Kasabanın çevresinde sis, sabahları biraz daha erken iniyor, çiftliğin çamurlu yollarını sarı yapraklarla birlikte örtüyordu. Günler kısalmaya başlamıştı. Leonhard, Elena’nın sessizleştiğini fark etmişti. Artık her gün mektup gelmiyor, gelse bile satırlar daha kısa, daha dikkatli yazılıyordu. Onun gülüşündeki neşeyi ilk kez silik görmeye başladığında anlamıştı: Elena bir şey saklıyordu. Ve bu sadece tatlı bir inat ya da romantik bir oyun değildi. Bu, derinlerden gelen bir şeydi. Çocukluk gibi. Kayıp gibi. Leonhard, çiftlik yolunu o gün diğer günlerden daha kararlı adımlarla yürüdü. Kapıdan içeriye girdiğinde Elena oradaydı, elinde yular, ahırın köşesinde diz çökmüş, yaşlı atı olan “Brindle”ın arka bacağını kontrol ediyordu. Başını çevirmedi. Ama onun geldiğini hissetti. “Brindle topallıyor,” dedi Elena, gözlerini yere dikerek. Leonhard, birkaç adım daha yaklaştı. “Sen de öylesin,” dedi sessizce. “Ama kalbinden.” Elena başını kaldırmadı. Gözlerinin kenarında yılların taşıdığı suskunluk vardı. Sonunda ayağa kalktı ve onunla göz göze geldi. Bir süre hiç konuşmadılar. Rüzgâr, çürümüş yaprakları aralarında savuruyordu. “Ben her şeyi olduğu gibi gösterecek biri değilim Leonhard,” dedi. “Maskem o geceye ait değildi. Ben hep maskeyle yaşadım.” Leonhard sadece başını eğdi. Onun konuşmasını kesmek istemiyordu. Elena derin bir nefes aldı. Gözleri uzaklara, tepelerin ardına kaydı. “Ben Whitcombe soyadını taşıyorum, ama bu bana miras kalmadı. Ben bu çiftliğe ait değilim. Sadece burada büyütüldüm. Gerçek annem bir hizmetçiydi. Bu topraklarda çalışan, kimliği bile doğru dürüst olmayan bir kadındı. Ashcroft ailesinin büyük sırrıydım bir zamanlar. Babam…” durdu, boğazı düğümlendi. “Biyolojik babam, bu kasabanın en büyük mal varlığını yöneten adamdı. Ama annemi kimse tanımak istemedi. O öldüğünde, beni bu çiftliğe gizlice aldılar. Bana yeni bir isim verdiler. Elena… Whitcombe.” Leonhard’ın gözleri büyüdü. Sessizlik birkaç saniye ağırlaştı. “Bu yüzden yıllarca maskelerle yaşadım. O baloya yalnızca maskeyle değil, kendi kimliğimin yalanıyla katıldım. Kasaba halkı bunu öğrense, beni kovarlar. Onlar için ben hâlâ bir çiftlik kızıyım. Ama bu çiftlik bile benim değil. Sadece bana ödünç verilmiş bir hayattı.” Elena’nın gözlerinden yaş süzülüyordu ama sesi titremiyordu. “Seninle mektuplarda tanışmak bu yüzden güzeldi. Çünkü kim olduğumu sormadın. Çünkü ben de kim olduğumu unutmuştum.” Leonhard birkaç adım yaklaştı. Kalbinin içinde bir şiir kıvılcımlanıyor, ama kelimeler boğazına oturuyordu. “Elena…” dedi fısıltıyla. “Senin yazdığın her cümle, benim içimde yıllardır eksik olan bir dizeyi tamamladı. Gerçek ismin, geçmişin, doğduğun ev… Bunlar sadece harflerden ibaret. Ama senin o notlara bıraktığın cesaret… senin hikâyen, benim ilhamım oldu.” Elena’nın gözleri yeniden Leonhard’ınkilerle buluştu. “O notları… hâlâ saklıyor musun?” diye sordu. Leonhard gülümsedi. Ceketinin iç cebinden küçük bir tomar çıkardı. Kağıtlar katlanmaktan incelmişti. “Her biri bir şiire dönüştü,” dedi. “Ama asıl şiir sensin.” O an Elena gözlerini kapattı. İçinden geçen fırtına dinmişti sanki. İlk kez, birine her şeyi anlatmış olmanın hafifliğiyle derin bir nefes aldı. Leonhard, yavaşça elini uzattı. Elena tereddüt etmeden tuttu. İlk defa kelimeler değil, dokunuşları konuşuyordu. Ve belki de aşk, ancak biri tüm yaralarını gösterebildiğinde başlıyordu gerçekten.
Bölüm 3
Sis Gibi Saklananlar
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.