"Nefret, ardında sevgiyi gizleyen çok tehlikeli bir duygudur. Sevginin gizemidir nefret. Eğer Mathilda Apollon'dan nefret etmeseydi, ona olan aşkını itiraf da edemezdi." ✦ AYLİN Eylül 1999, İzmir. İzmir'e ayak bastığım an, deniz kokusunun içine karışan sıcak asfalt ve kavrulmuş güneş karışımı bir koku çarptı yüzüme. Ege'nin kendine has o kuru sıcaklığı, nefesimi ciğerime çektiğimde bile hissettiriyordu kendini. Valizimin sapını çekerken içim karmakarışıktı. Ne korkuyordum ne de tam anlamıyla cesurdum. İlk defa evden uzak, annemin tencere kapak sesinden, babamın sessizliğinden ayrıydım. Onlardan ayrıldığım için içim buruk olsa da hayattaki en iyi arkadaşım olan ablama kavuşacağım için mutluydum. Bu şehirde, kendime ait yeni bir başlangıç yazıyordum. Babam ben İskenderun'dan yola çıkmadan beni terminalden Zeynep ve onların yakın arkadaşı Hakan'ın alacağını söylemişti. Gözlerim etrafta Miss Globe güzellerine taş çıkaracak duruştaki Zeynep'i ararken, ağır bavullarımla cebelleşiyordum. Otobüsten indiğimde ilk dikkatimi çeken şey, kalabalığın uğultusu oldu. Korna sesleri, "Çeşme'ye gidecek var mı?" diye bağıran adamlar, elinde çiçek tutanlar, kucaklaşan aileler... Herkesin bir hikâyesi vardı. Benimse elimde sadece bir valiz, omzumda yeni bir hayat taşınıyordu. "AYLİN!" diye bir ses yankılandı kalabalığın içinden. Başımı çevirdiğimde, sarışın, yeşil gözlü bir kız kolunu havaya kaldırmış bana el sallıyordu. Gülümsedim. O da koşar adımlarla yanıma geldi ve sımsıkı sarıldık. "Aylişiim!" dedi, beni kaburgalarımı kıracak gibi sıkarken. "Hoş geldin Ege'mizin gözdesine." "Valla inşallah hoş bulurum." Zeynep, annemin çocukluk arkadaşı Emel Teyze'nin kızıydı. Yazları sık sık buluşur, akla gelebilecek her türlü etkinlikleri yapardık. Zeynep'in benimle ablamla olduğunun aksine daha normal bir arkadaşlığımız vardı. Yanımdaki valizi o çekmeye çalışırken, aniden onun yanında duran uzun boylu, siyah saçlı bir çocukla göz göze geldim. "İşte bu da Hakan," dedi Zeynep. "Mahalleden arkadaşımız." O an garip bir şey oldu. Hakan, gülümsedi. Ama bu bir "merhaba" gülümsemesi değildi. Bu, tanımadığın birine ait her şeyin yabancı olduğunu bilircesine ama yine de onu sezgisel olarak çözmeye çalışır gibi bakan birinin gülümsemesiydi. "Merhaba, Aylin ben." "Sen mi akademi okuyacaksın ya?" diye sordu, elimi tokaladıktan sonra. "Kaç yaşındasın sen?" Kaşlarımı çatarak ona baktım. On yedi yaşımı bitirmeme bir aydan az kalmıştı. Lise bittiğinde ÖSS'de tutturduğum puanla sınava girmiş, paşalar gibi de kazanmıştım. "On yedi de," dedim, kaşlarımı daha da çatarak. "Sen akademiye kabul jürisisin herhalde, sorduğuna göre." Bu çocuk mu sempatikti? Ablamla Zeynep'in mektuplarında ara ara, "Girdiği ortamın enerjisini yükseltir, deli dolu ve şakacı." diye bahsettikleri çocuk bu muydu gerçekten? Eğer buysa, İdil ve Zeynep'in analitik zekalarına güvenim kırılmıştı. "Yok. Ama olsaydım kesin seni kabul etmezdim. Çünkü nasılsa iki gün sonra, 'Annemi özledim.' deyip geri döneceksin. Bu söylediğine sadece kendisi gülmüştü. Ben ona daha da hiddetlenmiş bir çehreyle bakarken Zeynep Hakan'ın koluna vurdu. "Hakan?" "Espri yaptım ya..." diye açıkladı Hakan, mırıldanarak. Bu çocuk benim hayatımda görüp görebileceğim en sinir bozucu, en uyuz, en ukala ve en patavatsız insan profili olabilirdi. Daha ikinci dakikadan böyle bir kanıya varmam belki yanlıştı ancak hayatında ilk kez gördüğü bir kıza önce yaşını sorup, "Sen mi akademi okuyacaksın? Kaç yaşındasın ki sen?" diye sorup sonrasında "İki gün sonra geri dönersin." diyen biri için başka ne diyebilirdim ki? O an anladım ki bu çocuğun dili benden hızlı çalışıyor ama düşünceleri biraz geç geliyordu. Belki gerçekten de Zeynoların dediği gibi iyi kalpli, merhametli ve sıcakkanlıydı. Eğer öyleyse ağzından çıkan kelimelerle kalbinin ritmi aynı değildi. Yani aklıyla mantığını kullanma becerisi düşüktü, yazık. Yanımdaki Zeynep'in, beni Zeyneplerde bekleyen ablamın hatırı olmasaydı eğer en ağır valizimi onun suratına fırlatırdım. İlk günden kendimi şehre rezil etmemek için bunu yapmamıştım. Valizimin sapını çekerek önlerinden yürümeye başladım. Zeynep de bana yetiştiğinde ona eğilerek fısıldadım. "Eğer bu şehirde başıma gelecek en kötü şey buysa o zaman rahat bir dört yılım var demektir." Koluma girerek aynı fısıldayışla karşılık verdi Zeynep. "Ya Hakan'ın kusuruna bakma, patavatsızdır biraz ama iyidir aslında." "İyiyse cennete gitsin o zaman." dedim, kızgınlıkla. Neyse ki biraz geride kaldığı için Hakan bizi duymuyordu. Gerçi duysa da umrumda olmazdı. Sessizce bizi izliyor ve konuşmuyordu. Sadece gözleriyle tartıyordu. Mavi-beyaz kareli gömleğinin içine beyaz bir t-shirt, altına da kot pantolon giymişti. Saçları hafif jöleliydi. Bu haliyle bir polis adayından çok bir mahalle serserisini andırıyordu. Yaşının on dokuz olduğunu biliyordum, belki de ergenlikten çıkamamıştı. Hakan'ın arabasına bindik. Direksiyona geçtiğinde, "Umarım ehliyetin vardır." diye takıldım. O da "Ehliyetimden çok sabrım lazım seninle uğraşmak için." dedi. Gülmemek için dudağımı ısırdım. Bu adam daha ilk günden sinirimi bozmuştu. Ama siniri bozan şeyin ne olduğunu tam çıkaramıyordum. Fazla mı ukalaydı? Yoksa fazlasıyla dikkatimi mi çekmişti? Zeynep'le bir plan yapsak, o da gelirdi. Kafeye gitsek, sanki tesadüfen o da oradaymış gibi olurdu. Ders çalışırken arkadan yorum yapardı. Sürekli yanımızda dolaşıp duruyordu. Ama tek bir kelimesi bile "Ben buradayım çünkü seni merak ediyorum." demiyordu. İnsan bazen kendini biriyle tartışırken bulur, sonra içten içe o tartışmanın bitmemesini ister. Çünkü o tartışma... iletişim kurmanın en dürüst hâlidir. Ben Hakan'la hep tartışıyordum. Ve sanırım bu yüzden onu hep duyuyordum. Bir gün, yine Zeynep'le birlikte sahile inmiştik. Kumrular yürüyordu, deniz yosun kokuyordu ve martılar sessizdi. O da oradaydı. Biraz uzakta, yalnız oturuyordu. Yanında çantası, elinde not defteri. Kendi hâlindeydi. Zeynep, "Hadi gel, yanına gidelim." dedi. İtiraz edecek oldum ama ağzımı açmadan göz göze geldik. Gözlerini kaçırmadı. Ben de kaçırmadım. O gün onun yanına ilk defa isteyerek gittim. İlk defa sessiz oturduk. Konuşmadık. Ama denize bakarken bana sordu. "En çok neden korkarsın?" Hazırlıksız yakalanmıştım. Birkaç saniye düşündüm. "Unutulmaktan." dedim. "Bense unutamamaktan." dedi. "Bazı yüzler, bazı sözler, bazı geceler insanın içine çivi gibi çakılıyor. Silinmiyor." Ben sustum. O sustu. Ama o cümle aklımda kaldı. Ve yıllar sonra, o çivilerden biri olacağımı hiç bilmiyordum. ✦ Kasım 2008. O'ndan nefret ediyordum. Ukalanın, kendini bilmezin, egoistin ve de burnu havada soytarının tekiydi. Tamam, soytarı biraz fazla olabilirdi ancak bu önceki söylediklerimde haksız olduğumu göstermiyordu. Karşımda oturmuş gevrek gevrek gülerek bir şeyler anlatırken hiç oralı olmadan yanımdaki Boğaz manzarasını izliyordum. Kasım sert bir ayazla gelmişti. Denizden esen yeller sanki buzullardan esiyor gibiydi. O ise sanki yaz gelmiş gibi, içi çiçek açmış gibi keyifliydi. Burnumu çeken sesime aldırmadan kahvesinden bir yudum aldı. Üstelik bunu bir de, ah o sinir bozucu özgüveniyle yaptı. Gözüm dalgınca onun ellerine takıldı; bir polis gibi değil de sanki bir piyanist gibi narindi parmakları. Sonra kendime kızdım. "O ellerle muhtemelen nice adamı yere sermiştir," dedim içimden. "Hayran kalma." Masada herkes bir şeylerden bahsediyordu; Zeynep ve Murat yakında cinsiyeti belli olacak bebeklerinden, Derya hayal kırıklığıyla biten ilişkisinden sonra yeni görüştüğü birinden, Hakansa sanki çok umrumuzdaymış gibi gününün nasıl geçtiğinden bahsediyordu. Doğrusu, tek benim umrumda değildi. Herkesin keyfi gayet yerindeydi. Benimse aklım ablamdaydı. Apar topar izin alıp, kimseye bir şey söylemeden çıkmıştı merkezden. Telefondaki sesini de pek beğendiğim söylenemezdi. "Ee Aylin, yine daldın gittin." Derya'nın sesiyle irkilerek ana döndüm. Bir şey söyleyeceğim sırada Hakan atlayarak lafı ele aldı. "Bana sövüyordur içinden kesin." "Sen kendini bu kadar önemsiyor musun gerçekten?" diye sordum, ona karşı hayretle kaşlarımı çatarak. Hakan'ın gözlerinde kısa bir duraksama oldu. Sözlerim biraz dokunmuştu belli ki. Ama o da bana pabuç bırakacak tiplerden değildi. "Yok, senin varlığını önemsiyorum sadece," dedi ve bardağını dudağına götürmeden önce bana o meşhur, sinir bozucu yarım gülümsemesini gönderdi. Nezaketsizliğin zekâyla cilalanmış haliydi bu adam. Her lafı sanki ölçülmüş, biçimlenmiş ama hafif iğnelenmiş gibi. Kırmaz ama ısırır. Yüzeyde kahkaha, derinde şüphe... Oysa ben ne kahkaha atacak ruh halindeydim, ne de oyun oynayacak kadar enerjik. Zeynep araya girdi. "Ne güzel atışıyorsunuz yine. Aylin'in suratına bakınca aşk filmlerindeki başroller geliyor aklıma." "Benimse korku filmleri." dedim. Hakan da aynı anda, "Benimse savaş filmleri," dedi. Herkes gülmüştü ama ben gülmemiştim. Ablamı düşünüyordum. Onun bakışlarındaki keskinliği, birkaç gün önce gözlerinden taşan o yorgun karanlığı... Bir şey olmuştu. Eminim. Ama ben onun ne zaman susarak çığlık attığını iyi bilirim. Çünkü ben de öyleyim. Ergenliğimizden beri hep birimizin dili sustuğunda, diğerimizin iç sesi yükselir. Şimdi onunki sustu, benimki bangır bangır bağırıyordu. Gözüm saate takıldı. Ablam mesaj atmamıştı. Aramak istedim ama yan masadakilerin kahkahaları göğsümde bir sıkışma yarattı. Eğlenmeye çalışmak, eğlenememekten daha yorucu oluyordu bazen. Hakan başını yana eğip bana baktı. Gözlerini devirmedi. Dalga geçmedi. Sadece baktı. Uzun, sessiz, anlayışlı bir bakıştı bu. Bu adamın gözlerinde bazen ablamı görüyordum. O soğukluk dıştan bakan için buz gibi görünürdü. Ama ben o buzun içindeki kırık camları görebiliyordum artık. İlerleyen dakikalarda Dolunay tepeyi, sohbetimiz ve yemek tabaklarımız dibi bulmuştu. Garsondan hesabı isteyip kalkmaya hazırlanırken, hesap ödeme tartışması da yapılmıştı. Kazanan Zeynep ve Murat olmuştu. "Eee, herkesin arabası var değil mi?" diye sordu Murat, restorandan çıkarken. "Benim Vosvos'um var Tarzan sağ ol." Derya'nın cevabına karşılık, "Sana sormamıştım zaten." dedi Murat, dudağının kenarını kıvırarak. "Ya uğraşmasana arkadaşımla." diye atıldı Zeynep, kocasının omzuna vurarak. "Benim de var arabam," dedi Hakan, ardından beklemediğim şekilde bana döndü. "Aylin sen?" "Benim yok ama taksiyle giderim." "Ne gerek var canım, yolumun üstü ben bırakırım." "Gerçekten gerek yok." diye ısrar etsem de fayda etmemişti. Restoranın önündeki soğuğa adım attığımız anda boğazdan esen rüzgâr yakama yapıştı. Palto yakamı kaldırdım, ellerimi cebime soktum. Hakan ise hiç üşümemiş gibiydi. Sanki hava onun umrunda değildi. Belki de değildi. Bu adamın umrunda olan tek şey neydi, onu da çözememiştim henüz. Adımlarımız kaldırımda yan yana ilerliyordu ama aramızda sanki görünmeyen bir mesafe vardı. Onun bakışları arada bir üzerime kayıyor, sonra tekrar önüne dönüyordu. Ben yürürken bile zihnimde hâlâ ablam vardı. İdil, o bakışı daha önce de takınmıştı. Uğur'un ölümünden sonra... Gözlerinin rengi aynıydı ama içi başka bir ton almıştı. Sisli, loş, dokunulmaz bir ton. Şimdi yine öyleydi. Susarak anlatıyordu bir şeyleri. Ve ben o sessizliği, her kelimeden daha yüksek duyuyordum. "Üşüdün mü?" diye sordu Hakan, sesini yumuşatarak. "Yok," dedim. "Yani... biraz." Palto cebinden siyah bir deri eldiven çıkardı. "Al şunu, sol elini ver." "Gerek yok Hakan, sen tak-..." "Elini ver dedim." Sert ama ölçülüydü sesi. Dedim ya, kırmaz ama ısırır. Sol elimi uzattım. Eldiveni dikkatlice geçirdi. Parmak uçlarımı nazikçe düzeltti. Bu kadar özenli oluşuna içerledim. Bu kadar düşünceli olması, bu kadar dikkatli... Bunlar zayıf noktamdı. İnsan, zayıf olduğu yerden vurulmaz mıydı zaten? Yürümeye devam ettik. Sokağın köşesindeki lüks siyah araç bize doğru göz kırpıyordu. Uzaktan açtığı düğmeyle farlar yanıp söndü. Araca doğru yöneldik. Kapıyı açtı, ben binerken ellerimi dizlerimde birleştirdim. İçerisi sıcacıktı. Radyoda hafif bir caz tınısı çalıyordu. Hakan da direksiyon başına geçti. Emniyet kemerini takarken sordu; "İdil niye gelmedi?" Kafamı hızla çevirdim. Bakışları yoldaydı ama beni göremeyecek kadar uzakta da değildi. "Bilmiyorum." "Bugün merkezden erken çıktığını duydum." Kelimelerim boğazıma düğümlendi. Çünkü bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. İdil bir şeyler saklıyordu. Ama bu sakladığı şey sadece görevle, istihbaratla, iç operasyonlarla ilgili bir şey değil gibiydi. Daha derin... daha kişisel... belki geçmişe dair, belki aileye dair bir şeydi. "Bilemeyeceğim." dedim sessizce. "Belki de senden sebeptir yine. O gün yaptığın gibi yine sinirlerini bozmuşsundur." "La havle ya..." Gözlerini devirirken elini havaya kaldırdı. "Bozuyorsak da onun için bozuyoruz herhalde." "Sana ne ya benim ablamdan?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. "Kendi işine baksana sen." "İdil benim çocukluk arkadaşım, dostum." "Her çocukluk arkadaşının hayatına burnunu sokar mısın?" diye sordum, kollarımı göğsümde bağlayarak. "Eğer aynı durumda Zeynep ya da başka arkadaşım olsa aynı şeyi yapardım evet." "Yapma bence, buradan bakınca çok itici görünüyorsun." "Sen de buradan bakınca çok sevimsiz görünüyorsun." dedi, altta kalmayarak. "Ukala." Ukala. Kafamın içinde yankılanan bu tek kelimeyle birlikte gözlerimi cama çevirdim. Araba ilerliyordu ama sanki zaman yerinde sayıyordu. Camdan dışarı baktığımda İstanbul'un geceye karışan sokakları, sis perdesinin arkasından izliyordu bizi. Her şey bulanıktı. Tıpkı içim gibi. "Sessizlik iyi geldi." dedi alayla. "Evet," dedim kısa bir tonla, "Seni dinlemiyor olmak çok huzur veriyor." Küçük bir zafer kazanmış gibi kahkaha attı. Adamın öz güveni taş duvar gibiydi, ne söylesem çarptı mı çarpmadı mı anlayamıyordum. "Seninle her konuşmamız küçük bir savaş gibi." dedim usulca. "Ve her savaşta silahları sen çekiyorsun, farkındasın değil mi?" Başımı çevirdim. Gözlerimiz buluştuğu an, içimde istemsiz bir şey titredi. Soğuk değildi bu, başka bir şeydi. Belki de korktuğum bir ihtimaldi. "O silahları çektiren sensin çünkü." Arabada oluşan sessizlik öyle keskin, öyle yoğun bir hâl aldı ki sanki kelimelerin yerini artık sadece soluklar alıyordu. Hakan'ın elleri direksiyonda, benimse gözlerim gecenin içine karışan sokak lambalarındaydı. İçimde bir düğüm vardı; biri gelip çözsün istiyordum, ama en çok da onun çözmesini istemiyordum. Çünkü Hakan'la her yakınlık, bir başka uçurumu beraberinde getiriyordu. "Ablan bana hâlâ güvenmiyor, değil mi?" dedi birden, sesi yoldan değil, içinden geliyordu sanki. Başımı çevirdim. Bu kez kaçmadım. "İdil kimseye kolay güvenmez. Bunu sen de iyi bilirsin." Hakan başını eğdi, dudaklarının kıyısında yorgun bir gülümseme. "Sen de mi öylesin?" Bir an sustum. Soruyu duydum. Anlamını da biliyordum. Ama cevabını vermek... başka bir cesaretti. "Bilmem. Ben önce güven veririm, 'Birinin güvenilir olup olmadığını anlamak için ona güven vermek gerekir.' demiş bir şair." Kısa bir nefes vererek ekledim. "Çünkü imkan vermeden itham etmek suizan olur." Araba Beşiktaş sırtlarından ağır ağır aşağı süzülüyordu. İstanbul üzerine gri bir örtü çekmiş gibi puslu ve uykuluydu. Sanki herkes bir şeyden kaçıyordu bu şehirde. Kimisi bir geçmişten, kimisi bir sorumluluktan, kimisi de kalbinden. Ben? Ben sanırım hepsinden kaçıyordum. Yokuşun sonunda aracın farları yoldaki beyaz kediye vurdu. Hayvan bir an durdu, başını kaldırdı ve ardından sakince kenara çekildi. Sanki o bile "hadi geç" diyordu. "Senin o bakışların var ya," dedi Hakan aniden, "bazen insanın içini delip geçiyor. Bir şey diyemiyorsun ama sanki her şeyi anlatıyorsun." "Belki de bu yüzden fazla konuşmuyorumdur." "Yok, sen suskunken daha tehlikelisin." Kafamı pencereye çevirdim. Bu adam, cümleleri çiviler gibi çakıyor. Hafifmiş gibi görünüyor ama izi kalıyor. "İnsan neden susar biliyor musun?" dedim yavaşça. "Çünkü konuşmak, bazen susmaktan daha çok kırar karşısındakini." Bu defa o sustu. Araba yolun kenarına yaklaştığında tanıdık bir sokaktan geçiyorduk. Altı yaşındayken annemle ablamın beni götürdüğü o eski kırtasiye köşedeydi. Şimdi yerinde bir zincir kahveci vardı. Her şey değişiyordu. İnsanlar, sokaklar, yüzler, duygular. Bir tek hafızamız direniyordu o değişime. Sonunda eve vardığımızda lojmanın girişine park ederek, "İyi geceler." dedi. "İyi geceler, teşekkür ederim." Onunla uzun zaman sonra ilk insani konuşmamızın ardından arabadan inip sitenin içine doğru yürüdüm. Bakışlarım bizim evin pencerelerini bulduğunda hiçbir odanın ışığının yanmadığını fark ettim. Ablam çoktan uyumuştu. Cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı açtım ve apartmana girdim. Asansörle bizim kata çıktığımda adımlarımı daha da yavaşlatarak daire kapısına yürüdüm. Anahtarı çevirirken içimde nedensiz bir gerginlik vardı. Kapıyı usulca araladım, ayakkabılarımı çıkardım ve sessizce içeri girdim. Evin karanlığına bastığım ilk adımda bir şeyin değiştiğini hissettim. Bu sadece loşluk değildi, bu... ablamın yokluğunun yaydığı bir sessizlikti. Tanıdık ama yabancı bir karanlıktı bu. Koridora yöneldim. Kapılar kapalıydı. Ablamın odasının önünde durup kapının altından sızan ışığı kontrol ettim. Hiçbir şey yoktu. Elimi kapı koluna uzattım ama sonra vazgeçtim. Onu uyandırmak istemedim. Belki de yalnız kalmak istiyordur. Belki de beni bile duymak istemiyordu. Salona geçtim. Kanepeye otururken kabanımı üzerimden çıkarmadım. Ellerimi kucağımda birleştirip tavanın boşluğuna baktım. Hakan'ın gözleri gözümdeydi hâlâ. Ve o sesi... "Sen suskunken daha tehlikelisin." Gülümsedim. Bu cümleyi kurarken ne düşündüğünü bilmiyorum ama ben duyduğumda içimde bir şey kıpırdamıştı. Belki bir şeylerin değişebileceğine dair küçük bir ihtimaldi bu. Belki de sadece bu kadar karmaşık olmaktan yorulmuştum. Gecenin içine yayılan sessizlik, evin her köşesine sindiğinde hâlâ yerimden kalkamamıştım. Kanepeye gömülmüş, kabanımı çıkarmadan, gözlerimi tavanda bir yere sabitlemiş öylece oturuyordum. Dışarıda rüzgâr ıslık çalıyordu. İçimdeyse bir başka uğultu… Hakan’ın sesi yankılanıyordu hâlâ kulağımda: “Sen suskunken daha tehlikelisin.” Ne zaman konuşsam, içimdekini fazla açık ediyormuş gibi hissediyorum. Bu yüzden de yıllar boyunca duygularımı ya sustum ya da alaya aldım. Ciddiye aldığım her şey beni fazlasıyla incitmişti çünkü. Ama bu gece… bu gece başka bir şey vardı. Hakan’la aramızdaki bu sözlü savaş… belki de savaşın ta kendisi değildi. Belki de silah sesleri, gerçekte bir tür çağrıydı. O bana çatıyordu, çünkü bana dokunamıyordu. Ben ona sataşıyordum, çünkü içimde bir yerlere temas ediyordu. Ve biz, birbirimizin sinir ucuyduk. Ne zaman yaklaşsak, acı veriyorduk. Kettle’a su koydum. Bir çay, belki biraz iyi gelirdi. Belki uykusuzluğu bastırır, düşünceleri dağıtırdı. Ama çaydan çok daha fazla bir şey istiyordum galiba. Huzur? Yok, o değildi. Ben galiba cevap istiyordum. Bardağa çayı doldururken gözüm mutfak camından dışarıya takıldı. Şehir hâlâ uyanıktı. Uzakta bir siren sesi. Daha da uzakta bir köpeğin havlaması. Bu şehir hiçbir zaman tam anlamıyla susmazdı. Her sokakta, her pencerede bir hikâye vardı. Benimkisi yarım kalanlardan biriydi. Çayımı alıp tekrar salona döndüm. Kanepeye geçmeden önce ablamın odasının kapısına bir kez daha göz attım. Hâlâ ışık yoktu. Hâlâ hiçbir ses yoktu. Telefonumun ekranına baktım. Gelen mesaj hâlâ yoktu. O sırada aklıma Hakan geldi. Az önceki konuşma… Onun eldiveni parmaklarıma geçirirkenki o dikkatli hali… Ses tonu… “İdil hâlâ bana güvenmiyor, değil mi?” demesi… Bütün gece boyunca ilk kez kalbim onun gözlerinin içine bu kadar uzun süre takılmıştı. Belki de ben her Hakan’la tartıştığımda, o tartışmanın sonunda bir sessizliği bekliyordum. O suskunluğu… yumuşak, içten, kırılgan bir sessizliği. Çünkü sadece o sessizlikte… gerçek bir şey oluyordu. Bardağımdan bir yudum alırken aklımda tek bir cümle dönüp duruyordu: “Nefret, ardında sevgiyi gizleyen çok tehlikeli bir duygudur.” Eğer bu doğruysa, ben Hakan’ı… en çok hangi duyguyla anıyordum? Öfke? Yoksa… Yutkundum. Çaydan bir yudum daha aldım. Bir duyguyu en iyi, onu bastırma şeklimizden tanırız. Ve ben Hakan’a karşı hissettiklerimi bastırırken, kelimelerimi hep dikenli yapardım. Ama kelimelerden çok bakışlar anlatır bazen. Ve onun bakışı… bu gece… belki de yıllar boyunca kaçtığım her şeyin özeti gibiydi.
Bölüm 22
21- Nefret
Bölüm sonu
Sonraki bölüm kilitli
23. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.