İçeriğe geç

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 11 · 18 dk okuma

YARIM KALAN SENFONİ

Bölüm 11

10- Yalanlar

"Talih herhangi bir adam gibi yaşamama imkan vermemişti." -Ahmet Hamdi Tanpınar ✦ Şubat 2001, Ankara. Yatakhanede çıt çıkmıyordu. Geceden kalma soğuk duvarların düzlemine sinmişti. Eski tip peteklerin tıslayan homurtusuna rağmen odanın içine buz gibi bir nefes üflüyordu. Koridorun ucundan gelen ince bir güneş çizgisi, perdelerin arasından sızıyordu. Yan yana dizilmiş ranzalar, kendilerini uykunun dinginliğine teslim etmiş erkek bedenleriyle doluydu. Hepsi polis akademisinin, kendini adalete adamış öğrencileriydi.  Pencere kenarındaki bir ranzada, altlı üstlü iki genç adam yatmaktaydı. Üst yatakta yatan yorgana kafasını gömecek şekilde yumulmuştu. Alt yatakta yatansa bir bacağını yorganın dışına taşırmış, bir kolunu da yastığın altında saklamıştı. Aradan on saniye bile geçmemişti ki yatakhanenin ninni sessizliği, koridordan yükselen zil sesiyle bozulmuştu. Bu bir alarmdı. Öğrencilere uyanmaları için verilen bir emirdi. Kulaklarına dolan ince zil sesiyle yatağında irkilerek gözlerini açtı adam. Yorganın dışına taşmış bacağı, uykunun hareketsizliğiyle buz kesmişti. Buğulu gözlerini ovuşturdu. Bir süre başını yastıktan kaldırmadan etrafı izledi. Diğer ranzalarda uyuyan adamlardan kimi zilin sesiyle alelacele kalkmış, kimiyse hala üzerlerindeki uyku mahmurluğunu atamamıştı. Başını yastıktan kaldırarak doğruldu, ayaklarını yatağın dışına sarkıttı. Dirseklerini dizlerine dayayarak elleriyle  yüzünü ovuşturdu. Akabinde başını sağ tarafında, komidinin üzerinde duran saate çevirdi. Yediye geliyordu. Yataktan kalktı ve üst yatağa yöneldi ve ranza merdivenlerini çıktı. Başını yorganın içine gömmüş halde uyuyan adamın bedenini dürttü. Ancak adamın bedeninde en ufak bir kıpırtı olmamıştı. Zaman durmuş gibiydi onun için. Ta ki o tanıdık, başının belası sesi duyana kadar."Murat?" Cevap yoktu. Arkadaşından ses çıkmayınca bu kez daha sert dürttü. "Şşş, Murat?" Murat homurdandı. Boğuk, inatçı bir iniltiyle yastığı kulağına bastırdı. "Hıı..." "Kalksana oğlum, azar işiteceksin yine." "Hı hı..." Adam en sonunda pes etmişti. Böyle olmayacaktı. Merdivenleri indi ve komodindeki suyu aldı. Tekrar ranzaya çıkıp adamın kafasındaki yorganı çekti ve tüm bardağı adamın kafasına boşalttı. "Lan, kalk!" Yüzüne dökülen suyun etkisiyle irkilerek doğruldu Murat. "Lan!" diye bağırarak telaşla gözlerini etrafta gezdirdi. Neye uğradığını anladıktan sonra elindeki bardağı komodine koyan adama öldürücü bakışlar savurdu. "Ali?!" diyerek ayağıyla omzuna vurdu. "Bir sabah ya, bir sabah normal insanlar gibi uyandır ya adamı. Deneyemez misin bunu?" Ali, sırıtışını bastıramadı. Gözleri hâlâ uykuyla savaşan dostunun yüzüne bakarken eğildi. "Senin ölüm uykuna normal bir eylem çare bulamıyor maalesef kardeşim." Murat, yorgandan çıkmadan kaşlarını kaldırdı. "He illa maraz çıkaracaksın yani." Ali Asaf kaşlarını çatarken yüzünde yarı alaycı bir ifade vardı. "Sen kaşındın oğlum. Bana Maraz lakabını takarken iyiydi." "Yalan mı? Maraz Ali değil misin sen?" "Sen de Tarzan Murat'sın." Ali Asaf, yatağın kenarına ilişti. Dizlerini sallayarak Murat'a yukarıdan baktı. "Hem de..." Gözlerini yukarı kaldırdı, düşünüyormuş gibi yaptı, sonra sırıtarak fısıldadı. "Casanova cinsinden." Elini adama doğru sallayarak karşılık verdi Murat. "Hadi lan oradan. " Ali Asaf gözlerini kısıp onu işaret etti. "Haksız mıyım? Konuştuğun kaçıncı kız bu?" Sesi hafiften ciddileşti, ama hâlâ oyunbazdı. "Bin seferdir diyorum sana bak, bırak bu işleri. Yap kendine bir düzenli manita, bak rahatına." Murat doğrulmaya başladı, yorganı bir kenara fırlatırken saçları darmadağındı. Sesi, uyku sersemiyle karışık şaşkındı. "Düzenli manita mı? O ne lan?" "Ya bir gün bir kızla, bir gün bir kızla olmak yerine her gün tek bir kızla olmak işte." "Ali yine sabah sabah kıçından terimler uydurmaya başladın, bir siktir git ya." Ali Asaf'ın omzuna vurarak kendini tekrar yatağa bıraktı. Ali, zafer kazanmış gibi ayağa kalktı. Çekmecesinden pantolonunu çıkardı. Giyinirken Murat'a göz ucuyla bakmayı ihmal etmedi. "Bak hâlâ yatıyor ya. Annenin dediği kadar varsın, hatta bin betersin. Kalksana lan, on dakikaya aşağıda olmamız lazım." Murat homurdandı bir kez daha ama bu sefer yastığı bırakıp ayağa kalktı. Pencereden dışarı baktı; dışarısı pusluydu. Ankara'nın Şubat ayı sertti, gri gökyüzü kar vaad ediyordu. İçeride ise; battaniyenin altında sarılı duran bir gençlik, gamsız ama inançlı bir gelecek, henüz parçalanmamış hayaller vardı. Ali Asaf ceketini giyerken Murat'a döndü. "Tamam lan, tamam." O an, zamanın o yavaş sabahı fotoğraf gibi durdu odada. Henüz hiçbir şey olmamıştı. Henüz kimse ölmüş, kimse intikam yemini etmiş, kimse susmak zorunda kalmamıştı. O oda, iki genç adamın birlikte büyüdüğü, birlikte gülüp birlikte yaralandığı yerdi. Sert adamlardı onlar, kolay yıkılmazlardı, hocaları, "Bu çocuklar güneşten ışık yontarlar." derlerdi ikisi için. Hamurlarında vardı mertlik, cömertlik, insan sevgisi, adalet ve vatan sevgisi. Onlar bu idealde kendilerine bir yol çizmiş, o yolda da beraber yürümüşlerdi. Ancak hayatın acımasız düzeni bir noktada bu iki dostu yol ayrımına itmişti. ✦ 1 Ekim 2008, İstanbul. İnsanoğlu yaptığı seçimden doğan sonsuz olasılık zincirinden payına düşene tutunmaya mecburdu. Her seçim, bir sonuç doğururdu. Ali Asaf, girdiği yol ayrımında bir seçim yapmıştı. Ancak seçiminin olasılıklarından payını alan, yalnızca o değildi. Murat, onun karanlığı neden seçtiğini anlamlandıramadığı gibi, içten içe onun bir katil olduğuna da inanmıyordu. Üstelik bir polisin katili olduğuna. Ancak bunu bir kere bile dile getirmemişti. Bu düşüncesini sevdiği kadından, hayat arkadaşından bile gizlemişti. Herkes onun hain, katil bir örgüt lideri olduğunu düşünürken o tanıdığı Ali Asaf'ın böyle bir şeyi yapmayacağını düşünüyordu. Bir herkesin tanıdığı Maraz Ali vardı, bir de Murat'ın tanıdığı Maraz Ali. Murat'ın tanıdığı Maraz Ali demirden sertti, kılıçtan keskin. Adalet için yaşar, adalet için ölürdü. Onur ve şeref, bir namustu onun için. Değişmezdi, herkes değişirdi, herkes şaşardı yolundan ama o şaşmazdı. Belki de sen onu çok yanlış tanımışsındır. Yani ona özel hayatına alacak kadar güvenmiş olabilirsin. Ama insanlar, özellikle Maraz Ali gibi insanlar kendilerini çok iyi gizlerler Murat. Onların gerçekten kim olduklarını, zaaflarını keşfettiğinde öğrenirsin. İdil'in günler önce kendisine söylediklerini hatırladığında zihni tekrar bir ikilem yumağına dönüştü. Ali Asaf'ın zaaflarını düşündü. On yıldır tanıdığı, dört buçuk yıl öncesine kadar da yediğinin içtiğinin ayrı olmadığı adamı tekrar gözleri önüne getirdi. Ali'nin zaafı adaletti, hak yemeden, onurlu ve şerefli yaşamaktı. Dört yıl önce onun polislikten atıldığını, daha doğrusu niye atıldığını öğrendiğinde başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetmişti. Ali Asaf, rüşvet aldığı için polislikten atılmıştı. Ne rüşveti lan? Borç bile istemezdi kimseden o. Öyle katır bir inadı vardı. İç sesi sustuğunda düşünceleri tekrar konuşmaya başladı. Ve kulaklarında tekrar İdil'in söyledikleri yankılandı. İnsanlar değişir Murat, ya da kendilerini çok iyi gizlerler. Sonra aklına o gece geldi. Geçen yılın on mart cumartesi akşamına, onu yıllar sonra ilk kez gördüğü ana döndü. Çete üyelerinin peşine düştükleri sırada, binanın kenarında bir adam çakısını Murat'ın boynuna dayayarak onu rehin almıştı. Kar maskeliydi yüzü, Murat'ın onu teşhis etmesi imkansızdı. "Kaçmama izin verirsen canını bağışlarım komiser." demişti ona. "Etrafı polislerle sarılı bir suçlunun blöfe başvurmasına şaşırmamalı." diye alayla dudağını kıvırarak karşılık vermişti Murat da. Akabinde yüz ifadesini ciddiyete davet etmişti. "Beni öldürsen de buradan çıkamazsın. Ne sen ne de arkadaşların." Canı tehlikedeyken güneş yüzlüsünü gözlerinin önüne getirmişti; Zeynebini. Onun yemyeşil gözlerindeki tek damla yaşa bile dayanamazdı, kıyamazdı. Sonra ailesi gelmişti aklına; annesi, babası, kardeşleri... Murat onunla boğuştuğu sırada, birkaç saniye içinde üç el silah sesi kulaklarına dolmuştu. Onu rehin alan adam sesin tesiriyle bıçağı uzaklaştırdığında Murat onu zapt etmiş ve karnına tekme atarak onu yere savurmuştu. Adımları, silah seslerinin geldiği yöne doğru yol çizerken kalbi hızla göğüs kafesine vuruyordu. Saniyeler sonra gözleri zeminde can çekişen, tanıdık erkek bedenini seçmişti. "Uğur..." Silahı elinden düşerken dudakları aralanmış ve koşarak onun yanına çömelmişti. Hala nefes alıyordu, gözleri açıktı. Acıdan sesini dahi çıkaramıyordu. "Allah kahretsin." demişti, Uğur'un nabzını yoklarken. Çok zayıftı. "Allah kahretsin!" "Murat?!" Sevdiği kadının sesi kulaklarına acıyla dolarken yerinde doğruldu. Bakmaya doyamadığı yeşil incilerinde telaş ve korku ete kemiğe bürünmüştü. Zeynep sevdiği adama bir şey olmayışıyla içine su serpilirken başını göğsüne yaslamıştı. Onun birkaç adım gerisindeki İdilse yerde can çekişen bedeni teşhis ettiği anda dudaklarından acı bir çığlık koparmıştı. "Uğur?!" İdil korkuyla Uğur'un yanına çömelip uyanması için ona yalvarırken Murat bakışlarını etrafta gezdiriyordu. Sonra, çok sonra altı, yedi metre kadar ilerisinde kar maskeli adamların araçlarına bindiğini görerek peşlerinden gitti. Silahını tekerlerine doğru ateş etse de yetişememişti. Sonra gözleri araçlardan birinin şoför koltuğunda oturan, o tanıdık keskin yüz hatlarına ve kurşuni gözlere sahip adamı seçmişti. "Ali?..." O, Ali Asaf'ı yıllar sonra gördüğü ilk andı. Maraz Ali'ydi, ama onun tanıdığı Maraz Ali değildi. Yüzünde eski bir dostla yıllar sonra tekrar tanışmanın şaşkınlığı varken, sevdiği kadının sorularına kulak veremiyordu. "Murat? Murat nereye bakıyorsun?" diye sormuştu Zeynep. Akabinde gözleri, sevgilisinin baktığı yöne çevrilmişti. Onun için hiçbir şey ifade etmeyen yabancı yüzden başını çevirdiğinde tekrar sevdiği adama bakmıştı. "Kim o adam?" "Ali..." diye mırıldanmıştı sadece Murat. Ali Asaf olarak tanıdığı, vaktinde aynı ranzayı paylaştığı adamsa gaza basarak oradan uzaklaşmıştı. O gece o direksiyondaki yüz, onun tüm ezberini bozmuştu ve bunu kimseye söyleyemeyecekti. Elindeki bıçakla yeşillikleri doğrayarak servis tabağına yerleştirdi Murat. Eline bir domates alarak kesmeye başlarken, bir yandan ocakta haşlanan yumurtaları kontrol ediyordu. Domatesleri keserken suları sürekli aktığı için sinirlenmeye başladı. Domatesleri de küçük küçük doğradıktan sonra tabağa koydu. Ardından homurdanarak, etrafa sıçrayan suları temizledi. Önceden ev işlerinden, özellikle mutfaktan pek anlamazdı. Akademiden çok sonra İstanbul'a tayini çıktığında yalnız yaşamaya başlamış, o süreçte mecburen elini alıştırmıştı. Babası Ayvalıklı, annesi İstanbulluydu. Babası öğretmendi. Bu nedenle üç-beş yılda bir şehir değiştirerek büyümüştü. Ama bundan şikayetçi olduğu söylenemezdi. On bir yıl önce Ankara'da polis akademisine başladığında yerleşik hayata geçmişti. Akademiden sonra şark hizmetini ve askerliğini yapıp Ankara'ya geri dönmüş, orada altı ay kadar görev yaptıktan sonra da tayini İstanbul'a çıkmıştı. Bu da dört buçuk yıl öncesine denk geliyordu. İstanbul ona önce kendini sevdirmiş, sonra arasına katıldığı ekibi benimsetmişti. Ve bu hiç zor olmamıştı. Asayiş büroda Enver Amir'in emrinde, Rıza Babayla birlikte çalışmak onun meslek hayatının en büyük şansıydı. Zaten Rıza Baba, babasının askerlik arkadaşıydı. Arada aile dostluğu bağı olması, bir konfordu. Ancak o hiçbir zaman bu konfordan yararlanmaya çalışmamış, bunu düşünmemişti. İstanbul'a geldikten iki yıl sonra, bir kış akşamında kader karşısına hayattaki en büyük şansını çıkarmıştı; aşka dair ezberini bozduran güneş yüzlü sevgilisini. Son iki buçuk yıllık hayatı gözlerinin önünden şerit gibi akarken hazırladığı son tabağı da sofraya koydu. Artık kahvaltı hazırdı. Karısını uyandırabilirdi. Amerikan dizayn mutfaktan çıkarak yatak odasına doğru adımladı. Yarı aralı kapıyı tamamen açtı. Zeynep çoktan uyanmış, yatağı bile toplamıştı. Oturduğu aynanın önünde yeni bir günün rutinine hazırlanıyordu. Taradığı sarı saçlarını at kuyruğu yaparken bir an gözlerini kapıya çevirdi. Eşikte kendisini gözlerindeki parıltıyla izleyen kocasını gördüğünde bakışlarına aynı parıltıyı kondurdu. Akabinde dudaklarında nazlı bir tebessümle beraber makyaj masasından destek aldı. Kalkmak üzereyken Murat telaşla karısına yaklaştı ve ellerini tutarak ona yardımcı oldu. "Dur, acele etme kalkarken." "Aşkım seni de gören içimde bomba taşıyorum sanar he." dedi Zeynep, gözlerini devirerek gülerken. "Doktorun dediklerini unuttun mu? İlk yirmi hafta çok dikkat etmemiz lazım." Murat bunu söylerken yüzündeki ifade oldukça ciddiydi. Masanın üzerindeki, kendine gün içinde lazım olacak eşyaları toparlayarak çantasına koydu Zeynep. "Evet de öyle bir şey değil bu, abartma."  "Söz konusu sen ve kızımızsan abartırım." dedi Murat, tebessümle fısıldayarak. "Kızımız?" Kaşlarını çattı Zeynep. Bebekleri henüz yedi haftayı doldurmamıştı. Cinsiyeti hakkında bir yargıya varmak için çok erkendi. Ancak kocasının neden böyle kesin konuştuğunu da biliyordu. Sevdiği adamın omuzlarına ellerini yerleştirdi. "Murat'ım, bak yapma. Böyle şartlama kendini, oğlan olursa üzülürsün sonra." Omuzlarını yavaşça silkerek ellerini karısının beline doladı Murat. "Kız olsun istiyorum ne var? Hem fena mı olur? Peşine gelecek haytayı eğitir, adam eder." "Ohoo, sen daha birinciyi doğurmadan ikincinin hayalini kurmuşsun." dedi Zeynep, kaşlarını havalandırarak. "E tek çocuk mu kalsın?" Bu söyleme karşılık bir imada bulundu Zeynep. "Kalmasın tabii de, sen bu bahaneyle beni işimden edeceksin diye korkuyorum." Karısının ne demek istediğini anlamayarak kaşlarını çattı Murat. "O ne demek ya?" "Amirimizden dün yetkilerini kullanıp beni daha basit görevlerde çalıştırması için bir ricada bulunmuşsun." Zeynep'in açıklaması, onun küçük bir aydınlık yaşamasına neden olmuştu. "Sen ne ara öğrendin ya?" Dün karısı devriyedeyken İdil'in yanına gidip, Zeynep'in hamilelik süreci boyunca daha güvenli işlerde çalışması için ondan bir ricada bulunmuştu. "Amirim de olsa arkadaşım benden hiçbir şeyi saklamaz." dedi Zeynep, sağ gözünü kırpıp gülerek. O anda aklına İdil'in varlığı düştü. "Sahi ya, ne yaptı acaba? O günden sonra doğru dürüst konuşamadık." "Yalnız kalmak iyi gelmiştir ona, dinlenmeye de ihtiyacı vardı hem. Hadi biz sofraya geçelim, kahvaltı çoktan hazır." dedi Murat, gerçeği bilmediğinden bu durumu çok da umursamayarak. Kahvaltının hazır olduğunu duyduğunda kaşlarını kaldırarak dudağının kenarını kıvırdı Zeynep. "Sende baya gelişme var he, sofra hazırlamalar falan." "Çok nankörsün." diye mırıldandı Murat, alayla. Saniyeler sonra mutfağa yönelip kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. On beş dakikada kahvaltılarını bitirdiklerinde alelacele mutfağı toparlamış, sonrasında evden çıkmışlardı. ✦ Havaalanının gişesinde yoğunluk vardı. Adnan Menderes'ten Sabiha Gökçen'e uçan tarifeli uçağın yolcuları bavullarıyla birlikte turnikelerden geçiyorlardı. Kimi tatilden, kimi iş seyahatinden, kimi bir ziyaretten dönüyordu. Kimiyse yeni bir hayatın kapılarını aralamak için ilk kez, tek yönlü biletle geliyordu. Son kısımda olanlardan biriydi adam. Kırklı yaşlarında, cüsseli ve orta boyluydu. İki bavul ve büyük bir çantadan başka bir eşyası yoktu. Sabiha Gökçen'in etrafında, hazırda yolcularını bekleyen taksilerden birine doğru yürüdü. Bavullarını fark ederek araçtan inen taksiciyi, "Selamünaleyküm." diyerek selamladı. "Aleykümselam." Taksici verdiği karşılığın ardından adamın bavullarını bagaja yerleştirmeye başladı. Bagajı kapatıp tekrar şoför koltuğuna geçerken adam da onun yanına oturdu. "Nereye gideceğiz?" diye sordu taksici, kontağı çalıştırırken. "Sarıyer'e koçum." Adamın cevabı üzerine başını sallayarak vitesi ayarlayıp gaza bastı taksici. Sarıyer'de bir pansiyon seçmişti kendine önceden. Oraya eşyalarını bırakacaktı. Yol boyu etrafı izliyor ve en son on yıl önce geldiği şehrin o ve bu zamanki hallerini kıyaslıyordu. İsmi Yavuz'du. Adana'nın küçük bir kasabasında büyümüştü. Sarıyer'e vardıklarında, sabahın puslu havası yavaş yavaş yerini öğleye dönen ağır sıcaklığa bırakıyordu. Adam, otelin birkaç sokak arkasında kalmasını özellikle istemişti. Gürültüden, trafiğin içinden, meraklı gözlerin odağından uzak bir yer. Pansiyonun adı "Sahil Pınarı" idi. Eski bir binaydı. Mermerleri dökülmemişti ama eskimişti. Kapısında, güneşten rengi solmuş bir tentenin altında, yaşlıca bir adam oturuyordu. Yavuz taksiden indi. Taksici, bagajı açarken yanına geldi. Bavullarıyla birlikte taksiden uzaklaştı ve pansiyona yöneldi. Resepsiyona rezervasyonu bildirerek odasına geçti. Birkaç saatlik bir dinlenme sonrası duş alıp hazırlandı ve tekrar pansiyondan çıkıp, çağırttığı taksiyle birlikte Maslak'ın yolunu tuttu. Şimdi gitmek istediği yer İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'ydü. Maslak'a vardıklarında, trafik henüz öğle yoğunluğunu tam atlatamamıştı. Taksici aracı kenara çektiğinde Yavuz kapıyı açmadan önce bir an duraksadı. Derin bir nefes aldı. Bu şehre ilk gelişi değildi ama belki de ilk defa, bu kadar hazırlıklıydı. Üzerinde gri tonlarında, sade ama ütüsü bozulmamış bir gömlek vardı. Üzerine siyah ceketini geçirmişti. Elinde ise sadece bir evrak çantası. Ne dikkat çekecek kadar şık, ne de sıradanlığın içinde kaybolacak kadar silikti. Gözleri camdan yansıyan yüzüne takıldı. Aynı gözler. Aynı çizgiler. Ama bir şey, evvelki hayatlardan çok daha başka bakıyordu şimdi. Taksiciye parasını uzattı, bahşişi ihmal etmeden. "Kolay gelsin," dedi. "Size de abi," diyerek başını eğdi şoför. Taksi uzaklaştığında adam kaldırımda bir süre hareketsiz durdu. Emniyet binasına giden yoldaki asfalt, eski tanıdıklar gibi sert ama tanıdık kokuyordu. Ayakları onu geçmişe götürüyordu ama Yavuz ileri doğru yürümeye kararlıydı. Binanın girişine geldiğinde, karşılayan polis memuru gençti. Üzerinde yeni dikilmiş gibi duran üniforması, yaka kartı birazcık yana kaymıştı. Yavuz kimliğini göstermedi. Gerek duymadı. "Yavuz Sağlam. Nevzat Müdür'le görüşecektim." Memur önce kaşlarını çattı, sonra dudağını ısırarak telsize uzandı. Adamın yüzünde bir ifade değişmedi. Ama gözleri konuşuyordu. Memur, telsizin tuşuna bastıktan sonra kısa bir konuşma yaptı. Yavuz'a tekrar baktığında yüzünde bir ciddiyet vardı. "Yedinci kata çıkın, arkadaşlar yardımcı olurlar." "Sağ ol aslanım." diyerek merdivenlerin yolunu tuttu Yavuz. Merdivenleri yedi kat çıktıktan sonra koridorda yürümeye başlamıştı. Akabinde birkaç  "Aaa!" Yavuz durdu, başını sesin geldiği yöne çevirdi. Genç bir adam, elinde dosyalarla koştura koştura geliyordu. "Yavuz Abi?" Yavuz'un yüzü bir anda aydınlandı. Hafifçe gülümsedi, gözlerinde tanıdık bir sıcaklık belirdi. "Vay, Murat! Aslanım benim." Kollarını açtı, Murat ise hızla yaklaşıp sıkıca sarıldı ona. "N'aber?" dedi, sırtını iki kez tokatlayarak. Murat geri çekilirken hâlâ gülümsüyordu. Heyecandan nefesi kesilmiş gibiydi. "Abi asıl senden naber? Hiç beklemiyordum seni burada. Bir anda karşımda görünce... Valla yeminle içim titredi." Yavuz gülümsedi, bir an başını yana eğerek onu süzdü. Sonra hafifçe başını sallayarak devam etti: "Vallahi Nevzat Müdür çağırmasa İstanbul'a bile ayak basmazdım." Ceketini düzeltirken hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Eee, nasıl gidiyor? Alıştın mı evlilik hayatına?" Murat'ın yüzü hemen yumuşadı. Gözleri parladı. "İyi gidiyor çok şükür. Mutluyuz." dedi, sonra yanına yaklaşmakta olan genç kadını gösterdi. "Eşim Zeynep." Zeynep, utangaç bir gülümsemeyle yaklaştı. Yavuz hemen toparlandı, saygılı bir şekilde başını eğdi. "Merhaba." "Merhaba." Zeynep'in sesi inceydi, hafif tedirgin ama içtendi. Yavuz, başını hafifçe yana yatırarak Zeynep'i süzdü. Ardından bir adım geri çekilip Murat'a dönerek gülümsedi. "Ya sen kadir gecesinde mi doğdun Zeynep?" dedi alaycı ama sevgi dolu bir tonla. "On numara çocuk bu." Zeynep mahcupça güldü. "Bana çok bahsederdi sizden. Tanışmak fırsat olmadı." Yavuz, başıyla onayladı. Gözleri hafifçe kısıldı, sözleri biraz buruklaştı: "Düğününüze gelebilseydim çoktan olurdu da..." dedi. Gözlerini yere indirdi. "Ya bu yüzden çok mahcubum sana Murat." Murat hemen araya girdi, elini Yavuz'un omzuna koyarak içten bir şekilde: "Senin varlığın yeter Yavuz Abi." dedi. "Zaten biz hâlâ seninle çalışıyor gibiyiz." Bu cümle adamı duygulandırmıştı. Gözleri hafifçe buğulandı ama belli etmedi. Elini cebine sokup başını yere eğdi, sonra tekrar kaldırdı: "Bunlar yetiyor zaten Murat," dedi. "İnsan öyle kolay silinmiyor bazı yerlerden." Zeynep, eşine hafifçe dokundu, gözleriyle "sizi baş başa bırakayım" der gibi bir ifade verdi. Murat anlayışla başını salladı. Yavuz, saate bir bakış attı. "Ben müdürle görüşmeye geçeyim artık," dedi. Murat hemen toparlandı. "Nevzat Müdür'ün odası koridorun sonunda, sağdaki kapı." Yavuz Bey yürürken arkasından döndü, Murat ve Zeynep'e bakarak tebessüm etti. "Allah mesut etsin sizi." dedi sessizce. Sonra ciddi bir ifadeyle arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Nevzat Koçarslan isminin yazılı olduğu kapıya ulaştığında bir an bekledi. Derin bir nefes aldı. Ardından içeri iki kez vurdu. İçeriden kalın, tok bir ses, "Girin." dediğinde kapıyı açarak içeri girdi. Yavuz sessizce kapıyı kapattı. Masaya birkaç adım kala durdu. Karşısındaki adam, altmışlarının başında, saçlarının çoğu kırlaşmış ama gözleri hâlâ parlak ve tetikteydi. Gözlüğünü burnunun ucuna indirip Yavuz'a ilk bakışını attığında, yüz ifadesi dondu. "Ah Adanalı ah..." dedi Nevzat Müdür, gözlüğünü burnunun ucundan yukarı iterek. Yavuz'a dikkatle bakarken yüzünde yılların içinden süzülen bir özlemle karışık yorgunluk belirdi. "Seni buraya getirtmek için illa İzmir Emniyeti'yle mi muhatap olmak gerekiyor he?" diye çıkıştı, ama sesindeki ton daha çok şefkat taşıyordu. Yavuz hafifçe başını eğdi, dudak kenarında beliren alaycı bir tebessümle cevap verdi. "Müdürüm, hatırınız olmasa gelmezdim vallahi." Ceketinin düğmesini açarken odanın ortasında bir an bekledi. Belli ki bu masa, bu sandalye, bu duvarlar, ona geçmişin tamamını birden hatırlatıyordu. "E iyi ki hatırım var o zaman." dedi Nevzat, elindeki kalemi masaya bırakırken. "Hadi geç, otur şöyle." Yavuz sandalyeye yöneldi. Oturmadan önce, ceketinin altından elini sırtına götürüp belini hafifçe ovaladı. "Vallahi yedi kat merdiven çıkınca insan yaşlandığını fark ediyor müdürüm." dedi, iç çekercesine. Nevzat Müdür gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Gülümsemesi gözlerine varmayan bir ifadeydi. "E biz ne yapalım evlat? Ellilerin ortasındayız." Sandalyesine yaslanırken omzunu hafifçe kıpırdattı, belli ki yılların yükü onun sırtına da çökmüştü. Masasının üzerinden Yavuz'a doğru hafifçe eğildi. Bir elini kalemliğe yaslamış, diğer eliyle masasındaki çay bardağını usulca çevirmeye başlamıştı. Gözleri Yavuz'un yüzünde sabitlendi. "Nasıldı İzmir hayatı?" diye sordu. "Sen sakinliğe alışmışsındır orada." Yavuz kısa bir süre gözlerini yere indirdi. Sanki önce o sessizliğin içini dinledi, sonra başını kaldırarak yavaşça konuştu. Sözleri bitince odada hafif bir duraksama oldu. Yavuz'un sesi ne kadar sakinse, gözlerinin içindeki dalga o kadar fırtınalıydı. Nevzat dudaklarını büzdü. Kafasını hafifçe sağa yatırarak alaycı bir bakışla: "Hiç değişmeyeceksin sen değil mi? İlla bir aksiyon, hengame gerekiyor sana." Yavuz omuz silkti, sonra hafifçe güldü. "E biz Ceyhan'da o meşhur elli altı model motorun sesiyle açardık gözümüzü müdürüm." Gözlerini tavana kaldırdı, çocukluğuna dair silik bir hatıra gibi. "Kulak alışınca, kan da çekiyor gürültüyü." Nevzat kaşlarını kaldırıp bir iç geçirdi."Ey Allah'ım..." dedi usulca. Ardından eliyle masaya hafifçe vurdu. "Neyse, sen onu bunu bırak da asıl konuya gel." Adam ciddi bir ifadeyle başını salladı. Artık sohbetin tonunun değiştiği belliydi."Maraz Ali'den bahsediyorsunuz." Gözleri sertleşti. Sırtını sandalyeye yasladı ama kollarını göğsünde birleştirdi. "Valla müdürüm, Murat beni şu mücevher mağaza soygunundan günler sonra arayıp da, 'Abi, ben Ali Asaf'la karşılaştım.' dediğinde hissetmiştim onun bıraktığım gibi kalmadığını." Nevzat gözlerini kıstı. Derin bir iç çekti, elini çenesine götürdü. "Hayatta hiç kimse bıraktığımız gibi kalmaz evlat." dedi. Sonra gözlerini Yavuz'a dikti, kelimeleri tane tane söyledi. "Ama Ali Asaf farklıydı." Yavuz, oturduğu yerde dikleşti. Sesi daha tok çıktı. "Öyle müdürüm." Bakışları bir an masanın üzerindeki dosyalara kaydı, sonra tekrar Nevzat'a döndü. "O hiçbir zaman başkaları gibi olmadı. Ne yaptığını bilen, nereye gittiğini seçen adamlardandı. Ama şimdi... Denizde yönünü kaybetmiş bir gemi gibi." Nevzat başını ağır ağır salladı. "Yönünü kaybetmek başka... Karanlığı seçmek başka evlat." Gözlerinde buruk bir ifade vardı. "Ali, zamanında neye başkaldırdıysa şimdi ona benzemeye başlamış. Bu işin en zor kısmı da bu zaten." Adam cevap vermedi. Sandalyede yavaşça öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine dayadı, ellerini birleştirerek bir an sustu. Odada kısa bir sessizlik oldu. Sadece duvardaki saate çarpan tıkırtı duyuluyordu. Nevzat Müdür doğrularak sessizliği bir bıçak gibi böldü. "Evlat, biliyorsun ki ben seni buraya yalnızca Maraz Ali için çağırmadım." Yavuz Başkomiser, Nevzat Müdür'ün o son cümlesine karşılık  "Biliyorum müdürüm, Çamkaralar." Nevzat, masasındaki çay bardağını hafifçe kaldırdı. Dudaklarına götürmedi, sadece camın içindeki berraklığa baktı. Ardından bardağı yerine bıraktı ve gözlerini Yavuz'un gözlerine dikti. "Evet." dedi, sesi bu kez daha düşük ama daha ağırdı. "Bu aileyi zaten tanırsın. Öyle basit cemiyet zenginlerine benzemezler. Siyasi bağları var, ancak haklarında bir o kadar şikayetler de mevcut." Yavuz Başkomiser kaşlarını çatıp dikkat kesildi. "Doğrudur müdürüm. Ama arkalarındaki güç sağlam. O güç öyle bir koruyor ki onları, kanunlar bile ceza almalarına yetmiyor." dedi. "Ama senin yeteceğini düşünüyorum." Adamın kararlı ve güven dolu ifadesi Adanalı'nın gururunu okşamıştı. "Önce o gücü zayıflatacaksın, sonra o aileyi." "Benden istediğiniz çok büyük bir görev müdürüm. Bunu tek başıma mı üstleneceğim?" "Elbette hayır. Benim emrimde yöneteceksin bu dosyayı." Nevzat Müdür, masasının sol çekmecesini açtı. İçinden kırmızı şeritli bir dosya çıkardı. Masaya koydu ve Yavuz Başkomiser'e uzattı. "Ancak, bir ricam olacak senden. Bu dosyadan hiçbir şekilde İdil'in haberi olmayacak." "İdil Hanımın mı? Neden ki?" "Çünkü ne İdil'in ne de kızkardeşi Aylin Komiser'in o soyadını taşıyan kimseyle muhatap olmasını istemiyorum da o yüzden." Adanalı, Nevzat Müdür'ün ne demek istediğini anlayamasa da söylediğini kabul etmişti. Nevzat Müdür bu sefer bir başka dosyayı adama uzattı. "Bunlar görevlendirme kağıtların evlat." dedi ve yüzüne memnun bir tebessümü konuk etti. "Bugün itibariyle Asayiş Şube'ye başkomiser olarak atandın, hayırlı olsun."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.