Efsun o sabah garip bir yorgunlukla uyandı.
Yatağından kalkarken başı döndü, gözleri karardı. Mutfağa yürümeye çalıştı ama adımları sanki bir gölgeyi takip eder gibiydi—boşlukta.
Bir sandalyeye zor oturdu. Elleri titriyordu. Kalbinde çarpıntı vardı ama başka bir şey… başka bir his, bedeninin derinliklerinde yankılanıyordu.
Telefonuna uzandı. Ekranı bile net göremiyordu. Parmakları titreyerek “Kaan” ismini buldu ve aradı.
Kaan, sesi duyduğunda irkildi:
"Efsun? N’oldu, iyi misin?"
"Ben... iyi değilim. Başım dönüyor. Midem bulanıyor. Kaan... lütfen... gel."
Dakikalar sonra, Kaan kapıyı çaldığında cevap alamadı. Anahtarıyla içeri girdiğinde Efsun'u mutfağın zemininde kıvrılmış buldu. Nefesi düzensizdi, cildi solgun, alnı ter içindeydi.
"Efsun! Gözlerini aç! Hadi, buradayım!"
Omzunu hafifçe sarstı ama Efsun baygındı.
Tereddüt etmeden onu kucağına aldı, merdivenleri inerken sanki zaman duruyordu. Kalbi göğsünde değil, Efsun’un ellerinde atıyor gibiydi.
Hastanede hemen acil müdahale başladı.
Efsun’un durumu stabil hale geldiğinde, Kaan hâlâ başucundaydı.
Yüzü ellerinin arasındaydı. Beklemek... belirsizlik...
Kendini hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti.
O sırada kapı açıldı. İçeri giren doktor Efsun’un dosyasına bakarak yaklaştı.
Kaan hemen ayağa kalktı.
“Nasıl? İyi mi?”
Doktor başını hafifçe salladı, sonra gözlüklerini çıkardı.
"Stres, yorgunluk ve hormonal dalgalanmalar nedeniyle bayılmış. Ama… esas mesele şu:
Efsun hamile."
Zaman dondu.
Kaan’ın ağzı açık kaldı, kelimeler çıkmadı.
Bir yanıyla şaşkındı, bir yanıyla... kalbinin içinde bir şey sanki yer değiştirdi.
"Emin misiniz?" diye fısıldadı sonunda.
Doktor gülümsedi. "Kesin. 6 haftalık."
Efsun gözlerini yavaşça açtığında, ilk gördüğü Kaan’ın gözleriydi.
Bir şey söylemedi.
Ama Kaan eğildi, ellerini tuttu.
"İkimiz de artık bir kişiden fazlasıyız..." dedi.
"Senin kalbinin içinde, bizim hikâyemiz büyüyor."
Efsun’un gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Bu yaş, korkunun değil;
bir mucizenin gözle okunabilen ilk cümlesiydi.