İyi okumalar...
1.Bölüm: Sızı
“Okusan ne olacak? Okuyanlara bak yine evleniyorlar. Okul bittiği an gelip yanımda çalışıyorsun,” babamın kalbime bıçak gibi saplayan sözleriyle önümdeki yemekten kafamı kaldırarak ona bakmıştım.
“Ne demek istiyorsun baba sen, ben gidip okuyacağım.” Sabrımın son demlerine geldiğimi hissediyordum. “Siz beni korumak için varsınız, hayatımı şekillendirmek için değil. Bu benim hayatım ve ben okuyacağım.” Yavaşça dolan gözlerimle gözüm anneme kaymıştı. ‘Boş ver, konuşur konuşur durur’ bakışıyla beni desteklediğini belli etmişti, kısa bir süre için.
“Ben okuyacağım.” Kararlı ses tonumla babamın karşısında dimdik durmuştum.
“Okuyacaksın, sonra ne yapacaksın?” Babamın ses tonu sertleşmişti.
“Ne yapacağımı bilemem, ama okuyacağım. Benim hayatım, benim kararım.”
“Peki ama ne okuyacaksın?”
“Psikoloji.”
“Psikoloji mi?” Babam dalga geçer bir tavırla gülmeye başlamıştı. “Sen mi psikolog olacaksın? Kendine bak, önce kendini iyileştir sonra psikolog olursun.”
“Ben psikolog olacağım. Benim hayatım, benim kararım. Ben hayatımı yaşayacağım. Sen okumamışsın da ne oldun sanki”
Birkaç saniye sessizlik olmuştu, babamın yüzünde öfke dolu bir ifade vardı. Sessizliği anneannemin sesi bölmüştü. “Kendilerini nasıl haklı çıkarmaya çalışıyor,” demesiyle sinir kat sayım ne kadar artıyorsa artmıştı. Daha geçen güne kadar elinden telefon düşmüyor, bunlar okumaz diye beni başkalarına kötüleyen kadın, bugün okumak istiyorum diye kendimi savunurken babam denilen herifin yanında mı duruyordu? Ne biçim bir saçmalıktı bu?
“Sen kendini ne sanıyorsun ve ne karışıyorsun? Kim verdi sana karışma hakkını,” demem ile hiçbir zaman sevmek için kalkmayan annemin eli, her zamanki gibi acı vermek için yanağıma değmişti. Hangi acıydı peki canımı acıtan? Yanağımdaki o acı sızı mı, kalbimde ki o ince ağrının sızısı mıydı?
Yalnızdım, hayatın bana sunduğu yaşam yüzünden...
Kendi odama geçmem beş saniyemi almıştı. Ne kadar ağladığımı bilemem ama ne olursa olsun bir daha ağlamayacağıma dair verdiğim sözü o gün başlatmıştım.
Kendimi ne kadar üzgün hissedersem günlüğümü alıp okurdum. Yaşadığım onca olayı bir sırdaşıma anlatıyormuş gibi yazardım hep, her okuduğumda da onca acıya baş ettiğimi gördükçe daha da güçlendiğimi hissederdim.
(Çocukluğunu daha iyi anlayabilmemiz için bazı bölüm aralarında günlüğünden önemli kısımlar bulunmaktadır.)
30 Ekim 2019 (İLK SAYFA)
Kitap okumanın etkisiyle mi bilemem ama bu aralar bir şeyler yazmaya aşırı hevesim var. Hiç bu zamana kadar günlük yazdığımı hatırlamıyorum. Yazdığım olduysa da çöpe gittiği kesin; şahsen elime ulaşmış değiller de...
Herkes günlüğünü genelde kendi ağızlarından yazarlarmış. Ayrıca sıkıcı olan tarafı da her gün yazmalarıymış. Şahsen ben ne her gün yazarım ne kendi ağzımdan. Benim bu zamana kadar pek dostum olduğu söylenemez sevgili günlüğüm, o yüzden sana bir dostuma anlatırmış gibi yazacağım. Aynı zamanda o kadar çok yazı yazmayı seven biri değilim. Kitap okumanın etkisiyle yazasım geldi dedim ya, yoksa mümkünatı yok yazamazdım. Şey diyorsun değil mi? ‘Çok uzatmadan başlasan mı artık,’ seni de sıkmaya hakkımın olmadığını biliyorum, yavaştan başlıyorum.
Annemin anlattığına göre yani annemin yalancısı sayılırım bende, beş aylık doğmuşum. Büyüdükçe bende nasıl yaşadığımı sorguluyorum, orayı hiç karıştırmayalım. Bir şekilde hayata tutunmuş ve bu zamana kadar gelmişim. Şu anki düşüncelerim olsa doğmazdım, kendi sağlığım için en iyisi buydu da işte, her neyse...
Prematüre bir bebek olduğumdan bazı küçük rahatsızlıklarım vardı, psikolojik bunlar ha. Birinci sınıfa başladığım ilk günü hatırlıyorum. İlk insan içine girişimdi. Evet günlüğüm, ben çocukluğumda hiç dışarı çıkmadım. O çocukların oynadığı oyunları da bilmiyorum bu arada; saklambaç, evcilik, ebelemece dışında. Geçenlerde dışarı çıkmıştım annem ile. Sokakta öylece oturuyorduk. Beni de bazı çocuklar oyuna davet etti. Kabul ettim. Mendil kapmaca oynayacağız dediklerinde öyle boş boş onlara bakmıştım. İlk defa duymuştum… On dört yaşında, ilk defa duymuştum. Adından mendili kapacağımızı anlamıştım ama nasıl olacağını anlayamamıştım. Rezil olmamak için anneme sormuştum. Annem anlatmıştı öyle oynamıştım. Çok da güzel bir oyundu, tekrar oynamak istemiştim ama en büyük sorun oynayacak kimsemin olmaması idi. ‘Dışarı çık oyna dersen,’ mümkün değil günlüğüm. O günde annemin zoruyla çıktım sayılırdı bir nevi. Ben dört duvar arasında ki o yerde yaşamaya mahkumdum. Hani mahkumlar olur ya dört duvar arasında yaşayan; ha işte onları da hava alsınlar, gün ışığı görsünler diye küçük kısıtlı bir alana çıkarırlar ya. Benim o kısıtlı alanlarım ise balkon ya da annem ile çıktığım zamanlardı. Aslında alışıktım bu yaşama ama işte bazen ailemle kavga edince kafamı toplayabilmek için gidebilecek tek yerimin odam olması kötüydü. Kilitleyince kimse de gelemezdi. Ama daha kalp kıran kısmı kimseye anlatamamamdı. Ben her derdimi hep kendi içimde hallettim. O yüzden sana da bir dostuma anlatıyormuş gibi yazıyorum ya. Belki bir nevi acım hafifler diye.
Dediğim gibi bu yaşama alışıktım ama böyle durumlarda ölmeyi arzuluyordum. Eminim ki intihar etmek günah olmasa çoktan ölmüştüm. Annemin dediğine göre çocukken bir kere kalbim durmuş ama geri dönmüştüm. Geçenlerde yine krize girmiş ilacımı almamıştım. Öldürmezdi o kriz beni ama ölmeyi beklemiştim. İntihar etmek çözüm değildi ama ölmek bana göre bir çözümdü, anlar mısın bilmem ama, ikisi arasında çok fark var.
Baştaki konumuza dönecek olursak o ilk günü dün gibi hatırlıyorum. Nefes alamadığımı hissetmiş ama bir yandan da kalbimin son sürat atışını yavaşlatmaya çalışmıştım. Hatırlamak istemediğim bir gün, o günden sonra dışarı çıkma cesaretimi de kaybetmiştim de.
Odamın kapısının açılması ile günlüğü kapatıp kapıya bakmıştım. Allahtan bu konuda anlayışlardı ki günlüğümü okumazlardı. Ama yine de tedirgin oluyordu insan. Acılarımı, acılarımı ortaya çıkaran kişilerin okumasını istemezdim. Gelenin annem olduğunu görünce göz devirdim. Kendine göre iyi bir anneydi ama kendine göre.
“Dışarı bile çıkamadığının farkındasın değil mi? Ne üniversitesinden bahsediyorsun?”
“Anne sen ciddi misin? Koskoca on sekiz yıl ya bak on se-kiz yıl,” dedim heceleyerek. “Dışarıda nereye nasıl gidilir, dışarıda eğlenmenin, arkadaşlarıyla buluşmanın, bir sıkıntında bir olayında birine anlatamamanın, hayatında hiçbir olay olmamasının ne demek olduğunu biliyor musun ya?” Annemin acıyarak bakışları beni daha da sinirlendiriyordu. “Bunların hepsi hastalığın yüzünden,” demesiyle annemin, iyice çileden çıktığımı anlıyordum. “Lan eğer hastalığım yüzünden okula gidemiyorsam işe nasıl gideceğim lan söylesenize nasıl lan nasıl?” demiştim, ellerimle saçlarımı yolarak. “Koskoca on sekiz yılımı sizin yüzünüzden heba ettim lan ben, ben biliyorum iyileştiğimi hissediyorum. İyileşmeye çalışmaya çalışıyorum. Ama siz on sekiz yılımı zehir ettiğiniz yetmezmiş gibi hala mahvetmeye devam etmeye çalışıyorsunuz.”
Annem’in o boş ağzını açtığını görmem ile “Çık,” diyerek bağırmamla, etrafımda ne kadar eşya varsa hepsine vurmaya, bir yerlere atmaya başlamıştım. Bir yandan anneme hala “çık” diyerek bağırıyordum. Kendimi iyice kaybetmiştim. Annemin beni sakinleştirmeye çalıştığını duyuyordum. Babam ve kardeşimin gelip annemi odadan çıkarıp kapıyı kilitlediklerinin farkına olmama rağmen etrafı dağıtarak, sinirimi boşaltmaya devam ettim. Yorulmaya başlayınca kendimi yatağa sırt üstü bıraktım.
16 Haziran 2019
Geçenlerde sana anlamıştım ya annem bu aralar beni zorla dışarı çıkarmaya çalışıyor diye, saf aklımla işte iyileşebilirim diyerek çıkardığını sanırdım. Nefes alamadığım yetmezmiş gibi yaptığı alışveriş poşetlerini eve kadar taşırdım. Sen de farkına vardın değil mi günlüğüm? ‘İşine yara diye götürüyor seni,’ diyerek düşünebilirsin ama hayır, bence öyle değil, olmamalı bence, o kadar kötü olamaz kimse, değil mi? O benim iyiliğimi için, iyileşmem için götürüyor. Hissettiğim şeyler yalan, doğru olan bu. Çünkü doğruların bu olması gerek.
Neyse, bu sabah beni yine dışarıya çıkardı. Markete gidecekmişiz. Yolda yürürken karşıdan bir araba geliyordu. Normalde korkar hemen kenara çekilirdim de bu sefer çok yavaş, istemeyerek çekildim. Annem o ara ‘kenara gel, araba geliyor,’ demişti. Ben de şakasına ‘bir şeycik olmaz, en fazla ölürüm,’ demiştim. Günlüğüm, sence insanlar sadece sevmediği kişilerin mi kalbinin kırılıp kırılmadığını umursamaz? ‘Neden şimdi bunu dedin?’ diyorsun. Annem o sözümden sonra ne dedi biliyor musun? ‘Ölsen daha iyi, sakat kalıp başımıza bela olmandan.’ Hayır günlüğüm, kalbim acımıyor. Sızlıyor sadece. Bir yerden duymuştum. Herkes herkesi sevmek zorunda değil. Beni doğurmuş olabilir ama sevmek zorunda değil. Zaten beni isteseler de benim kadar sevemeyecekleri için beni sevmemeleri daha iyi. Koyuyor bazen işte, çok koyuyor, çok acıtıyor, çok yaralıyor. Bir şeyin farkına vardım ama günlüğüm, ben sevmediğim insanların sözlerini umursamazdım. Onların sözlerinin de kalbimi kırmaması için artık sevmemeye karar vermiştim. Kendimden başka kimseyi sevmeyeceğim artık. Buna değen biri yok, karşıma çıkmadı daha, sen hariç...
Gözlerimi istemeyerek açtım. Zaman kavramını yitirmiş durumdaydım. Ne zamandır uyuduğumu ya da şuan saatin kaç olduğundan bir haberdim. Ellerimle çalışma masasının üzerinde duran çalar saati buldum. Saat bir olmuştu. Dışarıda ki zifiri karanlıktan belliymiş.
Bu saatte kimse dışarı da olmaz, yani öyle biliyorum. Denemekten zarar gelir miydi? Sanmam. Düşüncelerimi bir yana bırakarak kalbimden geçeni yapmak için yataktan kalktım. Dolabıma giderek elime geçen ilk pantolon ve tişörtü giydikten sonra üzerime kalın bir hırka aldım. Zor günler için gizliden biriktirdiğim paramdan elli lira aldım. Başıma bir şey gelme ihtimaline karşı annemin ve babamın telefon numaralarını bir kağıda yazdım ve cebime koydum. Telefonum yoktu. Ama illaki onlarda vardır. Annem de babam da var sonuçta. Kokusunu bile sevmediğim, pazara giderken annemin bana hediye niyetine aldığı küçük parfümü de diğer cebime koydum. Haberlerde gördüğüm gibiyse sokak, kendimi korumam gerekiyordu.
Diğer bir sorunum ise en son kapıyı kilitlediklerini hatırlamamdı. Umarım açılmıştır, pencereden atlamayı denemek istemiyorum. Kapının kolunu aşağı indirmemle ses çıkartarak kapı açıldı. Uyansalar bile kalkıp bakmayacaklarına emindim. Yine de işimi riske atmamak için yavaşça kapıyı çektim. Küçük aralıktan geçmeyi başardım. Kapıyı arkamdan kapamayarak çıkış kapısına yöneldim. Ayakkabı dolabında ayakkabı alıp giydim. Anahtarları astığımız yerden zorda olsa evin anahtarının hangisi olduğunu bularak aldım. Kapı ses çıkarmazdı. O yüzden şanslı sayılırdım. Asansörü boş vererek -korkum olduğu için- merdivenlerden indim.
Dışarı çıktığım an serin rüzgarla kendime geldiğimi hissetmiştim. Zifiri karanlığa bir adım attım. Ne kadar gezdiğimi hatta nerede olduğumu dahi bilmiyordum. Bir park görmemle içimde ki çocukçu duygulara engel olamadım. Parkın boş olmasıyla beni durduran hiç bir engel kalmamıştı. Hiç sallanmadığım kadar salıncakta sallanmış, kaydıraklardan kaymış, ve daha nice aleti denemiştim. Saat kavramını yitirmiştim. Ama etraf artık o kadar da zifiri karanlık değildi. Nerede olduğumu bilmesem de gelirken nasıl geldiğimi bildiğimden evi bulmak zor olmamıştı. Sadece fazla uzun sürmüştü. O yere gitmek istemediğim için belki de. Ev demeye gerek de yok aslında yer hitabı yeter o yere. Bir insan evine gitmek ister sonuçta.
Kaçıncı rüyalarındalar Allah bilirdi, eve gelirken ses çıkarmıştım bilerek ama uykularından yine kaldıramamıştım. Odama geçip masamın üzerinde ki saate baktım, dörde geliyordu. Üzerimi çıkarıp üç saat önceki kalan uykuma devam etme niyetindeyim.
1 Ocak 2020
Naber, sevgili günlük. Yeni yıla nasıl girdin, ben sana yazmayı düşündüm seninle geçirebilmek için ama sonra belki sen başka kişilerle geçirmek istiyorsun diye yazmadım. Alıkoymaya hakkım yok ya. Her zaman ki gibi annemler mışıl mışıl uyuyarak girdiler bu yıla. Ben balkondaydım. Bir yanımda kahve, bir yanımda kitap. Gözlerimin ucunda uçsuz bucaksız gökyüzü, kalbimde acılarım, dilimde iç çekişlerim. Gözlerime değen minik ışıklar, gözyaşlarım eşliğinde ağzımdan dökülen cümleyle girmiştim bu yeni yıla. “Allah’ım beni mutlu et.”
Cümlem dudaklarımdan döküldüğü an kalbimin sızısı acı gerçeklerle daha da arttı. Her yıl, her doğum günümde aynısını diyordum. Değişiyor muydu? Hayır, hayır, hayır.
Ben belki de bu hayata alışmıyordum ondan böyleydim. Alışmaya çalışsam, kabullensem bu yaşamı mutlu olurum belki. Sence bu yaşam alışmaya değer mi?
17.11.2022
Ben galiba doğum günlerim nasıl geçerse öyle geçtiğine inanan tarafım. İki sene önce deftere yazı yazarak girdim. Sana yazmaya başladım. Ondan sonraki sene uyuyarak girdim ve her sabah sekizde uyanan ben bir saat geç uyanmak için nelerimi vermez hale geldim. Bu sene bakalım nasıl geçecek? Yine hep tek olacağım ama bu sefer evden uzak gireceğim. Gerekirse kaçarım ki zaten kaçacağım. Dışarı da geçirmek istiyorum bu sefer belki bir nevi hayatım değişir. Gerçekten de doğum günüm nasılsa öyle olur kim bilebilir?
Filmlerde gördüğüm gibi çarşaflardan yaptığım merdiveni camdan aşağı sarkıttım. Odamın kapısını kilitleyerek kumbaramda ki son yüz lirayı da alarak pencereye yöneldim. Ayakkabıları camdan aşağı attım. Duymayacaklarından emindim. Kaç bininci rüyalarındalardı, Allah bilir. Benim de yarım saatim vardı. Yeni yaşıma girmem için. On yedi yaşıma, on yedi yaş insan için çok önemli derlermiş. Güzel geçirmem gerek ve geçirebilmek için gerçek olmayan duygulara tutunmaya çalışmak zorundaydım.
Yapabilmiştim, başarabiliyormuşum. Taksim sokaklarındaydım. O kadar kalabalığın içinden rahatça geçebiliyordum. Kimi aileler çocuklarını dışarı çıkarmış, kimi arkadaşlar beraber eğlenmek, hayatlarında olan olayları anlatmak bir nevi dedikodu yapmak için buluşmuşlardı. Bazı sevgililer galata kulesine çıkıyorlardı. Bir efsaneye göre ilk galata kulesine çıktığın kişiyle ayrılmazmışsın. Bu zamana kadar hep beklemiştim. Bir dost, bir kardeş, bir aile yada bir sevgili ama buna değecek kimse çıkmamıştı karşıma. Aslında buna değecek biri vardı, çok geçte olsa fark etmiştim.
Galata kulesi gözlerimin önündeydi. O şık, ihtişamlı haliyle ilk defa görüyordum. Bunca zaman on dakikalık bir yol kadar uzağında yaşasam da. Gözlerimi çekerek bakkal aramaya başladım. Zamanımın azaldığının farkındaydım.
Bir sokak arasına girmiş ve bakkal'ı bulabilmiştim. Küçük bir kek ve şansıma ki bir tane mum alarak geri galata kulesine gelmiştim. Şans mı yine benden yana değildi. Yüz lira istiyorlardı ve bende kalan doksan beş liraydı. On sekiz yaş altına ücretsizmiş ama yanında ebeveyniyle. Oysa ben sevgime değer biriyle kendimle ilk defa girecektim. Bende mi sevgime layık değildim? Neden bir tane istediğim bir şey olmazdı ki? İşte o zaman anladım günlüğüm benim bir şeyi hayal etmeye hakkım yoktu.
“Özür dilerim, bir şey sorabilir miyim?” demiştim, yoldan geçen yirmili yaşlarda ki bir kıza.
“Tabi ki,” demişti kız gülümseyerek.
“Saatin kaç olduğunu öğrenebilir miyim acaba?” Kız elinde ki telefondan saate bakmış. “On ikiyi on geçiyor,” demişti, gülümseyerek. Teşekkürü mü ederek yanından uzaklaşmıştım. Yine ve yine doğum günüme hayal kırıklığı ile girmiştim. Bu sene böyle geçecek desene. Keki açmış, elimde duran mumu üzerine koymuştum. O an dank etmişti. Çakmak olmadan yakamazdım onu. O kadar hayal kırıklığı yeter dercesine bir mesaj göndermişti belki de evren bana. Benim yaşlarımda bir tane erkek “İstersen yakabilirim,” diyerek yanıma gelmişti. Arkasında arkadaşları vardı. Benim arkam ise... Neyse günlüğüm. Gururu boş vermem gerektiğini çoktan öğrenmiştim. “Olur,” demiştim. Çocuk çakmağıyla yakmıştı. Sonra bir süre bekledi yanımda, neden beklediğini anlamamıştım. Bense yanan mumu izlemeye dalmıştım. “Hadi Savaş,” sesiyle gözümü mumdan çekmiştim. Çocuk arkadaşına bakıyordu. Adı demek ki Savaştı. Bana dönerek “Mutlu yıllar, iyi ki doğdum demen dileğiyle.” Bunu demiş ve benim bir şey dememe fırsat vermeden uzaklaşmıştı. Gözümden akmak üzere olan yaşları geri göndermek ve dileğimi tutmak için gözlerimi kapattım. Her zaman ki ettiğim dileği dileyerek üfledim.
“Mutlu olmak istiyorum.”
Eve gelirken camdan tırmanırken düşüp kolumu kırdım. Allahtan sol kolumdu. Mecbur kapıdan girmek zorunda kalmıştım. Zile basmıştım. Kapıyı babam açmıştı. Yemediğim kadar dayak yemiş sonra hastaneye gitmiştik. Sargı işleri felan derken saat dört olmuştu. Daha yeni geldik hastaneden yani gelir gelmez de sana yazdım işte. Öyle işte günlüğüm, görüşmek üzere.
Saat on bir olmuştu ama hala daha uyanmamışlardı. ‘Öldüler mi acaba?’ Patatesleri soyma işlemi biter bitmez tavaya yağı koyup patatesleri attım. Patatesler kızarırken sofrayı kurmuştum. Patatesler de pişince tabağa koyup ortaya koymuştum. Ama hala ses seda yoktu. Yatak odasına doğru yol alıp kapıyı çaldım. Uygunsuz bir manzarayla karşılaşamazdım. Tek ses bile çıkmamıştı. ‘Cidden öldüler mi bunlar?’ Kapıyı yine yavaşça açmaya başladım. Sonuna kadar açıldığında oda bomboştu. Yatak bile kırışmamıştı. Sanki hiç kimse orada yatmamış gibiydi. Ebeveyn banyosuna baktım. Orası da boştu. ‘Nerede olum bunlar? Buhar olup uçtular mı?’ Odaya tekrar göz gezdirdim. Kimse uğramamış gibiydi. ‘Annem her zaman bir yere giderken haber vermek için kağıda yazıp vestiyere koyardı. Büyük ihtimalle babam pazar günü mesai için işe gitmiş, annem de dışarı çıkmıştı ya da ikisi birden dışarı çıkmıştı.’
Kapının yanında ki vestiyerde küçük bir kağıt duruyordu. Dün akşam niye fark etmediydim ki. Kağıdı açıp okumaya başladım. ‘Biz bayramı kutlamak için köye gidiyoruz. Üniversite sınavında var. Ağustos gibi geliriz. O zamana kadar evde teksin.’ Kalbim acımamalıydı, sevinmeliydim. Tektim, istediğim gibi. Bıktım senin bu ağrından kalbim. Öğren artık umursamamayı. Hayır, hayır, değmez. Gözümden akan ilk yaşı sildim. ‘Teksin, kendini sevdiğin gibi tek olmayı da sev, Lena.’
Selamlar, bu benim ilk kurdum olduğu için hatalarım olabilir. Hatalarımı bana söylerseniz sevinirim. Desteklerinizi esirgemezseniz sevinirim. Kendinize iyi bakın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.🫶