Efsun’un cenazesi, rüzgarın ağır yüküyle toprağa gömüldü.
Bir mezarın içindeki sessizlik, tüm şehirden daha derindi. Kaan, Efsun’u son kez görebildiği anın ağrısını içinde taşıyarak, toprağın üzerine bir avuç toprak attı. Ama o toprak, sadece bedeni değil, ruhunu da içine alıyordu.
Bütün hastane, bütün insanlar, bütün dünya geçip gitmişti. Efsun’un gidişi, ona her şeyin geçici olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Gerçekten de, bir insanın sevdiği her şeyin nasıl kaybolabileceğini görmek, içindeki umutları eriyen bir mum gibi söndürüyordu.
O gece, Kaan eve geldiğinde her şey sıradan görünüyordu. Ama o sıradanlık, içindeki boşlukla birleşince daha da acı vericiydi.
Efsun’un eşyaları, odadaki her şey sanki hala oradaymış gibi duruyordu.
Sanki o hiç gitmemişti, ama aynı zamanda her şeyin biteceğini bildiği bir gerçek vardı.
Bir gerçek vardı ki, o gerçeği hiç kabullenemiyordu.
Kaan, gece boyunca bir kez olsun gözlerini kapatmadı.
Her saniye, Efsun’un yokluğunda, onun kalbinin sessizce çarpan ritmini duymaya çalıştı.
Ama her geçen dakikada, bir şeyler daha kırılıyor, bir şeyler daha yok oluyordu.
Bir varmış, bir yokmuş gibi.
Bir hafta sonra, Kaan bir sabah kahvaltısını bile yapmadan, saatlerce boş boş odasında dolaşmaya devam etti.
Bütün gün boyunca Efsun’un gözlerini hatırlamaya çalıştı. Ama hiçbir şey netleşmiyordu.
Sadece, karanlık ve soğuk bir boşluk vardı.
Gece yarısı, gözleri karanlıkta kaybolurken, Kaan, yere düşen bir bıçak gördü.
Bıçak, Efsun’un kaybının sembolü gibi, aniden hayatına girmişti.
Bir saniye, belki bir ömür kadar uzun bir düşünce… Kaan, ellerini bıçağa uzattı.
İntihar… Bu, acıyı sonlandırmanın tek yolu gibi görünüyordu.
Kalbinin durmasına, hayatının kaybolmasına az kalmıştı.
Ama bir şeyler, içindeki bir ışık, onu buna engel olmaya çalışıyordu.
Ama o ışık ne kadar parlarsa, o kadar zayıflıyordu.
Ne kadar direnirse, o kadar yerle bir oluyordu.
Kaan, bıçağı tutarken, geçmişindeki anılar gözlerinin önünden geçmeye başladı. Efsun’la yaşadığı anlar, birlikte kahkahalarla gülümsedikleri günler, ellerini tuttuğu o ilk an… her şey bir film gibi gözlerinin önünden akıp geçti.
Ama sonu geldiğinde… sonu beklediğinden daha karanlıktı.
Ve o karanlıkta, bıçağı vücuduna doğru itti.
O anda bir şey oldu.
Kaan’ın ellerindeki güç, bir anda kayboldu.
Gözleri bulanıklaşmaya, elleri zayıflamaya başladı.
Kalbi… kalbi atmayı bıraktı.
Sonra bir ses duydu:
“Kaan.”
Efsun, rüyasında bir yerde, hayal gibi, bir gölge gibi, ama bir şekilde ona ulaşıyordu.
"Gitme."
Kaan, bir saniye boyunca, Efsun’un sesini duydu.
Ve o an… gözleri açıldı.
Bir kez daha, hayatına tutundu.
Kaan, bıçak elinden düşerken, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
O an, Efsun’un hatırası, ona bir kez daha hayatta kalma gücü vermişti.
Bir insan, sevdiği birini kaybettiğinde, gerçekten her şeyin sonu gelir mi?
Belki evet, belki hayır… ama Kaan için, Efsun’un hayaline tutunmak, yaşamanın tek yoluydu.