tanışırsın ve kafan dağılır?” Arın güldü.

“Müzisyen falan değil, o benim üvey kardeşim! Saçmalama.” İdil kaşlarını çattı. “Ne yaşarsak yaşayalım, bu durum değişmez. Bir de annemin eşyalarının durduğu odaya yerleşiyor olması var… Sanki Leyla Hanım ölmemiş de, eşyalarını alıp gitmiş, yerine Sarp geliyormuş gibi.”

Arın’ın sesi yumuşadı. “Haklısın, bu zor bir durum. Ama unutma, ben hep yanındayım.”

İdil, Arın’a teşekkür edip telefonu kapattı. Gözleri pencereye kaydı. Karanlık bastırıyordu ve dışarıda başlayan hafif yağmur damlaları camı yıkıyordu. Tam o sırada, bir araba sesi duyuldu. Lüks bir spor araba, parke taşlı yolda yavaşça ilerleyip villanın girişine yanaştı. Sarp gelmişti.

İdil’in kalbi garip bir şekilde hızlanmaya başladı. Hayır, heyecan değildi bu. Daha çok huzursuzluk, yabancı bir varlığın kendi alanına girmesinin yarattığı bir gerilim. Aşağıya inmek istemedi. Ama babası kesinlikle bekleyecekti. Derin bir nefes aldı ve odasından çıktı. Merdivenlerden inerken, aşağıda babasının gür sesiyle birlikte, daha tok, daha dingin bir erkek sesinin yükseldiğini duydu. Adımları ağırlaştı, sanki görünmez bir kuvvet onu geri çekiyordu.

Salona girdiğinde, babasının Sarp’ın omzuna kolunu atmış, gülümseyerek bir şeyler anlattığını gördü. Sarp, babasına göre daha uzundu, omuzları genişti. Üzerindeki koyu renk kot pantolon ve siyah tişört, spor ama aynı zamanda rahat bir şıklık katıyordu ona. Saçları koyu kahverengi, dağınık ama özenliydi. Ve yüzü… Daha önce hiç görmemişti bu yüzü yakından. Fotoğraflarda hep bir mesafeden bakmıştı. Şimdi ise, odanın loş ışığında bile keskin hatları, belirgin çene hattı dikkat çekiyordu. Babasının sözleri biter bitmez Sarp’ın gözleri, doğrudan İdil’i buldu.

Bir an durdu zaman. İdil’in nefesi kesildi. Sarp’ın gözleri koyuydu, kahve ile kehribar arasında gidip gelen, derin ve sorgulayıcı. Bakışları, İdil’in üzerinde dolaştı, sanki ruhunun en mahrem köşelerine kadar inmek istiyordu. İdil, bu yoğun bakışın altında ezildiğini hissetti. Gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı. Sanki görünmez bir bağ, ikisini birbirine mıknatıs gibi çekiyordu.

“İdil, kızım! Gel bakalım, Sarp’ı hoş geldin diyelim.” Babasının neşeli sesi, büyüyü bozdu.

İdil’in adımları istemsizce hızlandı. Yaklaştıkça, Sarp’ın boyunun düşündüğünden daha uzun olduğunu fark etti. Sanki bir heykel gibi duruyordu.

“Hoş geldin,” dedi İdil, sesi beklenenden daha kısık çıkmıştı. Başını hafifçe eğdi, bakışları Sarp’ın omuzlarına takıldı.

Sarp, hafifçe gülümsedi. Bu bir gülümseme miydi, yoksa sadece dudaklarının kenarında beliren bir kıvrım mıydı, İdil emin olamadı. “Hoş bulduk, İdil.” Sesi derin, pürüzsüzdü. Tıpkı bir müzisyenin sesi gibi. İdil, istemeden de olsa bir anlığına Arın’ın sözlerini hatırladı. Müzisyen.

Akşam yemeği masası, gergin bir sessizliğin hükmü altındaydı. Babası, neşeli sohbetler açmaya çalışsa da, İdil’in kısa ve soğuk yanıtları, Sarp’ın ise çoğunlukla sessiz kalarak sadece gözleriyle olan biteni izlemesi, havayı daha da ağırlaştırıyordu. İdil, çatalını tabağındaki yemeğe daldırıp duruyordu, iştahı tamamen kaçmıştı. Her ne kadar gözlerini Sarp’tan kaçırmaya çalışsa da, ara sıra onu yakalıyordu. Sarp da ona bakıyordu. Bazen anlık bir kesişme, bazen de Sarp’ın bakışlarının İdil’in üzerinde, sanki onu okurcasına oyalanması.

Bir ara, Sarp’ın elinin uzanıp tuzluğa doğru ilerlediğini gördü. İdil de aynı anda elini uzatmıştı. Parmakları hafifçe birbirine değdi. Kısa, anlık bir dokunuş. Ama İdil’in tüm vücudundan bir elektrik akımının geçtiğini hissettirdi. Anında elini çekti, sanki elini yakmış gibi. Sarp’ın gözlerinde, yakaladığı bu küçük anın getirdiği bir şaşkınlık, belki de eğlence parıltısı vardı. İdil yutkundu. Bu kadarı bile fazlaydı. Nasıl bir yasak sarmalın içine düşüyordu?

Yemekten sonra İdil, “Benim işlerim var,” diyerek odasına, daha doğrusu küçük tasarım atölyesine kaçtı. Kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Çizim masasının başına oturdu ama zihni boştu. Ne yapmalıydı? Bu evde nasıl yaşayacaktı? O sırada, aşağıdan gelen tanıdık bir melodi kulaklarına dolandı. Piyano sesi. Sarp piyano çalıyordu. Melodi, hüzünlü ve etkileyiciydi. Her notası, İdil’in içindeki fırtınayı yatıştırıyor, aynı zamanda da bir merak uyandırıyordu. Bu kadar duygulu çalan biri, nasıl bu kadar soğuk ve mesafeli olabilirdi?

Dayanamadı. Kapısını araladı ve merdivenlere doğru yürüdü. Ses, oturma odasından geliyordu. Kapının eşiğinde durdu. Sarp, kanepede oturan babasına sırtını dönmüş, piyanoya eğilmiş, gözleri kapalı çalmaya devam ediyordu. Parmakları tuşlar üzerinde dans ediyor, her dokunuşunda odanın havasını değiştiriyordu. Müziğin içinde kaybolmuş gibiydi. Bu, İdil’in daha önce Sarp hakkında edindiği tüm ön yargıları yıkan bir andı. Babası, Sarp’ın yanına oturdu, başını hafifçe omzuna yaslamış, huzurla dinliyordu. Babasının bu kadar yakın, bu kadar içten görünmesini hiç görmemişti Sarp’ın annesi Leyla Hanım hayattayken bile.

Müzik bitti. Sarp, gözlerini açtı ve yavaşça arkasını döndü. İdil’i gördü. Bakışları yine kesişti. Bu sefer Sarp’ın yüzünde, o tuhaf, mürekkep rengi gözlerinde bir tebessüm belirdi. Bu sefer gerçek bir tebessümdü. Derin ve içten. İdil, şaşkınlıkla olduğu yerde donup kaldı. Kalbi, hızla göğüs kafesine vuruyordu.

Babası, “Harika çaldın oğlum, her zamanki gibi,” dedi gururla. “İdil’in de sever müziği.”

Sarp, gözlerini İdil’den ayırmadan, “Belki bir gün beraber dinleriz,” dedi. Sesi bir vaat gibiydi, bir davet.

İdil, ne diyeceğini bilemedi. Sadece hafifçe başını salladı.

Sarp, o an ayağa kalktı. Babası, “Uykum geldi benim, yatağıma geçeyim,” diyerek salondan ayrıldı. İdil ve Sarp, tekrar yalnız kalmıştı. Ortalarındaki boşluk, görünmez bir enerjiyle doluydu.

Sarp, piyanonun başına doğru adımladı, parmakları nazikçe tuşların üzerinde gezindi. İdil, hala kapının eşiğinde duruyordu.

“Uykusuz musun?” diye sordu Sarp, gözlerini ona çevirmeden.

İdil, “Biraz,” diye mırıldandı. “Çizimlerime odaklanamıyorum.”

Sarp, piyanonun üzerindeki bir not defterine uzandı. Kalemi eline aldı ve boş bir sayfaya birkaç not çizdi. Odada sadece kalemin kağıda sürtünme sesi vardı.

“Biliyorum,” dedi Sarp, bakışları hala kağıtta. “Bazen zihin o kadar karışık olur ki, hiçbir şeye odaklanamazsın.”

Sesi, sanki İdil’in içini okuyormuş gibiydi. İdil, boğazının kuruduğunu hissetti.

“Peki sen?” diye sordu İdil. “Sen neden uykusuzsun? Yoksa sen de benim gibi bir şeylere odaklanamıyor musun?” Bu soru, ağzından istemsizce dökülmüştü.

Sarp, kalemi yavaşça masaya bıraktı. Başını kaldırdı. Gözleri, tüm ağırlığıyla İdil’in üzerine sabitlendi. İçindeki tüm duvarları yıkmaya hazır bir bakıştı bu.

“Belki de,” dedi Sarp, sesi fısıltı gibiydi. “Belki de benim de zihnimi karıştıran bir şeyler var, İdil. Ama eminim ki, benim zihnimi karıştıran şeyler, seninkinden çok daha farklı.”

Bakışları, İdil’in gözlerinin içine o kadar derince işledi ki, İdil nefes almayı unuttu. Sarp’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

“Mesela, babamın bana anlatmadığı bazı gerçekler gibi,” dedi Sarp. Gözlerinde, İdil’in daha önce hiç görmediği bir acı ve bilgelik parıltısı vardı. “Ya da bizim aramızdaki bu ‘yasak’ durumun aslında çok daha karmaşık olduğunu gösteren sırlar gibi.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.