“İki kişi birbirini izliyorsa, biri er ya da geç bakmaktan yorulur. Ama hangisi önce gözlerini kaçırırsa, o kaybeder.” Bölüm Şarkısı: Mirkelam- Hatıralar ✦ “1 Ocak 2002, 03:01, İzmir. Tekrardan merhaba sevgili günlüğüm, benim biricik sırdaşım… Soğuk bir kış günü, bir yılı daha ardımızda bırakarak son buldu. Ancak ben bugünü ve geçtiğimiz yılı, diğer kırıldığım tüm günler gibi kalbimde bir sızı gibi yaşatacağım. Zaten bundan başka şansım da yok, çünkü sırdaşım, yaşanmışlıklar geride kalırdı ancak bıraktığı hisler ölmezdi. Bir kişiye olan kırgınlıklarımız, hüzünlerimiz, öfkemiz, sevgimiz yahut nefretimiz, aradan kaç yıl geçerse geçsin içimizde yaşamaya devam ederdi. Öyle ya insan hislerinin kaynağını da hatırlamalıydı. Onu kimin neden üzdüğünü, neden kırdığını veya neden öfkelendirdiğini hatırlarsa, hissettiklerinin de o zaman bir anlamı olurdu. O yüzden ben de O’na olan kırgınlığımı hatırlamak istiyordum, çünkü ona olan öfkem bitmiyordu. Yaklaşık iki yıldır belki beni fark eder diye bekliyordum, o bekleyişi bugün bitirdim. Çünkü biz artık imkansızdık. Çünkü iki buçuk yıl önce ayrıldığı eski sevgilisiyle, Arzu’yla, ona tam on ikide evlenme teklifi ederek barıştı. Ve tüm bunlar gözlerimin önünde oldu. Beni görmeyişi, bir kez olsun gözlerime bakmayışı da bu yüzdendi demekki. Tamam, biraz benim de payım olabilirdi bunda; çok asiydim, fevriydim, Çalıkuşu’nun 2000’ler versiyonuydum ama o da tam bir Kamuran’dı. Çok burnu havadaydı. Sevabına biraz haddini bildirmek istemiştim; tamam dozumu kaçırmış olabilirdim belki ama o da bunu hak ediyordu. Ama işte kaçan kovalanır sözü aslında göreceliydi. Ne diyeyim sırdaşım, belki de nasip değildi. Herkesin hakkında hayırlısı olsun. Zaten kız da aynı onun gibi kibirli, egolu ve kasıntının tekiydi. Umarım birlikte bir yastıkta kocarlar da başkalarının başına bela olmazlardı. İlk aşkım neyle sonuçlanacak diye hep hayal kurardım, hayallerim zamanla ağzımın payını verdi işte. Bir aşk daha başlamadan böyle biterken, sana anlatacaklarımı da burada bitirmek istiyorum. Keza, her an ablam odaya gelebilir ve artık uyumam gerekiyor. Yılbaşı tatilimi uykusuz, şiş gözlerle geçirmek istemiyorum. Bir sonraki seansımızda görüşmek dileğiyle, hoşça kal. Aylin Ergin.” On altı yıllık sırdaşımın, yaklaşık yedi yıl önce doldurduğum sayfasını okurken gözlerimin dolduğunun farkında değildim. On dokuzunda, büyük umutlarla okuduğu akademiyi, hayal kırıklıklarıyla devam ettiren genç bir kızdım o zamanlar. On yedi yaşıma kadar aşkı sadece annemle babamın birbirlerine olan sevgisi olarak tanımlardım. Ancak bir gün onu görünce daha önce hiç çarpmamış gibi atan kalbim, beni aşkla yeniden tanıştırmıştı. Koyu kahve gözlerine baktığımda, sesini duyduğumda, adı kulaklarımda çalındığında adeta ayaklarımın yerden kesildiğine, karnımda kelebeklerin dans ettiğine ve kalbimin bir nehir gibi aktığına şahit olmuştum. Ablam liseyi İzmir’de yatılı okurken ben anne ve babamla, babamın tayininin çıktığı İskenderun’daydık. Annem ablamın kendi okuduğu lisede güzel bir eğitim almasını istemişti. Ben o zamanlar orta sona yeni geçmiştim, sene 1995’ti, bir yandan liseye hazırlanıyordum. Ablamla sık sık telefonlaşırken bana orada edindiği dostlarından, İzmir’den bahseder, biraz da yanına gelmem için beni ikna etmeye çalışırdı. Ancak ben anne ve babamı bırakmama konusunda ısrarcıydım. Ablamın bana anlattığı dostlarından biriyse Hakan’dı. İzmir’de akademi okumaya başlayana dek onun sadece adını ve pek insan sarrafı olan ablam İdil Ergin’in gözünde esprili, komik, temiz kalpli biri olduğunu duymuştum. Ancak onu, beni Enver Amcanın, -sonrasında amirim olacak kişinin- ricasıyla Zeynep’le terminalden almaya gelişiyle gördüğümde gerçekle yüzleşmiştim. Üstten bakan, burnu havada, jöle saçlı, kare gömlek içine beyaz tişört giyen, serseri kılıklının tekiydi. Beni ilk görüşünde sorduğu ilk şey, yaşımdı. O zamanlar henüz reşit olmadığım için bana ufaklık muamelesi yaptığında sinirden küplere binmiştim. Bavullarımı onun kafasında eskitmek istemiştim ancak kendimi ilk günden şehre rezil etmemek adına ve de ablamla Zeynep’in hatırına bunu yapmamıştım. O günden sonra Hakan hayatımın istemsiz bir parçası haline gelmişti. İlk tanıştığımızda onun kibrine sinir olmuştum evet ama zaman geçtikçe o kibir, yerini başka bir şeye bıraktı. Çünkü Hakan’ı tanıdıkça onun jöleli saçlarının altında sakladığı çocuğu da görmeye başladım. Mesela yağmurda ıslanıp hasta olmuş bir sokak köpeği için sabaha kadar nöbet tutmuştu bir gün, veteriner açılana kadar. Bunu anlatmadı kimseye. Gören bir ben vardım. Sessizce battaniyeye sardığı köpeği beklerken otobüs durağında uyuya kalmıştı. Yanına gidip nedenini sorduğumda gözlerini kaçırarak “sadece denk geldim” demişti. Ama biliyordum, bilerek denk gelmişti. Hakan’ın en büyük kusuru, kendini anlatmamasıydı belki de. Çünkü anlatmak için değil, yaşamak için seviyor gibiydi. Ve ben o zamanlar onun bunu benden saklamasına öfkeliydim. Öfkeliydim çünkü… içten içe, benim de içinde bulunduğum bir hayale o da ortak olmuş gibiydi. Ama hiçbir zaman dile dökülmeyen hayaller gibi, bizimkisi de o yıllarda sessizce bir köşeye süpürüldü. Derken, zamanla yollarımız ayrı düştü. Mezun olduk. Ben başka bir şehre, o başka bir şehre dağılmıştı. Ama içimde bir şey eksik kalmıştı. Onunla vedalaşmadan ayrılmıştık. Ve insan bazı vedaları hayat boyu içinde taşır. Aradan geçen onca yılın ardından, kader bizi yeniden bir araya getirdi. İstanbul, tanıdık bir kalbin yankılandığı bu kaotik şehir… Tesadüf müydü, yoksa hayatın küçük bir düzeltmesi miydi bilmiyorum. Ama Hakan yeniden hayatıma girdiğinde, on yedi yaşındaki o inatçı kız hâlâ içimde yaşıyordu. Bu sabah görev öncesi hazırlık yaparken onu gördüğümde, kalbim istemsizce eski bir melodiyi hatırladı sanki. Yıllar öncesinden gelen bir şarkıydı bu. Belki de hiç tam olarak susmamıştı. Ama şimdi başka bir ben vardı burada. Gençliğin toy duygularından sıyrılıp gerçek acılarla yoğrulmuş bir kadın vardı. Kendini bana siper ederek beni o bombadan korumuştu. Üzerimde kışın soğuktan koruyan bir yorgan gibi öylece dururken, vücudum kor bir demir gibi yanıyordu. Patlayan bombadan değil, onunla göz göze gelişimizdendi. Hayatında ilk defa gözlerimin içine bakıyordu. Ama artık çok geçti. Bende ona karşı yıllanmış bir takvim yaprağından başka hiçbir şey kalmamıştı. Ben ona olan tüm masum hislerime bir yılbaşı gecesiyle veda etmiştim. Benim için artık bir meslektaştan ve ablamın yakın arkadaşı olmaktan fazlası değildi. Elimdeki günlüğü ve onun arasına bıraktığım 1 Ocak 2002 tarihli takvim yaprağıyla kapatarak yeniden kutuma koydum. Kilidini kapattıktan sonra da anahtarını dolabımın gizli bölmesine yerleştirdim. Sırdaş’ın tüm sayfaları dolduğu için artık ona yazacak tek satırım kalmamıştı. Ona ihanet etmiş olmamak için de yeni bir defter almamıştım. İçimdeki bu anlamsız vefa bir bahaneydi tabii, yaş geçtikçe günlük tutmayı bırakmıştım aslında. Çünkü ben büyüdükçe, sakladığım sırlar da büyüyordu. Hem de artık sayfalara sığamayacak kadar büyüyordu. Düşüncelerim zihnimde akıp giderken açılan kapımın sesiyle kesilmişti. İçeri yüzü buz tutmuş bir halde karşımda duran ablam girdi. Kabanını, çantasını bile üzerinden çıkarmamıştı. “Aylin?!” Bana bir kıyafetini üzerimde görmüş gibi yaklaşırken çantasını yere attı. “İyi misin?” Anlaşılan o ki olanları duymuştu. “İyiyim, iyiyim yok bir şeyim.” dedim, birbirimize sarılırken. Ayrıldığımızda gözlerini büyüterek bana öldürücü bakışlar savurdu. “Senin o aracın yanında ne işin vardı?” “Ya gözlem yapıyordum.” diye açıkladım, yumuşatmaya çalışarak. “Bir şey yok tamam, bu kadar abartma.” “Abartma mı? Annemi arar anlatırsam abartmayı görürsün.” Anneme haber gitmesi demek, beni kolumdan sürükleye sürükleye İzmir’e götürmesi demekti. Şüphesiz ki bu ablam için de geçerliydi. Ve o bana bunu her kullanışında ben de altta kalmazdım. “Eğer öyle bir şey yaparsan ben de Kıbrıs’ı anlatırım.” dedim, parmağımı sallayarak. Pek tabii blöf yapıyordum. Kaşlarını çatarak yatağımdaki yastığı bana fırlattı. “Pislik, pazarlık yapıyor ya bir de benimle.” Kıkırdayarak bir süre durduktan sonra kollarımı açıp ona sarıldım. “Gel buraya gel, çok mu korktun sen benim için?” “Ne korkacağım ya, ne halin varsa gör.” O kollarıyla beni savuşturmaya çalışırken ben ona daha da sokuldum. “Oy benim dikenli kaktüsüm, hiç de kıyamaz kardeşine.” “Dikenlerimi batırayım da sen gör o zaman.” dedi, dudağının kenarını kıvırarak. O anda neyi kast ettiğini anlayarak kendimi hışımla geri çektim. “Hayır, İdil hayır diyorum.” Oysa haince bir gülüşle kalemliğimden tükenmez kalemi alarak bana doğru yaklaştı. O an tekrar fark ettim. Ne kadar büyümüş olursam olayım, İdil’in yanında kendimi hâlâ küçük bir kız gibi hissediyordum. Abla olmak böyle bir şey miydi bilmiyorum ama onun kolları bana ne zaman sarılsa, içimde bir yer hep on yedi yaşındaki o utangaç kıza dönüyordu. Sanki zaman onunla geçince geriye akıyordu. Sanki dünya dışarıda ne kadar sertleşirse sertleşsin, İdil’in yanında hâlâ korunabilirdim. Ama bu sefer farklıydı. Kahkahamızın yankısı odamda dağılırken, içimde hafif bir sıkışma vardı. Çünkü biliyordum… Artık onunla her şeyi paylaşamıyordum. Aramıza görünmeyen başka duvarlar da örülmüştü. Onun bana anlatmadığı şeyler vardı. Gözlerindeki yorgunluk sadece meslekle açıklanamazdı. Ve ben, artık o küçük kız olmadığım için bunu seziyordum. Bir zamanlar bana her şeyini anlatan ablam, şimdi kendi içindeki savaşları tek başına veriyordu. Onun karanlıklarında kaybolmasından korkuyordum. Çünkü bazı sorular vardır, sorduğunda, cevabını duymaya hazır olmadığını fark edersin. İşte ben, tam da o noktadaydım. Kahkahamız bitince yatağa sırt üstü uzandım. Tavanın boşluğuna daldım. Parmak uçlarımı başımın arkasında birleştirdim. “İdil,” dedim sessizce. “Sence bazı insanların yolları neden tekrar kesişiyor?” İdil, aynaya yönelmişti ama yüzünü bana çevirmeden cevapladı: “O insanlar birbirinin kaderi olduğu için. Nereden çıktı bu soru?” Sustuğumda cevabımın içinde boğulmuştum. Kendi içimde koca bir boşluk vardı, adı konmamış duygularla dolu. Hakan’la ilgili hâlâ hissettiklerimi inatla bastırsam da… o takvim yaprağına gömdüğüm her şey hâlâ yerli yerindeydi. Hiçbir şey geçmiş değildi aslında. Sadece üzeri tozlanmıştı. “Hiç, öyle sordum işte.” Ablam Hakan’dan hoşlanmadığımı, onunla anlaşamadığımı bilirdi. Ama ona olan hislerimi bilmezdi. Ben tüm o masum duygularımı ona hissettirmeden, sessizce içimde yaşamıştım. Bana döndü, elinde hâlâ o kalem vardı. “Pek inanmadım ama,” dedi. “İnanmış gibi yapayım.” “Allah Allah, ne alakası var ya?” diye sordum, sitem eder gibi. “Aynı karından çıktık kızım, ciğerini bilirim ben senin.” dedikten sonra da ekledi. “Benden hiçbir şey saklayamazsın.” Yüzündeki muzip gülüşle odamdan ayrılırken ekledi. “Hadi iyi geceler.” Kapımı kapatıp çıktığında yatakta doğruldum. Gözlerimi devirerek parmaklarımı birbirine kenetledim. Akabinde mırıltıyla fısıldadım. “Sakladım abla, sadece Hakan’a olan hislerimi değil, başka bir şeyi daha sakladım senden. Ama senin iyiliğin için yaptım.” ✦ İDİL 30 Ekim 2008. Mathilda Apollon'un karşısına onun Azrail'i olmak için çıktığında gözlerinde öldürücü bir öfke ve ruhunda keskin bir kararlılık vardı. Hislerinin kendisini asla yanıltmayacağına olan inancı, kararlarına duyduğu sadakati diri tutuyordu. Ben de hislerime çok güvenirdim. Onların beni yanıltmayacağına olan inancım, kararlarıma sadık kalmamı sağlardı. O gün kahvaltı masasında bıraktığım sessizliğimi, bugüne de taşımıştım. Çünkü kafamın içi susmak bilmiyordu. Kimselere söyleyemiyordum ancak içimde birbiriyle çatışan iki farklı düşünce vardı. Geçmişin lavanta kokulu hatıralarıyla, bugünün puslu gerçeği aynı masaya oturmuştu. Ve ben hangisinin tarafındaydım, hâlâ karar veremiyordum. Belki de düştüğüm ikilem beni yanıltıyordu. Belki de gerçeklik algımla oynanıyordu. Maraz Ali gerçekten yardımsever olabilirdi, onu insan yapan özelliklere de sahip olabilirdi. Ancak bu onun Uğur'u öldürmediğini ya da ölümüne sebep olmadığını kanıtlamazdı. Somut bir delil olmalıydı. Çünkü soyut gerçeklikler hiçbir zaman doğru sonucu veremezdi. Kısa ama yoğun bir sessizlikle geçen günlerin ardından kafamı toparlayıp işime devam ettim. Düştüğüm hiçbir çelişki beni yolumdan döndüremezdi, zaten artık istesem de dönemezdim. Çünkü bir kere karanlık bir tünele girerseniz, oradan ancak bir ışıkla çıkabilirdiniz. Benim girdiğim tüneldeyse bir ışık bulmak, çölde su aramak kadar umutsuzdu. Oturduğum masamda dalgın bir şekilde dosyalarımı kurcalarken saatin nasıl geçtiğinin farkında değildim. Az sonra Nevzat Müdür’ün emriyle, ekipçe toplantı odasına geçmemiz gerekiyordu. Masamı toparlayarak, toplantıda gerekli olacak dosya ve not defterimi elime aldım. Ekibim de benimle birlikte hazırlanıyordu. Beraber toplantı odasına doğru yol alırken gözlerim hala Yavuz Başkomiser ve Murat’ın gelmemiş olmasına takılmıştı. Kızlardan öğrendiğime göre, geçmişte sevdiği ancak ayrı düştüğü kadının ölüm haberini almıştı. Hikayesini öğrendiğimde hem çok şaşırmış hem de o hikayeyle bağ kurmuştum. Şaşkınlığım Yavuz Başkomiser gibi keskin çizgilere sahip, eski kafalı, insan seçen birinin böyle bir hikayeye sahip olmuş olmasındandı. Yunan polisi Maria ile hikayesiyle kurduğum bağsa, tıpkı benim gibi sevdiğinden ayrı düşmesindendi. Özellikle onca yıl ondan bir haber beklerken sonunda ölüm haberini almış olması içimi parçalamıştı. Yavuz Bey’le ne kadar anlaşamasam da onun böylesi ağır bir kırıklığı yaşamasına çok üzülmüştüm. Bir an, onu kendi yerime koydum; Uğur ortadan bir anda kaybolmuş olsaydı ve ben yıllar sonra onun ölüm haberini alsaydım bunu kesinlikle kaldıramazdım. Gözlerimin önünde can çekişerek ölmüş olmasını buna tercih ederdim. Düşüncelerimi bir kenara bırakarak şişmeye başlamış karnını tuta tuta toplantı masasına oturan Zeynep’in yanına oturdum. “Muratlardan haber var mı Zeyzey?” Bana cevap verirken saatine baktı. “Gece konuştuk da, sabah uçağa bineceklerdi, öğleden sonra burada olurlar.” “İyi bari.” dedim, önüme dönerek. Ekip tamamen masalara yerleştiğinde bir süre sessizliğini korumuştu. U şeklindeki masanın karşısında büyük bir yazı tahtası ve tahtaya projeksiyonla yansıtılmış bir görüntü vardı. O görüntüdeyse TPT’nin rozeti göz önüne sunuluyordu. Hepimizi bir çatı altında toplayan o rozete uzun uzun bakarken kapı açıldı ve önde Rıza Baba, arkada da Nevzat Müdür olmak üzere iki adam içeri girdi. Onlara saygı mahiyetinde ayağa kalktığımızda Nevzat Müdür eliyle oturmamız için bir işaret yaptı. “Evet arkadaşlar, öncelikle hepiniz hoş geldiniz.” Nevzat Müdür’ün sesi toplantı odasında yankılanırken, ben hâlâ gözlerimi TPT rozeti üzerinde gezdiriyordum. Gümüşe çalan o siluet, yıllar boyu bize ait bir kimlik gibi duruyordu; öyle ki bazen kendi adımı değil, sadece o rozeti taşıyan biri olduğumu hissediyordum. Ama o an içimden geçen bir şey vardı. O rozeti ne kadar taşırsam taşıyayım, kalbimdeki gerçek beni hep yakalıyor. Ben iç sesimle yoğrulurken Nevzat Müdür konuşmasına başlamıştı. “Son haftalarda yaşanan gelişmeler, bizi yeni bir eşiğe taşıdı arkadaşlar. Çamkara ailesinin sahneye geri dönüşü yalnızca organize suç açısından değil, siyasi ve hukuki bağlantılar açısından da büyük bir kriz yaratma potansiyeline sahip.” Sanırım bu soyadını duymaktan ömrüm boyunca kurtulamayacaktım. Küçükken Çamkaralar benim gözümde korku filmlerindeki canavarlar gibilerdi. O ailenin annem ve ailesiyle geçmişteki bağını bildiğim için, soyadlarını duymaktan son derece rahatsız olurdum. Ancak istenmeyen otların, insanın burun dibinde bitmesi gibi kötü bir huyları vardı. “Bununla birlikte, biliyorsunuz ki geçtiğimiz hafta sonu bir araca yerleştirilmiş bir bombayla karşılaştık.” Gözlerime Zeynep’in kaşlarını çatarak başını sallaması ilişti. Onun endişesi yalnızca işin zorluğu değil, hamileliğin getirdiği içgüdüsel koruma refleksiydi. Nevzat Müdür konuşmaya devam etti: “Çok şükür hiçbir kayıp vermeden bombayı imha ettik. Bombanın yerleştirildiği araç, Bertan Özkan adına kayıtlı. Bertan Özkan’sa, Çamkara Holding’in mali müşaviri.” Rıza Baba sessizce başını eğdi. Ardından da sözü ele aldı. “Ben o bombanın faillerinin Çamkaralar olabileceğini düşünüyorum, tabii henüz bunu kanıtlayacak bir şey bulamadık.” kelimeler havada süzülüyordu. Ama ben sadece seslerini duyuyordum; anlamları, aklımın dışında bir yerde yankılanıyordu. Çünkü kalbim başka bir şeyin ritmine kapılmıştı. Çamkaralar. Bu soyadını duymamla birlikte, içimde derinlere gömülmüş bir öfke kıpırdamaya başlamıştı. O soyadını duymak bile midemi bulandırırken, o soyadına bağlı insanların başkalarının hayatlarına nasıl bombalar bıraktığını bilmek, tırnaklarımı yumruğuma gömecek kadar öfkelendiriyordu. Bir keresinde henüz lisedeyken Çamkaraların ailemizle bağlantısını dayıma sormuştum. O da bana her şeyi detaylıca anlatmıştı. Çamkaraların büyük oğlu, annemin kendisi yerine bir emir eriyle kaçmasını hazmedememiş. Darbe zamanı babası Nazım Çamkara’yı araya sokarak babamın adını darbe dosyasına karıştırtmış. Annem uzunca bir süre tüm bunlardan dedemi sorumlu tutmuş ancak öğrendiği gerçekle derin bir üzüntü yaşamış. Çünkü dedem, annemin kendi itibarını zedelediğini düşünürken pek güvendiği ortağı kendisinin sırtına silahını çoktan dayamış. Dayımın tüm bunların yanında bana anlattığı bir diğer şeyse o ailenin kendi çıkarları için kendilerini bile satacak olmalarıydı. Ben polis oldum çünkü adalete inanıyordum. Ama adalet dediğin şeyin sadece suçluyu yakalamaktan ibaret olmadığını da biliyordum. Bazen adalet, geçmişin karanlığına ışık tutmaktı. Bazen de en acı olanıydı: ailesine rağmen, ailesinin karşısında durabilmekti. Çamkaralar geçmişimde yalnızca annemin gözyaşıyla değil, babamın kelepçesiyle yer etti. Hakkı Ergin, 12 Eylül’ün en karanlık günlerinde, sırf sevdiği kadının kalbini kazanmak istedi diye bir zindanda çürütülmek istendi. Çünkü Nazım Çamkara gibi adamların gücü, sadece parayla değil, korkuyla besleniyordu. Ve ben şimdi burada, toplantı masasında otururken; içimdeki o yıllanmış öfke, yeniden kabarıyordu. Çünkü biliyordum… Bu iş artık sadece bir görev değildi. Bu, bizim ailemizin kapanmamış dosyasıydı. Karnımda bir ağrı hissettim. Bazen insanın öfkesi fiziksel bir şeye dönüşür ya, işte tam olarak öyleydi. Zeynep bana yanaşıp sessizce fısıldadı, “İyi misin?” Başımı hafifçe salladım, “İyiyim.” dedim, ama yalan söyledim. Çünkü ben iyi değildim. Ben yıllardır içimde tuttuğum tüm duvarların tek tek yıkıldığını hissediyordum. O cümle, sadece bir operasyonel veri değildi benim için. O, çocukluğumun kabusu, gençliğimin sarsıntısı, annemin sessiz ağlayışları, babamın karanlık hücrelerden taşıdığı o nefes kesen sessizliğin adıydı. Yıllar boyunca öğrendiklerimi içimde katman katman gömmüştüm. Geceleri başımı yastığa koyduğumda susmayan bir hikâyeydi bu; hiçbir zaman bana ait olmamış ama hep üzerimde kalmış bir yük. Ve şimdi, o hikâye tekrar başlıyordu. Ya da belki hiç bitmemişti. “Çamkara operasyonu Yavuz arkadaşımızın denetiminde. Yavuz Başkomiser Çamkaralarla uğraşırken İdil Amir’imiz de Maraz Ali operasyonuna devam edecek.” Nevzat Müdür’ün sözüne karşılık konuşmak için izin alarak elimi kaldırdım. “Müdürüm, acaba benim de Çamkara operasyonuna dahil olmam mümkün mü?” Bunu sormamla birlikte herkes bana far görmüş tavşan gibi bakıyordu. “Seninle bu konuyu toplantıdan sonra konuşacağız İdil.” diye karşılık verdi, Nevzat Müdür. Sesinde net bir kararlılık vardı. Toplantı bittikten sonra Nevzat Müdür beni odasına çağırmış, arkasındaki pencereden şehre bakarken, “İdil,” dedi, “Sana güveniyorum. Ama bu güven, her cephede savaşa girmeni gerektirmez.” Onun gözlerinin içine baktım. İçimde, babamın yıllar önce çekilmiş bir siyah beyaz fotoğrafı gibi net bir cümle vardı. “Müdürüm benim o aileyle kişisel hiçbir temasım olamaz. Ben sadece işimi yapmak istiyorum.” “Kızım, senin iş dediğin şey kendi hayatınla kumar oynamak.” dedi Nevzat Müdür, kelimelerini vurgulayarak. “Sadece kendi hayatınla değil, ailenin hayatıyla da kumar oynarsın.” Benim tek kelime etmeme bile müsaade etmeden, telaşlı bir şekilde konuşmaya devam ediyordu. “Bak bu insanlar, senin polis kimliğine bakmazlar. Talat Saruhanlı’nın torunu, Nihat Saruhanlı’nın yeğeni olarak görüyorlar seni. Sen istediğin kadar ‘Ben kimsenin yeğeni, torunu olarak değil, İdil Ergin olarak varım.’ de, onlar bunu anlamazlar. İdil sakın, ne sen ne de Aylin, o ailenin semtine bile uğramayı aklınızdan geçirmeyeceksiniz.” Tek solukta, ikaz eder gibi söylediklerine bir mola vererek sessiz kaldı. “Bak, siz bize Hakkı’nın emanetisiniz. Nihal neyse sen ve Aylin de osunuz benim için. O yüzden sizi korumak benim önceliklerim arasında.” Nihal, Nevzat Müdür’ün şehir dışında yaşadığını bildiğim kızıydı. Onu daha önce hiç görmemiştim ancak ismini sık sık duyardım. Nevzat Müdür’ün söyledikleri, birer birer zihnime çakılmış gibi beynimde yankılanıyordu. “Hakkı’nın emanetisiniz.” derken sesi titrememişti belki ama kelimelerin altındaki koruma güdüsü, yüreğimde ayrı bir sızıya dönüştü Benim için, bu artık sadece bir operasyon değil; ailemin yarım kalmış hikâyesiydi. Babamın adı dosyalarda silikleşse de, ben hâlâ o ismin ağırlığını taşıyordum. Saruhanlı soyadının bana miras bıraktığı geçmiş, yıllardır üzerimde taşıdığım rozetin arkasındaki görünmez yük gibiydi. Müdürün odasından çıktığımda, koridorun sessizliği bile üzerime yürür gibiydi. ✦ Toplantının üzerinden birkaç saat geçmişti. Öğle yemeğinden sonra kısa bir nefes molası verip masamdaki evrakları toparlamaya başlamıştım. Tam o sırada koridordan ayak sesleri duyulduğunda dikkatimi oraya vermiştim. Koridorun ucunda Yavuz Başkomiser ve Murat görünmüştü. Ancak yanlarında başka biri daha vardı. Genç bir kızdı. Gözleri mavi, bakışları endişeli, omuzlarında dünyayı taşır gibi bir duruşu vardı. Sarı saçları dağılmış, yıpranmış bir montun içine saklanmış gibiydi. Sanki uzun bir yolculuktan gelmiş, güvenlik ve nefes arıyordu. Yavuz Başkomiser kıza oturması için kendi masasını gösteriyordu. O esnada Zeynep Murat’ın geldiğini fark ettiği anda elindekileri bırakıp onun yanına koşuyordu. “Murat, omzundaki sargı ne?” “Önemli bir şey yok canım, iyiyim.” Murat Zeynep’i telkin etmeye çalışsa da bu onun nezdinde çok da etki etmiyordu. Onlar kendi aralarında konuşurken biz ekipçe Yavuz Bey’e yönelmiştik. “Yavuz, hoş geldin kardeşim.” dedi Orhan abi, ona sarılarak. Yavuz Bey de ona aynı şekilde karşılık vermişti. “Hoş bulduk Çobanım.” Yüzünde sanırım hala acısından miras bir hüzün misafir olmuştu. Bir de gözaltında iyileşmeye başlamış bir morluk dikkat çekiyordu. “Yavuz abi senin gözün niye morarmış?” diye sordu Aylin, şaşkınlıkla. Bu soru üzerine masasında oturan genç kızı işaret etti Yavuz Bey. “Bu cadının marifeti.” “Her şey yolunda mı arkadaşlar?” diye sordum, gözlerimi Murat’ın omzundaki sargıya iliştirerek. “Bir soluklanalım da anlatırız.” diye karşılık verdi Murat, iç çekerek. Bir yandan hepimizin gözleri istemsizce, Yavuz Başkomiser’in masasına oturmuş, öylece bekleyen kıza ilişiyordu. Biz orta masaya otururken, “Bu kız kim?” diye sordu Aylin, sesini ona duyurmamaya çalışarak. Gözlerini kıza çevirerek tekrar bize döndü Yavuz Bey. “Eftelia, benim kızım.” “Ne?!” Koro halinde dudaklarımızdan dökülen bu tepki, tüm katın duvarlarında yankılanacak kadar güçlüydü. “Kızın mı?” diye yineledi Orhan abi, gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi açılarak. Başını aşağı yukarı salladı Yavuz Bey, ardından tek solukta anlatmaya başladı. “Maria ölmeden önce bana bir mektup bırakmış. Orada önce beni neden terk ettiğinden, sonra da Selanik’e döndüğünde hamile olduğunu öğrendiğinden bahsediyordu.” “Niye terk etmiş ki seni?” Mesut Abi’nin sorusuna karşılık açıkladı Yavuz Başkomiser. “Gizli görev yüzünden olduğunu söylüyor. Adını, adresini değişince tabii ben de bir daha ona ulaşamadım. Haliyle bebekten de haberim yoktu.” Ardından arkamızdaki genç kız Yunanca bir şeyler mırıldandı. “Akóma psévdetai chorís ntropí. (Hala utanmadan yalan söylüyor.)” Çat pat Yunancamla anladığım tek şey, “Yalan söylüyor.” kısmı olmuştu. “Peki annesi nasıl vefat etmiş?” “Peşinde olduğu bir Yunan mafyası tarafından pusuya düşürülmüş.” diye açıkladı Murat, araya girerek. “Yavuz abiye de kızları Eftelia’yı emanet etmiş.” Son beş dakikada duyduklarım, adeta bir film senaryosu gibi canlanıyordu zihnimde. Sanki bir emniyet binasının ofisinde değil de, bir sinema salonunun koltuğunda oturuyor gibi hissediyordum. “Emanet etmesindeki tek sebep bu değil tabii,” oluşan kısa sessizliği bozarak araya girdi Yavuz Bey. “Mafya durmuyor, Maria’yı öldürmüş olması yetmedi. Şimdi de Eftelia’nın peşinde.” Eftelia on altı, taş çatlasa on yedi yaşında olmalıydı. Daha gencecik, pırıl pırıl bir yüze ve belki de hayata dair nice umutlara sahip bir kızdı. Bu yaşta hem annesiz kalıp hem de can korkusuyla sınanmak, başına gelebilecek en son şey olmalıydı. “Murat’ın omzundaki yara nereden peki?” Sorum üzerine dudaklarından rahatlamak ister gibi bir nefes vererek yanıtladı Murat. “Saldırıya uğradık.” “Ne?!” diye haykırdı Zeynep, kaşlarını kaldırarak. “Ne saldırısı?” “Mafyanın adamları biz havaalanına giderken peşimize takıldı.” diye araya girdi Yavuz Başkomiser. “Allah’tan son anda Yunan Emniyeti imdâdımıza yetişti.” Ardından Zeynep’e döndü. “Murat omzundan yüzeysel yara aldı sadece.” “O Allah’ın turistleri enseleyememişler mi adamları orada?” diye sordu Mesut abi, Yavuz Başkomiser’i muhatap alarak. “Son anda ellerinden kaçırdılar.” dedi Murat, kollarını masada birleştirerek. “Zaten bunların başının da ne idüğü belirsiz, uluslararası çalışıyorlarmış sanırım. Türkiye’yle bile bir bağlantıları olduğu düşünülüyormuş.” “Lan mafyaları bile bizden çalıntı ya...” Akın’ın ellerini bu söylemi üzerine Eftelia ona sert bir bakış atarak tekrar önüne döndü. “Allah’ın lalesi.” diye kısık sesle karşılık verdi Orhan abi, dürüm yaptığı gazeteyle Akın’a vurarak. Birkaç saniye içinde derin bir sessizlik ortama zuhur etmişti. Çok geçmeden de yaklaşan adım sesleri o sessizliği dağıtmıştı. Seslerin sahibine başımı çevirdiğimde Rıza Baba’nın cüsseli bedeniyle karşılaşmıştım. “Çocuklar, hoş geldiniz.” Yavuz Başkomiser ve Murat ayağa kalkarak ona karşılık verirken biz de onlar gibi ayağa kalkmıştık. “Hoş bulduk Rıza Baba.” “Murat, ne oldu omzuna?” Müdürümüzün telaşla sorduğu soruya karşılık, “Saldırıya uğradık müdürüm.” karşılığını verdi Murat. “Ne saldırısı?” diye sorduğundaysa olanı biteni en başından tane tane anlattık. Rıza Baba şaşkınlıktan adeta küçük dilini yutmuş ve bir süre sabit bir yere bakakalmıştı. Ardından söylediği ilk şeyse, “Allah kahretsin…” Ardından ayağa kalktı ve aheste adımlarla Eftelia’ya yaklaştı. “Başın sağ olsun kızım, Allah sabırlar versin.” dedi, kızın başını yavaşça okşayarak. “Tesekkur ederim.” diye karşılık verdi Eftelia, Yunan aksanıyla. Türkçeyi biliyor olmasına şaşırmıştım. Belki de annesi öğretmişti. “Türkçe biliyorsun. Öyleyse sana kendimi tanıtayım. Ben beşinci sınıf emniyet müdürü Rıza Soydaş. Babanla birlikte tüm bu gördüğün abla ve abilerin benim sorumluluğumda.” Onun karşısına oturarak konuşmaya devam etti. “Bundan böyle sen de bizlerin koruması altındasın. Yaşadığın kaybı silemeyiz belki ama hiç değilse senin bundan sonraki hayatın için bir şeyler yapabiliriz.” “Ben sizden bir sey istemiyorum. Zaten burada da çok kalmayazağim. En yakin zamanda dönezeğim Selanik’e.” Kızın net bir kararlılıkla söylediklerine ne tepki vereceğini bilememişti Rıza Baba. Bir süre sessiz kaldıktan sonra cevap vermişti. “Elbette, kimsenin seni istemediğin bir yerde zorla tutmaya hakkı yok.” “Kızım, Rıza Babanın elini öpsene.” diye araya girdi Yavuz Başkomiser. “Bak, Rıza Baba hepimizin babası gibidir, senin de deden sayılır.” Ardından Rıza Baba’nın ona attığı hoşnutsuz bakışla son söylediğini değiştirdi. “Yani, amcan da olur.” Bunun üzerine Eftelia, Rıza Baba’nın kendisine uzattığı elini öptü ve alnına koydu. Oldukça normal olan bu eylemi şaşkınlıkla izliyorduk. Çünkü Eftelia sadece bizim anadilimizi değil, adetlerimizi de biliyordu. “Sey, benim yari Rum yari Turk bir arkadas var da Selanik’te, o oğretmisti bana sizin adetleri. Turkçeyi de kuçukken annem bana dil dersleri aldirirdi, oradan biliyorum.” “Atasözlerimizi de biliyor musun peki?” diye sordu Zeynep, sıcakkanlılıkla. “Yani, biraz.” Ekip Yavuz Başkomiser’in kızıyla kaynaşırken Rıza Baba Yavuz Bey’i muhatap alarak, “Adanalı, bir odama gelir misin?” diye sordu. Yavuz Bey yerinden kalkıp Rıza Baba’yla birlikte gittiğinde ortamdaki gerilim atmosferi yön değiştirmişti. Ama bu yön, yüzeye çıkan yeni soruların ağırlığını bastırmaya yetmiyordu. Eftelia hâlâ köşede oturuyordu. Sessizdi. Ama gözleri bir savaş alanı gibiydi — yaşanmamış çocukluğun, yarım kalmış hikâyelerin ve uğruna can verilmiş emanetlerin kalıntılarıyla dolu bir savaş alanı. O bakışları görünce içimde garip bir his kabardı. Onu çok iyi anlıyordum. Çünkü ben de bir zamanlar annemin sustuğu yerlerde, babamın gölgesinde büyümüş; kendi sessizliğimle, dünyaya meydan okumuştum. Aylin yanıma yaklaştı. “Kız tam bir saatli bomba gibi. Hem korkuyor hem de her an patlayacak gibi.” Başımı salladım. “Böyle çocuklar kolay kolay açılmaz. Hele ki içinde düşmanla dostu ayırt edemeyecek kadar çok yara varsa, daha da zor.” Ardından sessizce ekledim: “Ama bakarsın bir gün kendini anlatmaya başlar. Anlattıkça iyileşir.” “Umarım.” dedi Aylin, bakışlarını bana sabitleyerek. “İdil Amirim?” Yüzündeki telaşlı ifadeyle bana doğru yaklaşan polis memuruna döndüm. Kendisi komiser yardımcısı Engin’di. Geçtiğimiz yaz göreve başlamıştı. Temiz yüzlü, sıcakkanlı, işine sahip çıkan bir çocuktu. Ona efendim der gibi baktığımda, “Az önce bir ihbar aldık.” diye açıkladı. “Bir benzin istasyonu soyulmuş, soyguncular kaçak.” Çok normal bir şey duymuş gibi karşılık verdim. “Tamam, ekipler olay yerine gitsin soruştursunlar hemen.” “Amirim,” diyerek boğazını temizledi. “Soyguncu Maraz Ali’nin arabasıyla kaçmış.”
Bölüm 18
17- Sorgu
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.