Güneş ışınları, yaprakların arasından sızıp ıslak kanatlarıma değdiğinde canımın yandığını hissettim. Biz geceye aittik; ışık bizim için sadece yakan, kör eden bir düşmandı. Ancak şu an asıl canımı yakan şey güneş değil, arkamda fısıldaşan kabilemin çaresizliğiydi.
Yaşlı çınar ağacının dalları, yüzlerce yarasanın ağırlığıyla aşağı doğru esniyordu. Herkes birbirine sokulmuş, az önce yerle bir olan yuvalarının yasını tutuyordu. Alaz, dalın uç kısmına doğru yürüyüp yanıma tünedi. Gözlerindeki yorgunluk ve üstüne bulaşan taş tozu, durumumuzun vahametini özetliyordu.
"Berat," dedi kısık bir sesle, kabilenin duymasını istemiyordu. "Durum kötü. Anneler bitkin, yavruların çoğu gece uçuşunda hırpalandı. Gündüz vakti burada, açıkta duramayız. Ormanın bu kısmı çok tekinsiz. Ses dalgaları bana yabancı yırtıcıların kokusunu getiriyor."
Haklıydı. Ekolokasyonumu vadinin derinliklerine doğru gönderdiğimde, kulağıma dönen yankılar buranın sandığımızdan daha kalabalık olduğunu söylüyordu. Yabancı kuşların kanat çırpışları, ağaç kovuklarındaki yırtıcıların nefesleri... Biz burada birer avdık.
"Biliyorum," dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak. "Ama kabile bu haldeyken körlemesine uçamayız. Güneş tepemize bindiğinde hareket etmek intihar olur. Akşama kadar burada saklanmalı, karanlık çöktüğünde güneye doğru ilerlemeliyiz. Büyük nehrin ötesinde eski kayalıklar olduğunu duymuştum."
"Güney mi?"
Arkamızdan gelen sert ve pürüzlü sesle ikimiz de irkildik. Gelen, kabilenin eski savaşçılarından ve konsey üyelerinden biri olan Kargın’dı. Kargın, babamın döneminden beri kabilede sözü geçen, gri tüyleri dökülmüş, hırslı ve acımasız bir yarasaydı. Benim liderliğimi her zaman "deneyimsizlik" olarak görür, fırsat kollardı.
"Güneyde sadece ölüm var, Berat," diyerek aramıza girdi Kargın. Pençelerini dala geçirip gövdesini dikleştirdi. Kabilenin geri kalanı da kulak kabartmış, bizi dinlemeye başlamıştı. "Büyük nehrin ötesi Gece Avcıları adındaki o vahşi yarasa kabilesinin bölgesi. Oraya giden hiçbir yarasa geri dönmedi. Sen bizi korumak yerine, felaketin tam ortasına mı sürüklüyorsun?"
Kabile içinde bir anda huzursuz fısıltılar yükseldi. "Kargın haklı mı?", "Oraya gidersek ölecek miyiz?" sesleri çın çın ötmeye başladı. İç çatışma, şu an ihtiyacım olan son şeydi.
Kargın’ın üzerine doğru bir adım attım, kanatlarımı hafifçe aralayarak gölgemi onun üzerine düşürdüm. Bir liderin geri adım atmaya hakkı yoktu.
"Kadim Mağara yıkılırken neredeydin Kargın?" diye sordum, sesim vadi rüzgarına karıştı. "Ben yavruları molozların altından çıkarırken, sen çıkış kapısına ilk koşanlardandın. Şimdi karşıma geçmiş strateji mi öğretiyorsun? Gece Avcıları bir tehlike olabilir, evet. Ama kuzeydeki insanoğlunun madenlerine ya da batıdaki kel kartalların yuvalarına gitmekten daha büyük bir şansımız var orada. Onlarla konuşabiliriz, gerekirse savaşırız. Ama burada kalırsak açlıktan ve yırtıcılardan öleceğiz."
Kargın dişlerini gıcırdattı ama topluluğun gözü üzerimizde olduğu için daha fazla üsteleyemedi. Sadece gözlerindeki o öfke dolu parıltı, ilk fırsatta arkamdan iş çevireceğinin kanıtıydı.
Saatler amansız bir yavaşlıkla geçti. Güneş tam tepemize geldiğinde, yaprakların arasından sızan sıcaklık kabilemizi iyice bitkin düşürdü. Susuzluk ve korku herkesi esir almıştı. Neyse ki kızıl gökyüzü yavaş yavaş yerini mor ve lacivert tonlara bırakmaya başladı. Alacakaranlık, bizim özgürlüğümüz demekti.
"Hazırlanın!" diye seslendim ağaç dalından havalanarak. Havada attığım küçük bir tur, kabileye can suyu gibi geldi. "Uçuş düzenini alın. Güçlü olanlar dış hatlarda, anneler ve yavrular merkezde olacak. Alaz, sen arkayı toparla. Kargın, sen ve adamların öncü birlik olarak benimle geleceksiniz."
Kargın isteksizce de olsa öne çıktı. Hep birlikte kendimizi çınar ağacının dallarından aşağı, gecenin serin kollarına bıraktık. Yüzlerce kanat aynı anda gökyüzünü dövmeye başladı. Siyah bir bulut gibi vadinin üzerinden süzülüyorduk.
Büyük Nehir’e ulaştığımızda, suyun şırıltısı ekolokasyonumuzu neredeyse tamamen bozuyordu. Suyun yüzeyine çarpan ses dalgaları karmakarışık geri dönüyordu. Tam nehrin en dar yerinden geçip karşı kıyıdaki sık ormanlığa doğru yöneleceğimiz sırada, kulaklarımı tırmalayan, daha önce hiç duymadığım frekansta bir ses dalgası zihnime çarptı.
Bu, bizim kabilemize ait bir ses değildi. Çok daha yırtıcı, çok daha organize ve tehditkardı.
"Berat! Yukarıya bak!" diye bağırdı Alaz arkadan.
Başımı kaldırdığımda, ay ışığının önünü kesen devasa gölgeler gördüm. Bizim iki katımız büyüklüğünde, gözleri karanlıkta kan kırmızı parlayan yarasalar, gökyüzünden birer ok gibi üzerimize doğru süzülüyordu.
Gece Avcıları bizi bulmuştu. Ve hiç de misafirperver görünmüyorlardı.