İçeriğe geç

Yarım Kalan Hayat

Bölüm 9 · 7 dk okuma

Yarım Kalan Hayat

Bölüm 9

Görünmez İpler

Sabah, Ferit’in evinde uyandığımda, pencereden süzülen ışık odaya yumuşak bir aydınlık veriyordu. Bir süre yatakta kalıp, tavana bakarak, bu yeni evin sessizliğini dinledim — Mina’ların evindeki o hareketli, sıcak kalabalıktan farklı, daha sakin, daha düzenli bir sessizlikti bu.

Aşağı indiğimde, mutfakta kimseyi bulamadım önce, sonra masaya bırakılmış bir not gördüm — Ferit’in el yazısıyla, “İşe erken çıktım, kahvaltılıklar buzdolabında, kendine iyi bak” yazıyordu. Buzdolabını açtım, birkaç şey çıkarıp masaya koydum, kendime bir çay demlemek için ocağı yaktım.

Tam otururken, Batu mutfağa girdi, üzerinde hâlâ pijamaları, saçları dağınık, esneyerek. “Günaydın,” dedi, gözlerini ovuşturarak, buzdolabına yönelerek.

“Günaydın,” dedim, gülümseyerek. “Baban erken çıkmış galiba.”

“Öyle mi?” dedi Batu, notu görmemiş gibi, sonra masaya oturdu, karşıma, elinde bir bardak süt. “Evet, genelde erken gider işe. Ben de yeni kalkıyorum, tembelim biraz.”

Bir süre sessizce kahvaltı ettik, Batu telefonuna bakıp bir şeylere gülümsüyor, ben de çayımı yudumlayarak günlüğümü düşünüyordum zihnimde. Sonra Batu, telefonundan başını kaldırıp bana baktı, meraklı bir ifadeyle.

“Peki, ne yapıyorsun bugün?” diye sordu. “Yani, İzmir’de neler yapıyorsun, gezmek mi istiyorsun, yoksa…”

“Aslında bazı arkadaşlarımla görüşeceğim,” dedim, temkinli bir şekilde, detay vermeden. “Abimin burada tanıdığı insanlar var, onlarla vakit geçiriyorum.”

“Ha, öyle mi,” dedi Batu, ilgiyle. “Kimlermiş peki, belki tanıyorumdur, küçük şehir sonuçta burası bir bakıma, herkes birbirini tanır gibi.”

İçimde bir tetikte olma hâli belirdi bu cümleyle, ama sesimi sakin tutmaya çalıştım. “Melih ve Ayça diye bir çift var, bir barda çalışıyorlar,” dedim, en masum isimlerle başlayarak.

Batu’nun yüzü aydınlandı tanıma ifadesiyle. “Ay evet, Liman Meyhanesi’nde çalışıyorlar değil mi? Ben de giderim bazen oraya, arkadaşlarımla.” Bir yudum süt içti, sonra devam etti, hiçbir şeyden habersiz bir rahatlıkla. “Orada bir sürü tanıdığım var aslında, hep aynı çevre gibi burası.”

“Öyle mi?” dedim, sesimi olabildiğince sıradan tutmaya çalışarak, ama içimde bir merak kıpırdanmıştı. “Kimleri tanıyorsun mesela?”

Batu omuz silkti, düşünürcesine. “Bilmem, birkaç kişi. Demir diye biri var mesela, onunla basketbol oynarız bazen, aynı sahaya gideriz haftada bir iki kez.”

Kalbim bir anda durur gibi oldu, elimdeki çay bardağını sıkıca tuttum, yüzümdeki ifadeyi kontrol etmeye çalışarak. “Demir mi?” dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutarak, sanki bu isim benim için hiçbir anlam taşımıyormuş gibi.

“Evet, tanıyor musun onu?” diye sordu Batu, hiçbir şeyden şüphelenmeden, masumca.

“Adını duymuştum,” dedim, dikkatli bir şekilde, “Melih’ten galiba, bir keresinde bahsetmişti.”

“Ha, olabilir,” dedi Batu, umursamaz bir tonla, tekrar telefonuna dönerek. “İyi çocuktur aslında, biraz asabi olduğu zamanlar oluyor ama genelde eğlenceli biri.”

İçimde bir fırtına kopuyordu ama dışarıdan sakin görünmeye çalıştım, çayımdan bir yudum daha aldım, ellerimin hafifçe titrediğini fark ederek. Batu, Demir’in arkadaşıydı — bu bilgi, tüm dengeleri bir anda değiştiriyordu zihnimde. Bu evde, bu masada, Demir’e “iyi çocuk” diyen biriyle oturuyordum, ve o hiçbir şeyden habersizdi, benim ne kadar farklı bir gerçeği taşıdığımdan.

“Sen iyi misin?” diye sordu Batu, birden bana bakarak, yüzümdeki bir şeyi fark etmiş gibi. “Biraz solgun görünüyorsun.”

“İyiyim,” dedim, çabucak toparlanarak, gülümsemeye çalışarak. “Biraz yorgunum sadece, dün çok yürüdüm.”

Batu başını salladı, inanmış gibi göründü, tekrar telefonuna döndü. Ben de içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışarak, kahvaltımı bitirmeye çalıştım, ama tadı bile almıyordum artık ne yediğimin.

Odama çıktığımda, kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz telefonuma sarıldım, parmaklarım Eylül’ün numarasına gitti neredeyse kendiliğinden.

Ben: Kanka müsait misin, çok tuhaf bir şey oldu şimdi

Eylül: Tabii ki müsaitim, anlat hemen ne oldu

Ben: Ferit abinin oğlu Batu var ya, kaldığım evin oğlu. Demir’i tanıyormuş, basketbol oynuyorlarmış birlikte

Eylül: NE?! Ela bu delilik, sen şu an onun evinde kalıyorsun ve o Demir’in arkadaşı mı

Ben: Aynen öyle, az önce öğrendim, kahvaltıda konuşurken çıktı ağzından

Eylül: Bu çok tehlikeli olabilir Ela, dikkatli ol lütfen. Batu bir şey biliyor mu senin neden orada olduğunu

Ben: Hayır bilmiyor, şükür ki hiçbir şey söylemedim, sadece “adını duydum” dedim, o kadar

Eylül: İyi yapmışsın, temkinli ol tamam mı, kimseye güvenme şu an, hatta Batu’ya bile

Bir süre yazışmaya devam ettik, ben zihnimdeki karmaşayı ona döktükçe biraz rahatlıyordum. Sonra Eylül, konuyu biraz değiştirdi, sesi mesajlarında bile hafif bir heyecan taşıyordu.

Eylül: Bu arada sana bir şey söyleyeyim, benim Arda diye bir sevgilim var, biliyorsun değil mi

Ben: Tabii biliyorum canım, nasıl gidiyor peki

Eylül: Çok iyi gidiyor aslında. Ama şunu diyecektim, o İzmirli, oradan biliyorsun. Belki bir şeyler öğrenebilir senin için, sorabilirim ona, bakalım bir bağlantısı var mı bu olayla

Ben: Cidden mi? Olabilir mi bu, çok iyi olur aslında

Eylül: Deneyeyim bari, zarar vermez. Sen ne yapıyorsun şu an peki

Ben: Aynen iyiyim, biraz şoktayım daha Batu meselesinden ama idare ediyorum

Eylül: Tamam kanka, dikkatli ol. Ben Arda’ya sorayım bakalım bir şey çıkacak mı, sana yazarım

Telefonu bir kenara bıraktım, biraz da olsa rahatlamıştım Eylül’le konuştuktan sonra — uzakta olsa da, onun varlığı bana bir güven veriyordu her zaman.

Öğleye doğru, telefonum tekrar titredi, bu sefer Mina’dan bir mesaj.

Mina: Selam canım, nasılsın yeni evde?

Ben: İyiyim, alışmaya çalışıyorum. Sen nasılsın

Mina: İyiyim. İstersen bize gel, birer kahve içeriz, seni özledim bile

Ben: Olur, gelirim öğleden sonra.

Hazırlanıp evden çıkmadan önce, salonda oturan Ferit’in telefonda konuştuğunu duydum, sesi alçak ama net çıkıyordu koridora kadar. “Evet, gayet iyi uyum sağladı,” diyordu, muhtemelen annemle konuşuyordu. “Batu ile de iyi anlaştılar galiba, bu sabah kahvaltıda görmüştüm ikisini birlikte.” Bir sessizlik oldu, sonra tekrar konuştu. “Merak etme sen, burada güvende, göz kulak oluyoruz.”

Bu sözler içimde tuhaf bir karışım yarattı — bir yandan annemin beni bu kadar düşünmesi dokunaklıydı, diğer yandan “güvende” kelimesi, Batu’nun Demir’le olan bağlantısını öğrendikten sonra bana ironik geliyordu. Sessizce evden çıktım, Ferit’in konuşmasını bölmemek için, Mina’ların evine doğru yürümeye başladım.

Mina’nın evine vardığımda, o beni her zamanki sıcaklığıyla karşıladı, mutfağa geçtik, o kahve hazırlarken ben masaya oturdum. Gökçe evde değildi, muhtemelen okuldaydı, Aras da bir yerlerde olmalıydı çünkü sesi duyulmuyordu.

“Nasıl geçti ilk gecen orada?” diye sordu Mina, fincanları hazırlarken.

“İyiydi aslında,” dedim, sonra duraksadım, “ama bu sabah tuhaf bir şey öğrendim.” Ona Batu’nun Demir’i tanıdığını, birlikte basketbol oynadıklarını anlattım, sesim hâlâ biraz gergindi bunu anlatırken.

Mina’nın elindeki fincan bir an sallandı, gözleri büyüdü. “Ciddi misin?” dedi, şaşkınlıkla. “Bu… bu çok riskli Ela. Dikkatli olman lazım, hiçbir şey sezdirmemelisin ona.”

“Biliyorum, zaten hiçbir şey söylemedim,” dedim, “ama içimde bir gerginlik var şimdi, o evde kalırken.”

Mina masaya oturdu, kahveleri önümüze koyarak, düşünceli bir ifadeyle. “Belki de,” dedi yavaşça, “artık daha organize hareket etmemiz gerekiyor. Yani, tek başımıza dağınık bilgiler toplamak yerine.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum, merakla.

“Acaba,” dedi Mina, gözlerinde bir fikir parlıyordu, “Ayça ve Melih ile tanışabilir miyim ben de? Yani, eğer onlar da bir şeylerden şüpheleniyorsa, hep birlikte hareket edebiliriz belki. Herkesin bildiği parçaları bir araya getirirsek, daha net bir resim çıkabilir ortaya.”

Bu fikir bana da mantıklı geldi, hatta neden daha önce düşünmediğime şaşırdım. “Tamam,” dedim, “o zaman yazayım bakalım, müsaitler mi diye.”

Telefonumu çıkarıp Ayça’ya yazdım hemen.

Ben: Ayça merhaba, nasılsın

Ayça: İyiyim canım, sen nasılsın?

Ben: Alışıyorum yavaş yavaş. Bir şey soracaktım, Mina diye bir arkadaşım var, Mert’in de tanıdığı biriydi aslında, onunla tanışmak ister misiniz? Bazı şeyleri konuşmak istiyoruz beraber

Ayça: Tabii ki, çok isteriz! Ne zaman istersen, biz genelde akşamları barda oluyoruz

Ben: Harika, o zaman yarın akşam olabilir mi, size uyarsa bara gelelim.

Ayça: Olur, bara gelin isterseniz, ya da başka bir yer de olur, sen karar ver

Ben: Bara gelelim o zaman, aynı yer olsun. Yarın akşam görüşürüz.

Ayça: Görüşürüz canım, sabırsızlanıyorum

Mina, mesajlaşmamı bitirmemi bekledi, sonra gülümsedi. “Güzel,” dedi, “en azından artık dağınık değil, birlikte hareket ediyor oluruz.”

Bir süre daha kahvemizi içtik, konuşarak, planlar yaparak — yarınki buluşmada neleri konuşacağımızı, kimin ne bildiğini nasıl bir araya getireceğimizi tartıştık. İçimde, artık yalnız olmadığım hissi giderek güçleniyordu, bu karmaşık ve tehlikeli yolda, en azından yanımda insanlar vardı.

Akşam, Ferit’in evine döndüğümde, odama çekilip biraz dinlendim, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışarak. Telefonum titredi tekrar, Eylül’den bir mesaj.

Eylül: Ela, Arda’yla konuştum ağızını yokladım.

Ben: Ee, ne dedi, bir şey biliyor mu

Eylül: Tam olarak değil ama ilginç bir şey söyledi. Meğerse Tayfun diye biri var ya, kuzeniymiş onun

Ben: Ne?! Hangi Tayfun, benim bahsettiğim mi

Eylül: Sen anlatmıştın ya, barda sana çarpan sarhoş adam, Demir’in arkadaşı olan. Arda’nın kuzeniymiş o

İçimde bir şey büzüldü bu haberle, telefonumu elimde sıkıca tutarak yatağın kenarına oturdum. Bu şehir, bu olaylar, sandığımdan çok daha küçük ve iç içe geçmiş bir ağa benziyordu — herkes bir şekilde birbirine bağlıydı, ve bu bağlantılar, benim güvenmeye çalıştığım her yeni kişiyle birlikte, aslında ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde durduğumu hatırlatıyordu bana.

Ben: Bu çok tuhaf Eylül. Yani senin sevgilinin kuzeni, Demir’in arkadaşı çıkıyor

Eylül: Biliyorum, ben de şaşırdım. Küçük dünya derler ya, tam da öyle bir şey bu

Ben: Dikkatli olmalıyım galiba her konuda, her kişide. Kim kiminle bağlantılı hiç belli olmuyor burada

Telefonu bir kenara koyup, tavana baktım uzun bir süre, zihnimde bu yeni bilginin ağırlığını tartarak. Bu şehirde attığım her adım, tanıştığım her yeni yüz, aslında görünmez iplerle birbirine bağlıydı — ve ben, bu ipleri çözmeye çalışırken, kendimi de giderek daha derin bir ağın içine çekiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.