"Hayatta karşılaştığımız her şey, her olay birbirine bağlıydı. Bir yerde batan güneş, bir yerde doğardı. Bir gidiş, bir gelişi müjdelerdi. Bir son, bir başlangıcı yazardı."10 Mart 2007, İstanbul.Yaptığımız her seçim, bize mutlaka bir sonuçla dönerdi. Doğru veya yanlış olsun, verilen her kararın bir bedeli olurdu. Ben hayatım boyunca verdiğim her kararda adaletten yana oldum.Adalet, babamın bana öğrettiği ilk kelimeydi. Bana ne olursa olsun adil olmanın namuslu olmakla eşdeğer olduğunu, onu bir hazine gibi korumamız gerektiğini, adil olmayan bir bireyin ne kendine, ne de topluma faydası olamayacağını söylerdi. Onun tüm bu söylediklerini büyüdüğümde tasdik etmiştim.İster bir polis olsun, ister savcı. İster doktor olsun ister öğretmen; adalet hamurunda yoksa verdiği hizmetin de bir hayrı olmazdı.Kahvemi yudumlarken pencereden caddeyi izliyordum. Yolu çepeçevre saran binaların ardında bir yudum ışık arıyordum. Şehir giderek betonlaşıyor ve özünü kaybediyordu; insanoğlu gibi.İnsanoğlu da özünü, iyiliğini kaybetmeye çok yakın değil miydi?Yoğun geçen bir gün daha bitmek üzereydi. Soğuk, gri bulutlar göğün göğsüne ağır bir örtü gibi serilmişti. İstanbul yakın bir vakitte gökyüzünün gözyaşlarına şahit olacaktı. Gün coğrafi olarak bitiyor olsa da az sonra devriyeye çıkacak benim için bitmiş denemezdi.Kahvemden bir yudum daha alarak sırtımı cama döndüm. Masama yönelirken gözlerim etrafta gezindi. Üniformalısından siviline herkes farklı bir şeyle uğraşıyordu. Ancak hepsinin amacı aynıydı; adalet için çalışmak.Önümdeki ince dosyanın sayfalarına yayılan el yazımı bir süre süzdüm. Gözlerim uzun saatlerin yorgunluğuyla kısılmıştı. Parmaklarımsa tuttuğum kalemin etrafında hafifçe gevşemişti. Yorgunluğun vücuduma ağırlık yaptığı şu anlarda, mesaimin on birinci saatine girdiğimi düşünmek bile canımı sıkıyordu.İki haftadır içinde bulunduğum soruşturma beni kahveye daha da yakınlaştırmıştı. Her yudumda gözlerimi açmak için umutsuzca çabalıyor, her nefeste zihnimi berrak tutmaya çalışıyordum.İl Emniyet Müdürlüğü'nün organize biriminde, görevimin dördüncü yılındaydım. Genç yaşıma rağmen analitik zekâm, soğukkanlılığım ve gözü karalığımla birçok davada adımdan söz ettirebilmiştim.Babamın asker oluşu, benim çocukluğumu bazı disiplin kurallarıyla şekillendirmişti. Küçük yaşta kuralları, duygularımı dizginlemeyi öğrenmiş ve daima sınırlarımı koruyarak yaşamıştım. Ve o sınırları da çok az kişinin aşmasına izin vermiştim. Bakışlarımı dosyalardan ayırırken, gözlerim masanın ucuna yerleştirdiğim çerçeveye ilişti. Çerçevenin içinde bir elini beline, bir elini göğsüne yerleştirdiği adama bakarak gülümseyen siyah saçlı bir kadın ve kameraya içten bir tebessümle bakan kumral bir adam vardı. O çerçevenin içine bir fotoğrafın karesi sığmıştı ancak benim o adamla geçirdiğim dört yıl sığmazdı, sığamazdı.O benim sevdiğim adamdı; Uğur. Yirmi altı yıllık hayatım boyunca kalbimi açtığım tek adamdı.Birlikte akademiden mezun olmuş, aynı şehre atanmış ve aynı birimde görev yapmaya başlamıştık. Üç ay sonra nişanımız vardı. O gün için kafamda her detayı oluşturmuştum. Saçlarımı nasıl yapacağımı, elbisemin rengini, makyajımın tonunu...Derin bir nefes alarak fotoğrafın çerçevesini parmaklarımla okşadım. İçimde sanki o gün gelip çatmış gibi bir heyecan vardı. Sevdiğim adamın sıcak bakışlarını içime çekerken, yorgunluğum hafifçe dağıldı.Artık çalışmayı bırakmam gerekiyordu. Az sonra katılacağım devriye için buna ihtiyacım vardı. Dosyalarımı toparladım, masamdaki eşyalarımı çantama yerleştirdim ve sandalyemin arkasına astığım siyah kabanımı üzerime çektim. Çantamı da elime aldığımda iş arkadaşlarımla selamlaşarak merdivenlere doğru adımladım."Çıkıyor muydun İdil?"Saat dört yönünde tanıdık bir ses kulaklarıma dolduğunda başımı arkama çevirdim ve akademiden arkadaşım Derya'yı karşımda buldum. Pırıl pırıl bakan mavi gözleriyle bana meraklı bakışlar sunuyordu."Devriye saati geldi." dedim, başımı aşağı yukarı sallarken."Hee, tam zamanında geldim öyleyse." Yanıma uğramasının esas nedeni yavaş yavaş renk veriyordu. "Asayişten geliyorum da, Rıza Amir çağırıyor seni. Konuşacakları varmış.""Benimle mi?" diye sordum, gözbebeklerim büyürken. Bir an, aksi bir durum varmış gibi düşündüm. "Kötü bir şey yok değil mi?""Sanmıyorum, normal görünüyordu ." diye yanıtladı Derya, alt dudağını bükerek."Etkinlik falan varsa davet edecektir o zaman."Başını sallayarak karşılık verdi Derya. Akabinde konuyu değiştirerek ekledi. "Etkinlik dedin geçen hafta yine beni devriye bahanesiyle ektiğin geldi aklıma."Arkadaşımın kolunu sıvazlayarak gülümsedim. "Aklımda, telafi edeceğim söz."Ardından Rıza Amir'i daha fazla bekletmemek için adımlarımı merdivenlere doğru sürdürdüm.Arkamdan, "Hatırlatırım ama bak." diye seslenen Derya'ya tamam der gibi elimi kaldırarak merdivenleri çıkmaya başladım. Bir kat sonra asayiş katına ulaştığımda kendimi dar, duvarları çerçevelerle dolu bir koridorda buldum.Zemini döven adımlarım koridorda ilerlerken gözlerimi etrafta gezdirdim. Aşina olduğum bir ortamda, aşina olduğum insanların arasına karışıyordum. Kendimi hiç yabancı hissetmeden, rahat bir şekilde tüm ekibin beraber çalıştığı geniş, ahşap masaya yöneldim. Tüm asayiş ekibi masanın etrafına oturmuş, kimi bilgisayarda çalışıyor, kimi de evraklarla uğraşıyordu.Yanlarından geçerken durduğumda tebessümle, "Herkese kolay gelsin." diyerek selam verdim.Sesimi işitmesiyle elindeki evrağı bırakarak başını bana kaldırdı bir kadın. Zeynep'ti adı. Benim çocukluğum, tatlı belamdı. "Ooo İdil Hanım?" derken kaşlarını kaldırarak imayla bana baktı. "Hangi rüzgar attı sizi buraya?""Rıza Baba çağırmış da, ondan geldim." dedim."Sen zaten anca Rıza Baba çağırırsa gel buraya." diye yarı sitem ve yarı alayla araya girdi bir adam, Orhan Abi. Ekibin yaş olarak Rıza Amir'den sonra en büyüğüydü. "Hiç demiyorsun bir abilerimi, arkadaşlarımı da göreyim diye.""Ne desen haklısın Orhan Abi ama hiç fırsatım olmuyor ki." diyerek kendimi açıklamaya başladım. "Özellikle son haftalar elim ayağıma dolanmaya başladı.""Nişan yaklaşıyor ya, onun hazırlığında." dedi Zeynep."Sahi ya, ne zamandı?" diye sordu Komiser Orhan."Haziranda. Günü belli olduğunda haber edeceğim, hepinizi bekliyorum." Gözlerim masada oturan herkesin etrafında geziniyordu. Aralarındaki eksikliği hemen fark etmiştim. Kızkardeşim Aylin, ortalarda gözükmüyordu."Geleceğiz tabii kızım." diye karşılık verdi başka bir adam. Otuzlu yaşlarının başında, koyu gri saçlı ve cüsseli bir yapıya sahipti. Mesut'tu ismi, teşkilatın sert, gözü kara polislerinden biriydi."Bak sizden sonra sırada bu Tarzanla Jane var hatta."Son sözünü şaka yollu, karşısında oturan Zeynep ve onun yanındaki uzun, koyu kumral saçlı adama bakarak söylemişti. Adı Murat'tı. Zeynep'in sevgilisiydi.Onlara bakarak güldüm. "Bilmez miyim? Seneye çifte nikah yapacağız kısmetse.""Ya kızı bir rahat bırakmadınız ki yanıma gelsin."Duyduğumuz kalın, bariton erkek sesiyle başlarımızı o yöne çevirdik. Karşımızda ellisine merdiven dayamış, orta boylu siyah saçlı bir adam duruyordu; Rıza Amir, teşkilattaki namıyla Rıza Baba. Yılların yorgunluğuna yenik düşmüş omuzlarına rağmen cüsseli bir vücuda sahipti. Onu fark ettiğimde sıcak bir tebessümü dudaklarıma peyda ettim.O da bakışlarını bana çevirerek, "İdil hoş geldin kızım." dedi, babacan bir ses tonuyla."Hoş buldum amirim." Yüzüme yerleşen tebessümle adamın yanına gittim.Bana eliyle kendi odasını işaret ederek, "Odama geçelim." dedi.Rıza Amir'in odasına geçerken ekibe dönerek, "Görüşürüz arkadaşlar." dedim.Odasına geçtiğimizde masanın önündeki koltuklardan birine oturdum, Rıza Amir de masasına geçmişti."Nasılsın kızım?"Nahif bir gülüşle karşılık verdim. "Sağlığınıza duacıyım Amirim.""Eksik olma evlat." dedi Rıza Baba, gülümseyerek. Akabinde gurur duyar gibi acı kahve gözlerime baktı. "Baban şu an burada, bizimle olsaydı eğer eminim seninle gurur duyardı. Ruhu şad olsun!"Babamın bahsi geçince ister istemez gözlerim dolmuştu. Mesleğinin efsanesi bir eski askerin, istihbaratçının kızıydım ben; babamın bir bakışı tüm bir orduyu hizaya getirmeye yeterdi. Biz onun bize aşıladığı Alman disipliniyle büyümüş, o şekilde yetişmiştik."Keşke bugünleri görebilseydi." diye yanıtladım, mağrur bir gülüşle."Keşke..." derken mağrur bir iç çekişle uzaklara daldı Rıza Baba."Bu arada beni çağırmışsınız, kötü bir durum yok değil mi?" diye sordum, yarı endişeli bir edayla."Aslında var ama seni buraya çağırmamın nedeni iyi bir şey için." dedi Rıza Baba. Ardından çok uzatmadan en baştan lafa girdi. "Biliyorsundur; şu uyuşturucu, soygun ve dolandırıcılık çeteleri... Zaten hep varlardı ama şu son zamanlarda epey artış gösterdi." Cümlesini bitirmeden, derin bir iç çekti adam. Ben de başımı sallayarak onu tasdik ettim "Tek sorun bu değil." dedi Rıza Baba, dudaklarından bir nefes vererek. "Yakalanan çoğu çetenin üzerinden fahiş miktarda paralar ele geçirildi. Mesela geçen gün yakaladığımız bir çete. Beş yüz milyon Yeni Türk Lirası çıktı üzerinden."Şaşkınlıkla gözlerim iriledi o anda. "Beş yüz milyon mu?""Çok büyük bir rakam öyle değil mi? Tüm İstanbul'un bir aylık kirasını karşılamaya yeter neredeyse. Bu işin arkasında daha büyük bir gücün olduğunu düşünüyoruz İdil. Öyle üç beş banka soyup bir torba uyuşturucu satmakla elde edilmez bu para.""Büyük bir gücün bu çeteleri finanse ettiğini mi düşünüyorsunuz?""Lafı ağzımdan aldın." derken, nokta atışı yaptığımı belirtir bir ses tonu kullandı. "İşin arkasında her kim varsa, bir örgüt ya da bir yeraltı mafyası, her şey olabilir.""Çete liderlerinin de ağızları sıkı mühürlenmiştir tabii. Öğrenin öğrenebilirseniz.""Nevzat Müdür'le bugün bir toplantı yaptık ve bu işin peşine düşmeye karar verdik.""Yolunuz açık olsun amirim.""Yolumuz, demen gerekirdi." dediğinde afalladım. Bir süre sessiz kaldım. Anlamadığımı belirterek kaşlarımı çattım. "Efendim?""İdil, bu vakada benimle birlikte çalışmanı istiyoruz kızım."O anda gözlerim ve dudaklarım far görmüş tavşan gibi açık kalmıştı. Rıza Amir ve Nevzat Müdür gibi teşkilatın büyük isimleri tarafından böyle bir teklif almak onur vericiydi. O an kendimle gurur duyduğum bir an yaşamıştım. Ama aynı zamanda kalbimin bir köşesi sıkışmıştı. Elim çantamın sapına gitti. Sapı tırnaklarımı derime batırarak kavrıyordum."Nasıl?""Duydun işte dediğimi, böyle bir operasyonu ancak senin gibi tecrübeli, başarılı biriyle yürütebiliriz."O anda oluşan sessizlik, odanın boş duvarlarına da sinmişti. Dışarıdan gelen uzak bir siren sesi, şehirde hayatın devam ettiğini hatırlatsa da içeride zaman sanki durmuştu.Hafifçe öne eğildim. Parmaklarım çantamın sapını kavrayarak kenetlenmişti. Gözlerim kararsız bir huzursuzlukla yere takılmış, dudaklarımın arasından derin bir nefes kaçmıştı."Teşekkür ederim Rıza Baba ama... Ben bu teklifinizi kabul edemem." dedim, sessiz ama net bir ses tonuyla.Rıza Baba'nın tahmin ettiğim gibi kaşları çatıldı. Gözlerimin içine baktı ardından. "Ne demek şimdi bu?" Sesi alışılmış sertliğinde değil, daha çok hayal kırıklığına çalan bir tondaydı.Başımı kaldırdığımda bir an tereddüt ettim. "Ben kendimi... stres altında hissedeceğim bir operasyona girmeye hazır hissetmiyorum," Çünkü doğru olan buydu. Nişanıma üç ay kalmıştı. Sevdiğim adamla bir hayat kurmak üzereydim ve nikah masasında imzayı atana dek hayatıma yeni bir stres eklemek istemiyordum."Biliyorum, girdiğimiz en ufak bir kovalama bile başlı başına stres... ama bu çok daha büyük. Daha ciddi. Ben bunun içinde yer almak istemiyorum. En azından şimdilik." diye açıkladım Rıza Baba'ya. Beni anlayabileceğini düşünüyordum. Bu koca binada böyle bir görev için beni seçmiş olması bile bir onurdu.Rıza Amir başını iki yana salladı. Sandalyesine iyice yaslandı. Derin bir nefes aldı. Bakışları, masasının üzerinde duran dosyalara kaydı; sonra tekrar bana döndü."İdil..." dedi, sesi yumuşamıştı. "Senin benim gözümde kızımdan hiçbir farkın yok. Daha şu emniyete ilk adımını attığın gün anlamıştım senin Hakkı'nın kızı olduğunu. O güçlü, cesur, zeki ve gözü pek adamın." Babamın adını duyduğum anda hayaleti karşımdaki koltuğa oturmuş, bana en doğru kararı vereceğimden emin bir ifadeyle bakıyordu.Babam bana ve seçimlerime çok güvenirdi. Belki de bu yüzden, verdiğim ve vereceğim hiçbir karardan pişmanlık duymamıştım.Umuyordum ki, şimdi Rıza Baba'ya vereceğim cevaptan da pişmanlık duymayacaktım.Dudaklarımı aralayacağım anda boğazım düğümlendi. Ama bakışlarım kararlıydı. Elimi çantamın sapından ayırdım ve avuçlarımı dizlerimde birleştirdim."Biliyorum, sağ olun. Ama artık biraz normal insanlar gibi yaşamak istiyorum. Sadece bir polis değilim ben. Sevdiğim adamla bir hayat kuracağım. Kafamda bu kadar şey varken o hayata nasıl temiz bir sayfa açabilirim?"Bu dediğim üzerine bir süre sustu. Yutkundu. Sesini çıkarmadan masanın üzerindeki kalemle oynadı. Sonra, ağır bir şekilde doğruldu. Sandalyede öne eğildi. Dirseklerini masaya dayadı, ellerini birleştirdi.Rıza Amir uzun uzun baktı bana. Yüzünde bir şey vardı; kırılmamış ama kırıklığın kıyısından dönen bir şey. Nihayet başını eğdi, sonra yavaşça doğruldu.Başını sallayarak karşılık verdi. "Sana kızamıyorum, belki de en çok bu yüzden sana güveniyordum zaten. Nerede durman gerektiğini bildiğin için."Ayağa kalktı. Masanın köşesine yaslandı. Ellerini cebine soktu, bakışlarını yere dikti."Bu karar senin. Saygı duymaktan başka çarem yok. Ama bil ki bir gün fikrini değiştirirsen... bu masa, bu dosya... seni bekliyor olacak."O esnada ayağa kalktım. Gözlerim dolmuştu ama bir damla bile yaş düşmedi pınarlarımdan. Elimi uzattım, Rıza Baba'nın elini sıktım."Teşekkür ederim," dedim. "Anladığınız için.""Yolun açık olsun kızım."Kalpten bir gülümsemeyle ona tebessüm ettim."Bilmukabele."Ardından sessiz adımlarla odadan çıktım. Koridorda yankılanan topuk seslerim, ardımda bir seçim bırakıyordu.Ekibin oturduğu masaya yaklaşırken Aylin'i hâlâ oralarda görememiştim. Neredeydi bu kız? Gözlerim kalabalığın içinde onu ararken, Zeynep'e doğru döndüm."Zeynep, Aylin nerede bu arada?" diye sordum, sesime hafif bir merak karışmıştı."Arşive inmişti bir dosya aramak için, gelmedi hâlâ."Başımı hafifçe salladım. "Hee... Gelirse uğradığımı söylersin. Anahtarını komodinde unutmuş sabah, ben devriyede olacağım.""Tamam ben veririm ona." dedi Zeynep, yine her zamanki gibi pratik ve rahat bir tavırla. "Bu arada Rıza Baba'yla ne konuştunuz içeride?"Söylediğim zaman önce Rıza Baba'nın bana sunduğu teklifle sevinçten çılgına dönecek, sonra da teklifi reddettiğim için muhtemelen beni emniyet binasının terasında baş aşağı sallandırmak isteyecekti. Kendimi bu gazaba hazır hissetmediğim için, sorusuna cevap vermeyi ertelemekle karar kıldım. "Anlatırım sonra.""Herkese kolay gelsin."Zeynep'in meraklı bakışlarına maruz kalırken duydukça huzur bulduğum bir erkek sesi kulaklarıma doldu. Uğur'un sesi. Bakışlarımı sesin sahibine çevirdiğimde onun ela gözleriyle karşılaştım."Hayatım?!" Daklarımda geniş bir tebessüm can bulup, gözlerim ışıldarken onun yanına gidip elini tuttum."N'aber canım?" diye sordu bana, yüzünde o tanıdık, sıcacık gülümsemesi vardı. İşte bu, bana günlük hayatımdaki her şeyi unutturan şeydi.İçten bir gülümsemeyle cevapladım, "İyiyim, sen?"İyiyim, der gibi bir mimik yaptı. "Derya burada olduğunu söyledi de, bir bakayım dedim.""İyi yaptın." dedim. Saate şöyle bir baktım. "Zaten devriye saati de geldi.""Bir Muratlara merhaba diyeyim gelmişken, sonra çıkarız."Başımı salladım. Uğur, ekibin olduğu masaya yönelip Murat'la sarılırken ve diğerleriyle de selamlaşırken, uzun uzun onu izledim. Onun bu içtenliğini, takımın parçası oluşunu seviyordum. İnsan sadece sevgiliyle değil, yoldaşla da hayat kurmalıydı.Dakikalar içinde merdivenleri kullanıp zemin kata inmiş ve devriye aracına binmek üzere merkezden ayrılmıştık. Martın ortası yaklaşmasına rağmen şubat esintisi devam ediyordu. Soğuk, kemiklerime işlerken sevdiğim adama daha da sokuldum. O da kolunu omzuma doladığında birlikte araca doğru yürümeye devam ettik."Devriye erken biterse bir yere çıkar mıyız?" diye sordum, başımı ona doğru kaldırarak."Olur. Zaten seninle konuşmak istediğim şeyler vardı."Kaşlarımı kaldırdım. "Ne ki onlar?"Dudaklarından yaramazca bir tebessüm sızdı. "Ayaküzeri söylenmeyecek şeyler."O anda gözlerim kısıldı ve yüzüme haylaz bir merak tebessümü yayıldı. "Ama meraklandım şimdi.""Sabırlı olmalısın." dedi, hafifçe koluma dokunarak. Sonra birlikte yürümeye başladık.Devriye, sadece bir görev değil, aynı zamanda paylaşılmış bir zaman, bir hayat parçasıydı onlar için. Araca binerlerken genç kadının içinde hafif bir huzursuzluk kıpırdanıyordu. Sanki gökyüzü biraz daha erken kararıyordu bugün. İçgüdüleri ona bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu fısıldıyordu.Devriye, sadece bir görev değil... aynı zamanda paylaşılmış bir zaman, bir hayat parçasıydı bizim için. Ama içimde hafif bir huzursuzluk kıpırdanıyordu. Sanki gökyüzü biraz daha erken kararıyordu bugün. İçgüdülerim, bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu fısıldıyordu bana.Ama o an için sadece onun yanında olmaya odaklandım. Çünkü bazı anlar vardı; ne geçmiş ne de gelecek düşünülürdü. Sadece şu an vardı. Ve benim şu anımda Uğur yanımdaydı.✦İstiklal Caddesi'ni seviyordum. Arnavut kaldırımlarını, sokağın ortasından geçen tramvayını, kaldırımlarında kendi müziklerini yapmak için çabalayan üniversite öğrencilerini, sahaflarını, tatlıcılarını... Kısacası bu caddeye ait huzur verici her şeyi seviyordum. İstanbul'la ilk tanışmam, İstiklal Caddesi sayesindeydi. Belki de bu yüzden bu kadar bağ kurmuştum bu caddeyle.Bu cadde, on dört yaşımdayken onunla ilk tanıştığım zamanlar, çocukken biriktirdiğim kartpostallardaki halinin tıpkısıydı. Ancak şimdi ikiye bölünmüştü. Bir huzur veren tarafı vardı bir de korku veren. Çünkü şehir büyüyor, büyüdükçe de çeşit çeşit insana ev sahipliği yapıyordu. İnsanlar çeşitleştikçe, günahları da çeşitleniyordu. Mesleğe başladığım zaman İstanbul'un buzdağının ardıyla tanışır gibi ikinci yüzüyle tanışmıştım.Nostaljisiyle, doğallığıyla büyülü sokaklarında tehlike çanları çalıyordu artık.Ve o çanlar, İstiklal dahil şehrin tüm caddelerini, sokaklarını ikiye bölmüştü. Bir tarafında kahramanlar, bir tarafında cellatlar vardı.İstiklal Caddesi, gece saatlerinde bile sanki damarlarında kan akan bir organizma gibi canlıydı. Sokak lambalarının turuncu ışığı, yer yer ıslanmış kaldırım taşlarında yansıyor; arada bir sokak çalgıcılarının ezgileri rüzgâra karışıyordu.Devriyenin ikinci saatiydi. Yanımda sevdiğim adam, yanımızda organizeden ekip arkadaşlarımız, caddenin sokaklarını karış karış dolanırken tehlikenin yolunu gözlüyorduk. Bizim işimiz tehlikeydi, dileğimizse işsiz kalmak. İronisi buydu bu mesleğin.Zihnimi kuşatmış düşüncelerim, telsizin cızırdayan sesiyle bir bulut gibi dağıldığında ana döndüm. Önümüzde açık duran ekip telsizinde tanıdık bir kadın sesi yükseliyordu. "4248 Merkez, 4248 Merkez!"Cevap vermek üzere telsizi elime alacağım esnada Uğur benden önce davrandı. "Merkez dinlemede.""Crush Diamond'ın Maslak şubesinde soygun, tekrar ediyorum Crush Diamond'ın Maslak şubesinde soygun!"Crush Diamond.Hani şu yalnız zengin kesimin alışveriş yapabildiği, ürünlerini ünlülerin boynunda, bileğinde görebileceğimiz, Türkiye'nin en iyi mücevher ihracatı yapan ve kırktan fazla şubesi olan mağaza mıydı?Bir çete neden soygun yapmak için büyük bir markayı seçerdi ki? Yakalanmayacaklarını ya da ele geçirdikleri paranın yanlarına kâr kalabileceğini mi düşünüyorlardı? Bu kadar aptal mıydılar?Yoksa onlar, yalnız bir çete değiller miydi?Kendimi yüzlerce olasılığa çıkan teorilere kaptırmışken, etrafımdaki konuşmaları yarısında yakalayabilmiştim. Çoğu arkadaşım benimkine benzer teoriler kuruyor, Uğur sessiz bir şekilde bana bakıyordu.Elini tutarak gözlerinin içine baktım. "Hayatım, iyi misin?""Bu gece uzun süreceğe benziyor." diye yanıtladı ve sıkkın bir nefes verirken ekledi. "Yakalama, nezarete atma, sorgulama derken saat biri bulur. Yarın sabah kahvaltıya çıkarız olur mu?""Sen buna mı canını sıktın?" dedim, tebessümle. "Birtanem görev bu. Elimizde olan bir şey yok ki. Hem günler torbaya mı girdi?"Başını aşağı yukarı salladı. "Doğru." Bu denli ince düşünceli olması hoşuma gitse de bir yandan beni mahcup hissettiriyordu. Beni ekmiş gibi hissetmesini istemiyordum.Telsiz kapandığı anda şoför koltuğundaki Harun Komiser sirenin düğmesine basmıştı. İstiklal'in ışıltılı sokakları sirenin acı çığlığıyla dolarken biz karşılaşacaklarımıza karşın hazırlık yapmaya başlıyorduk.Mücevher mağazasının girişine ulaşmamız üç dakika bile bulmamıştı. Mağazaya yaklaştığımızda otomatik alarmın sesi siren sesine karışıyor ve bu kaosun sinyalini daha da artırıyordu. Harun girişte durduğunda açılan sürgülü kapıdan ellerimizde silahlarla dışarı çıkmıştık. Camların kırılma sesleri ve insanların bağırışları metrelerce uzakta olmamıza rağmen çok net duyuluyordu. Mağazanın geniş bir avlusu ve otoparkı vardı. Avluya girerken kendimizi kamufle ederek pozisyonlarımızı almıştık.Biz kar maskeli çete üyeleriyle boğuşurken merkezden gönderilen destek ekipler de gelmişti. Çünkü burası düşündüğümüzden daha kalabalıktı.İronik bir tebessümle onları karşıladım. "Hoş geldiniz, diyeceğim ama havada kalacak." Akabinde gözlerim herkesin üzerinde gezindi. "İkiye bölüneceğiz arkadaşlar. Bir grup ön taraftan, bir grup da arka taraftan etkisiz hale getirmeye başlıyoruz."Mağazanın etrafı kar maskeli ve silahlı onlarca kişiyle kuşatılmıştı. Onları etkisiz hale getirmek üzere silahlarımızdan patlayan mermiler, bir noktada yetersiz kalıyordu.Ben komutumu verdiğimde asayiş ve organize olarak birbirimize karışmış ve ikiye bölünerek dağılmaya başlamıştık.Çok değil, yirmi saniye sonra ortalık harp alanına dönmüştü. Mermiler havada uçuşuyor, vurulanlar acı içinde yere yığılıyorlardı.Mağazanın önüne geldiğimizde yanımda Akın, Zeynep ve organizeden Harun vardı. Alarmın sesinin yankılandığı sokakta sessizlik hüküm sürerken, gözlerimiz içerideydi. Oradaki boğuk çığlıklar hepimizi tetikte tutuyordu. İçerideki kaos, "Polis! Teslim olun!" bağırışlarımızın etkisiyle daha da artıyor ve bir dirhem büyüğünü getiriyordu.O anda bir hareketlenme oldu ve çete üyeleri bizi rehineleri vurmakla tehdit etmeye başlamıştı."Yaklaşmayın! Sakın yaklaşmayın, yoksa kadını vururum."Çetenin diğer üyeleriyse çuvallara doldurdukları mücevherlerle birlikte çıkış yollarını kolluyorlardı.Mağazanın içi kaotik bir sahneye dönüşmüştü. Cam kırıkları yerlere saçılmış, vitrinler paramparça olmuştu. Rehineyi tutan adamın eli titriyordu ama gözleri hâlâ kararlıydı. Çetenin diğer üyeleri ise kaçış yollarını kollarken elleri tetikte bekliyordu.Zeynep ve ben, kapının hemen önünde pozisyon almıştık. Silahlarımız hazırdı ama rehinelerin güvenliğini riske atamazdık. Suçlulara, "Silahları bırakın! Çıkış yollarınızı kapattık, kaçamazsınız!" diye bağırsak da umurlarında olmuyordu.Rehineyi tutan adam sırıtarak başını iki yana salladı. "Kaçamayacağımızı mı sanıyorsun?" dedi, ardından hızla arkadaşlarına döndü. "Plan B!"Bu iki kelime kaosu kıyıda gelgit yapan vurgun dalgalarına çevirmişti. Önce şiddet yavaşlamış ve ardından her şey bir anda hızlanmıştı.İki soyguncu birden mücevher dolu çuvalları sırtlarına vurup arka kapıya yöneldi. Rehineyi tutan adam ise onu iterek yere düşürdü ve bize ateş açtı.Silah sesleri mağazanın içinde yankılanırken biz pozisyon değiştirerek kamufle oluyorduk. Çok geçmeden iki adam arka kapıdan sırtlarında çuvallarla kaçmayı başarmıştı.İki soyguncu birden mücevher dolu çuvalları sırtlarına vurup arka kapıya yöneldi. Rehineyi tutan adam ise onu iterek yere düşürdü ve bize ateş açtı.Biz onların gittiği yönden giderken Akın ve Harun mağazanın etrafını dolanıyorlardı."Ya arkadaş madem soygun yapacaksın gidip kuyumcu falan soysana, Crush Diamond neyine senin?" diye söyleniyordu Zeynep. Sevgili arkadaşım vakaları toplumsal analizle değerlendirmeyi çok severdi."Bence bunlar Rıza Baba'nın bahsettiği çetelerden." diye Zeynep'in duyabileceği bir sesle mırıldandım.O esnada Zeynep sorgular bir ifadeyle kaşlarını çatarak bana baktı. "Bak yine aklıma geldi sinirlendim. Rıza Baba sana bizimle çok önemli bir vakada çalışmayı teklif etmiş, sen de reddetmişsin." dedi, gözlerinden ateş saçarken. Mağazanın arka kapısına doğru adımlıyorduk. "Operasyonda olmasak seni şu terasın tepesinden baş aşağı sallardım biliyorsun değil mi?""Eğer doğru bir zamanda olsaydık ben de o teklifi kabul ederdim, sen de bunu biliyorsun değil mi?" diye sordum, ona beni anlaması için yalvarır bir bakış sunarak.Bu cevabım da bakışlarım da onun için yeterli olmamıştı. "Görevin doğru zamanı yanlış zamanı mı olurmuş ya?""Zeyzey, şu anda bunu tartışmanın sırası değil hayatım lütfen." İçinde bulunduğumuz durumu ona hatırlatırken konuyu ertelemeye çalıştım. "Bak söz uygun bir zamanda teslim olacağım sana. O zaman istediğin eziyeti yaparsın."Birbirimize düşüncelerimizi aktarırken dışarıdan silah sesleri gelmeye devam ediyordu. Dudaklarından yılgın bir nefes vererek gözlerini devirdi Zeynep. Akabinde silahıyla pozisyon alarak mağazanın otoparka çıkan kapısına yöneldi.Onu takip ederken kulaklarım ard arda üç silah sesiyle dolmuştu. Sesler birbirini izlerken Zeynep'le kapının ardında kendimizi siper etmiştik. Bir yandan gözlerimizle hem içeriyi hem de dışarıyı kolaçan ediyorduk.Yaklaşık yedi-sekiz saniye sonra bakışlarım yerde yatan birinin başına üşüşmüş, beli rozetli sivil polisi bulmuştu. Onun kim olduğunu ayırt etmeye çalışırken kulaklarıma arkadaşımın acı haykırışı doldu."Murat?" diye bağırıyordu Zeynep, otoparka doğru koşarken.Telaşla peşinden giderek otoparka ulaştığık. Ortalık savaş sonrası can pazarına dönmüştü. Murat, uzun boylu, polis rozetli bir sivilin önünde eğilerek onun nabzını ölçüyordu. Bir yandan etrafına bakarak, "Ambulans çağırın!" diye bağırıyordu.Bir süre sonra adamın başucundan kalkarak elinde silahla, kar maskeli bir adamın peşinden koşmaya başlamıştı.Gözlerimi ondan ayırarak taş zeminde can çekişen adama baktım. O ana dair en son, titreyen ve buz kesen ellerimden silahım düştüğünü hatırlıyordum. Bir de başucuna çömelişimi. "Uğur!" Çığlığım etrafta yankılanırken gözlerim dolmaya başlamıştı. "Uğur kalk hayatım." Terleyen yüzünü iki elimin arasına alarak okşuyordum."Hadi sevgilim." Ela gözlerini aralayarak, muhtemelen buğudan ibaret gördüğü bana bakıyordu.Kesik kesik nefes alırken, "İdil..." diyebildi, kurumaya başlayan dudaklarını zorla araladığında. "Özür dilerim, her şey için... Çok özür dilerim...""Hayır..." dedim, gözlerimden yaşlar boşanırken. "Hayır, hayır, hayır..."Uğur canının acısından konuşamıyor, bense canımdan gitmek üzere olanın acısıyla beni bırakma diye yalvarmaya devam ediyordum.İnsanın kendini en çaresiz hissettiği an, sevdiği gözlerinin önünde hayattan koparken hiçbir şey yapamamasıydı. Ve ben o anın vücut bulmuş haliydim.Sevdiğim adamın zorla açılan gözleri kapanıp, başı yana düşerken ve silik bir his yüzünde solarken bağırmaktan ve ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum.Etrafımda sesler duymaya devam ediyordum ancak algılayamıyordum. Bilincim körelmişti ve kulaklarımda yalnızca kendi çığlıklarım vuku buluyordu.Zaman durmuş, gecenin kasveti ruhuma çökmüştü. Siren sesleriyle yankılanan sokak sessizliğe gömülürken dudaklarımdan çaresizliğin ağıtı dökülüyordu.Ay, gri bulutların ardından puslu bir göz gibi bakıyordu bize. Sanki olanlara şahitlik ediyordu, ama çaresizdi; tıpkı benim gibi. Uğur'un alnı, soğuk taş zemine değdiğinde içimde bir şey paramparça olmuştu. Sanki göğsümde bir pencere açılmış, içeriye buz dolu bir kasırga girmişti.Yerde yatıyordu, bedenine saplanan mermiler kan gibi kızıl bir yankı bırakmıştı kıyafetinde. Omzundaki polis rozeti hâlâ parlıyordu ama artık bir gurur nişanını değil, bir veda mührünü temsil ediyordu.Sokakta yankılanan sirenler, benim çığlığıma karışmıştı artık. İnsanlar koşuşturuyor, emirler bağırılıyor, ama kimse benim içimdeki yangını duymuyordu. Kimse, o yangının nasıl avaz avaz ölüyorum dediğini bilmiyordu.Uğur'un başını göğsüme bastırdım, o soğuk alnını sıcaklığımda tutmak istedim. Belki kalbimin sesi ona ulaşır diye. Belki içimdeki aşkın sıcaklığı, canına can olur diye. Ama zaman, artık bizim yanımızda değildi.İçimde bir şey boşluğa düştü, sonsuz bir karanlığa yuvarlandı. Hayatım tüm renklerini birer birer kaybediyordu.On dakika geçmeden ambulansın ışıkları sokağı aydınlatmaya başlamıştı. Ancak artık her şey için çok geçti.Sevdiğim adamın hayatı bir mağaza otoparkının taş zemininde son bulurken, ben bir sondan doğan başlangıcı o zeminde yazmıştım.
Bölüm 2
1- Sonun Başlangıcı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.