İçeriğe geç

Yasak Lanet

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Yasak Lanet

Bölüm 4

4.Bölüm: İlk Tanışma

Gözlerimi açtığımda etrafta, önümde yanan ateşin gölgesi salınıyordu. Etrafa bakmaya başladım. Zaten çok bir şey yoktu. Hemen önümde yanan ateş, iki post (biri benim altımda), en fazla altı tane mum ve birkaç tane ok vardı ve bir sandık. Etrafa bakılırsa mağaradaydık. Ellerim ve ayaklarım bağlıydı. Ama etrafta kimse yoktu. Hareket de edemiyordum, çantam ve kılıcım etrafta yoktu. Öylece beklemeye başladım.

*

Herhalde bir saat geçmişti ki içeri biri geldi. Bunun katil olduğundan kesin emindim. Gidip benim yanımda duran ikinci posta oturdu ve elinde tuttuğu iki kekliğin tüylerini yolmaya başladı. Tek tek hepsini üşenmeden yoldu. Ve benim içim o kadar acıdı ki. Hayvanlara karşı çok hassastım. Ama elim ve ayağım bağlı olduğu için tabii ki yine elimden hiçbir şey gelmedi. Yolduğu keklikleri bir kenara aldı, ve iki tane dalı şiş şeklinde yontup keklikleri dallara geçirdi ardından ateşin üzerine koyup pişmeye bıraktı. O geldiğinden beri tek kelime konuşmamıştım. Postunu karşıma çekti. “ Nasılsın bakalım cesur” dedi. Bana cesur demesi çok gıcığıma gitmişti. “Bana sakın bir daha cesur deme!” diye bağırdım. “Ooo tamam sakin şampiyon istemiyorsan tabii ki” karşımda duran adam annemi ve babamı *ldurmüştü benimle nasıl bu kadar rahat konuşabiliyordu? “Sen kimsin ve beni buraya nasıl getirdin?” “Kim olduğumu bilmene gerek yok ama seni nasıl getirdiğimi soruyorsan. Hatırlıyor musun bilmiyorum ama sana çelme taktığımda burnun çok fazla kanadı, kafanı vurdun ve bayıldın. Ve ölme diye bende seni buraya getirdim” sırıtmaya başladı. Aklım almıyordu hem annemi ve babamı öldürmüştü hem de ben ölmeyeyim diye beni oradan alıp buraya getirmişti. Komik. Hala karşımda aptal aptal sırıtıyordu. “Acaba sırıtmasan mı?” “Rahatsız mı ediyor.” “ Evet.” “Sen ne dersen o cesur.” “ Bana cesur deme dedim!” “Peki.” Sonra onu aşağılarcasına bir bakış attım. Açlıktan karnım kazınıyordu ama o zavallı keklikleri de kıtlığın mı var.” “Sen de ki kadar olmasa da olabilir. Ama neyse boş ver şimdi senin üstüne çok fazla gidersem ağlarsın falan uğraşamam.” “Ellerimi çözde o zaman kim ağlıyormuş görürsün. Ukala.” “Emin misin çözeyim mi.” “Yiyorsa çöz bakalım.” “Neyse boş ver şimdi yemek yiyeceğim.” “Yemedi herhalde.” “Hı hı.” “Bana bir daha hı hı deme!” “Hı hı!” “Aptal.”

*

Keklikler pişmişti. Ne kadar yemek istemesem de yemek zorundaydım. Kendine bir tanesini çıkartıp yemeye başladı.” Bana da ver.” “Noldu hani aç değildin?” “Artık açım demek ki.” “Şanslısın ki bu sefer iyi tarafıma denk geldin. Al.” “Nasıl yiyeceğim? Aç elimi!” “Açmam” “Açlıktan öleyim o zaman”

“Bir şey yapmayacaksın.”

“Ona bakacağız.”

“Sana güveniyorum.” “Yani?”

Ellerimi çözdü ve bende yemeğimi yemeye başladım. Yemek tuzsuz bir hiçti ama yemek zorundaydım. Açlıktan ölemezdim ya. Hem daha bu adamdan annemle babamın intikamını alacaktım. Güçlü olmam lazım diye geçirdim içimden. İkimizin de yemeği bittiğinde kalan artıklarımı bir kenara atmak için ayaklandığımda geriledi ve ne yapacağımı sordu. Bende “Ne oldu korktun mu?” dedim. “Yoo sadece ne yapacağını sordum.” “Aynen. Ama merak etme sana bir şey yapmayacağım ama şu anlık haberin olsun. Ona göre tedbirini al.” “Hı hı” “Bilerek yapıyorsun değil mi?” “Evet”

*

“Nehirde ellerimi yıkamaya gideceğim sende gel. O yağlı ellerle duramazsın.” “Tamam.” Beraber mağaradan çıkıp nehre doğru yürümeye başladık. Arkamda yürüyordu. Sanırım bir şey yapacağımdan korkuyordu ama şu an doğru bir zaman değildi. Nehrin yanına geldiğimizde “Önce sen yıka.” dedi. “Neden?” canım öyle istedi çünkü.” “Peki. Ukala.” Eğilip ellerimi yıkamaya başladım. Oda etrafı kolaçan ediyordu. Neden böyle yaptığını anlamıyordum ama karışmayacaktım çünkü onunla olabilecek en az seviyede muhatap olmak istiyordum. Ben ellerimi yıkamayı bitirdikten sonra ona yıkaması için işaret ettim oda tamam anlamında başını salladı. Ellerini yıkarken bende etrafı incelemeye başladım. Nehrin karşısında sık ağaçlardan oluşan bir orman vardı. Oraya kaçıp sarayın yolunu bulabilirdim. Hemen koşmaya başladım üzerimdekiler gecelik de olsa sarayda giydiğim için gayet şık ve rahatsız ediciydi ve bunlarla koşmak çok zordu. Olduğu kadar artık deyip koşmaya devam ettim. Beni çok geç fark etmişti. Arkamdan bağırmaya başladı ama ben durmadım. Koşmaya devam ettim. Ondan baya bir uzaklaşmıştım. Bir ağacın kenarına gizlenecek biçimde eğildim. O da o sırada ormana girdi. Bağıra bağıra beni arıyordu. Benden baya bir uzaklaşmıştı. Bende tam zamanı diyerek koşmaya başladım. Ama dala takılıp çok sert bir şekilde ayak bileğimin üzerine düştüm. Yanlışlıkla acıdan çığlık attım. “Eira neredesin! Eira!” ona cevap vermeyecektim çünkü beni bulmasını istemiyordum. Yerde acıdan kıvrılırken yanıma kocaman bir yılan geldi. Gerçekten çok büyüktü. Bu sefer beni bulması için çığlığı bastım çünkü bu ayakla karşımda ki yaratığa karşı çıkamazdım. Ayrıca yılan üzerime doğru geliyordu. “Eira neredesin? Bekle seni bulacağım.” “Sesime doğru gel burada çok büyük bir yılan var. Yardım et!” Zaten o sırada yılan iyice üzerime çıkmış etrafımı sarmıştı. Korkudan hareket edemiyordum. Normalde kaçardım veya kılıcım olsa bu hayvanı birkaç dakika içinde öldürmüştüm. Ama hem kılıcım yoktu hem de ayağım çok kötüydü. Yılan artık neredeyse boynuma kadar ulaşmıştı ki o geldi ve yılanı kafasından tutarak vücuduna hançerini saplamaya başladı en son yılan beni bıraktığındaysa kafasını kesti. Ben şoklar içinde hiç kıpırdamadan onu izlerken yanıma geldi ve iyi olup olmadığımı sordu. İlk başta cevap veremedim ama sonra yılanın bana zarar vermediğini sadece ayağımın çok kötü durumda olduğunu söyledim.” Tamam iyi olmana sevindim ama seni mağaraya taşımamız lazım.” dedi ve beni kucaklayıp mağaraya doğru yol aldık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.