İçeriğe geç

Yaraları Dikiş Tutmayanlar

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Yaraları Dikiş Tutmayanlar

Bölüm 1

1. BÖLÜM - Fotoğraflarda Yaşamak

Bu hikâye 2006 ve günümüz olmak üzere iki, hatta bazen üç zaman diliminde geçmektedir.

1. BÖLÜM - FOTOĞRAFLARDA YAŞAMAK

Hazan, sahafın eski demir kapısını açtı ve tahta masanın ardındaki tahta sandalyede oturan yaşlı adama bakarak “İyi akşamlar Ahmet amca. Kusura bakma işten geç çıktım bugün,” dedi. Yüzünden gülümsemesini hiç eksik etmezdi bu adamla konuşurken.

Ahmet amca gülümseyerek cevapladı, “Ziyanı yok kızım.”

Siyah kalın topuklu botlarının ahşap zeminde çıkardığı tok sesler eşliğinde gıcırtılı kapıyı kapattı. Kuru soğuğa rağmen canlılığını koruyan kısa kahverengi saçlarını kulaklarını arkasına ittirdi. Ahmet amca, genç kadının yüzüne çevirdi kısık mavi gözlerini. Kadının yüzündeki renk gitmiş gibiydi. Gözlerinin altları pembeden kırmızıya çalan bir renge bürünmüştü. Hüznü her ne ise, aynı rengi göz damarlarına da davet etmişti. Hareketleri ağır ve sarsaktı. Adam, Hazan’ı ne zaman böyle görse genç kadının iç dünyasında bir şeylerin yolunda gitmediğini bilirdi. En uzağı ama en yakınıydı onun. Tek bir hareketinden nasıl hissettiğini anlardı.

Hazan yirmi yedi yaşında, genç bir kadındı. Üç senedir bu sahafa sürekli gelir giderdi. Önceleri sadece işten sonra kafasını toplamak ve orada, kitapların arasında oturmanın migren ağrısını dindirdiğini düşündüğü için geliyordu. Şimdiyse işten arta kalan vakitlerinde sahafa geliyor, Ahmet amcaya kitapları düzenleme gibi küçük işlerde yardım ediyor, kitap okuyup çayını yudumluyor ve sahafa sürekli gelen birkaç kişiyle sohbetler ediyordu. İşi de kitaplarla ve edebiyatla alakalıydı. Bir yayınevi şirketinde editör ve köşe yazarıydı. Ahmet amca, kadının kafasını burada dağıtmasından oldukça hoşnuttu.

“Nasıldı günün kızım?”

Hazan kendisine geniş masasının ardından bakan yaşlı adama gülümseyip karşısında yer alan taburelerden birisine oturdu. Ahmet amcası onun hem evi, hem de özlemini çektiği baba kucağıydı onun için.

“Aynıydı Ahmet amca.”

Genç kadının sesini duyan adam kaşlarını çattı. Belki başka birisi kadının sesine yanıyan hüznü anlayamazdı ama Ahmet anlamıştı.

“Neyin var güzel kızım, anlat bana.”

Hazan’ın gözleri anında yaşlarla dolarken sustu. Yutkundu. Hayır, yutkunamadı. Çalıştı ama tonlarca özlem yağmuruna bulanıp oturdu boğazına bir yumru. Hep böyle olurdu zaten. Kadın alıştığını zannetmişti aslında. O kocaman yumruyu orada hissetmeye alıştığını düşünmüştü. Alışamamıştı. Bir bilinç bulandırma ve inandırma oyunuydu bu sadece. Hem kendini, hem beynini, hem de tuzla buz olmuş kalbini inandırma çabasıydı onunkisi. Her ne kadar “alıştım” dese de, hâlâ ilk günkü kadar acıtıyordu.

“Bugün,” dedi Hazan. Sustu sonra. Yaşlarla dolu gözlerini adamın gözlerine çevirdi, titrek bir nefes verip devam etti. “Ben bugün o’nu çok özledim Ahmet amca.”

Ahmet amca dondu. Göz bebekleri kadına titreyerek değdiğinde nefesini tuttu. Dükkanın boş olmasını fırsat bilerek tek kelime etmeden masasının diğer ucundaki cızırtılı, eski emektar radyosuna uzandı. Yıllardır bu özlemle başa çıkmasına yardımcı olamamıştı. Şimdi de olamazdı. Kendinden biliyordu. Özlem yüreğinin bir köşesinde hep var olacaktı. Bu yüzden boş teselli cümlelerini bırakıp radyoyu açtı. En sevdiği kanalı bulup sesi yükseltti.

“Bir hasretlik yüzün vardı, içinde bir hüzün vardı, söyleyecek sözüm vardı,” diyordu şarkıda, ardından ekliyordu; “Bu kalp seni unutur mu?” diye.

Hazan’ın gülümsemesi tebessüme dönüşürken Ahmet amcasına demli, kendisine açık birer çay koydu. Küçük tahta masalardan birisinin üzerine çantasını bıraktı ve hemen yanındaki küçük tabureye oturdu. Kol çantasından okuduğu kitabı çıkardı ve 218. sayfasını açtı. Eski ve yıpranmış fotoğraf yıllardır olduğu gibi orada duruyordu. Yüzünü gördüğü an gülümsemesi hasret doldu.

“Daldın yine,” dedi Ahmet amca. Evladı gibi severdi Hazan’ı. Bir bakışından da, bir kelimesinden de anlardı nasıl hissettiğini.

“Zamanla geçer derlerdi, geçmiş bile geçer diye teselli ederlerdi beni,” dedi. “Yalan. Geçmiyor.”

Dolu gözlerini fotoğraftan ayırmadı. Baş parmağının uzamaya başlamış tırnağını hafifçe bastırdı resmin köşesine.

İçinde tarif edilemez bir yangı vardı. Geçmiş, geçmiş gitmişti ama parçalaya parçalaya, yaka yıka geçtiği tartışılmaz bir gerçekti. “Geçti diyorsun tam. Bak önüne, yaşa hayatını diyorsun. Sonra bir resim çıkıveriyor karşına. Bir daha unutabilene aşk olsun.”

Resimdeki on dokuz yaşındaki Acar’ın yüzüne dokundu yavaşça. Yanında da on sekiz yaşındaki kendisi vardı.

“Bulmaya cesaretim olsa bulurdum yerini.”

Yaşlardan parıldayan kahverengi gözlerini tavana dikti. “Ama sanırım,” dedi ve yutkundu. Boğazına taht kurmuş yumrular vardı. Yutkunmak bile kolay değildi artık onun için. “Bazı şeyler yokken de güzel. Özlemek, biraz da yokluğunun acısını çekmek... Bunları yaşamayı bile seviyorum ben. Yaşadığımı hissettiriyor.”

Eski sahafa derin bir atmosfer hakim olmuştu. Yavaşça içini çekti Hazan.

“Öyle kızım,” dedi Ahmet amca. “Sevgi illa kavuşmak demek değildir ki. Bak, on yedi sene oldu benim hanım göçeli. Yemin olsun bir gram eksilmedi sevgim.”

Çayından bir yudum aldı ve gülümsedi kız.

Bir zamanlar gülümsüyordu, dedi içinden. Bir zamanlar ben de gülümsüyordum.

Bakışlarını fotoğrafa çevirdi tekrar. Baş parmağıyla fotoğraftaki gülümseyen Acar’ın yüzüne dokundu.

On sene öncesinin fotoğrafıydı. Yıllanmış her fotoğraf gibi, bir hikayesi vardı.

Bu fotoğrafın çekildiği gün okulun götürdüğü bir fotoğraf sergisindeydi ikisi. Sergiyi birlikte gezmeye başlamışlar, ilerki dakikalarda dikkatleri farklı yönlere dağılınca başka fotoğrafların önlerinde bulmuşlardı kendilerini Acar, Hazan ve arkadaşları.

Hazan kendini bir aile fotoğrafının önünde bulmuştu. Fotoğraftaki aile yeşil renginin sahibi doğa ananın kucağında oturuyorlardı. Baba, küçük kız çocuğunu kucağına almış ve eşinin elini tutmuştu. Kadın ve adam bir kamp sandalyesinde otururken arkalarında da genç bir oğlan ve kız vardı. Kızın yüzüne güneş keskin açılarıyla vurduğundan gözlerini kısmıştı kocaman gülerken.

Hazan fotoğrafı buruk bir özlemle incelerken yanına ne zaman geldiğini bilmediği çocuğun sesini işitmişti.

“Fotoğraflarda yaşamak çok zor, bilirim.” demişti Acar Hazan’a. Hazan sadece dolu gözleriyle bakmıştı çocuğa. Kendisini anladığı için minnet duymuştu, hemen ardından kızmıştı kendine. Fotoğraflarda yaşamayı kimse deneyimlememeliydi.

Başına saplanan ağrı ve yüreğine oturan özlem kıza ağır geldi bir anda. Çantasını aldı ve kabanını giydi oldukça yavaş hareketlerle.

“Ahmet amca, ben çıksam...”

Yaşlı adam gülümseyerek onaylarcasına gözlerini açıp kapadı.

Kız usulca çıktı dükkandan. Şubat ayının soğuğu yüzüne çarptı. Kısa küt saçları rüzgardan uçuşup görüşünü engelliyordu. Sağ elini cebinden çıkarıp saçını kulağının arkasına ittirdi.

Gökyüzüne baktı. Yağmur çiseliyordu ve gittikçe hızlanmaya başlayacağı gökyüzünün griliğinden belli oluyordu.

Koskoca yıllar akıp gitmişti geçmişin üzerinden. Akıp gidenin sadece zaman değil, benliği olduğunu da son bir yıl içinde çok daha iyi anlamıştı genç kadın. İki kez saçlarını uzatıp bakım yaptırmış, bir kaç ton saç rengini açmış ve tekrar koyultmuş, bir kaç kilo alıp vermişti. Ama on yıl önceki hali gibi hissetmiyordu. Kendi gibi değildi sanki.

“Zaman bizden bir şeyler çalıyor, öylece izliyoruz. Aciz varlıklarız.” dediğini hatırladı Acar’ın. Gülümsedi.

“Fazla karamsarsın.” demişti çocuğa o zamanlar.

“Sen fazla olumlusun.” diye huysuzca cevaplamıştı Acar da.

Gülümsedi, sonra hemen söndü gülüşü.

Geçen onca seneye rağmen içinde ufacık bir umut kırıntısı taşıdığı doğruydu. Ne zaman o umut parçası onu gülümsetse kendine hatırlatırdı: “O da eskisi gibi değildir ki zaten...”

Hafif topuklu botları kaldırımda tok bir ses çıkartıp kalabalığın sesine karışıyordu. Yağmur hızlanıp saçlarını nemlendirdi. Normalde yağmuru oldukça seven genç kadın, migreninin onu gece uyutmayacağı korkusuyla adımlarını hızlandırıp yönünü otobüs durağına çevirdi.

Durağa vardığında sırılsıklamdı. Eliyle alnını sildi. Başının ağrımaması işin dua etmekten başka çaresi yoktu.

Kollarını birbirine bağlayıp otobüsün gelmesini beklerken yağmur sağanağa dönmüştü. Yağmurlu günlerde çok anısı vardı. Yağmurlu günlerde hem acıyı hem saf mutluluğu tattığını hatırladı.

Caddeden kaç hayat akıp geçti, kadın izledi. Yaşamak arzusuyla doldu içi, kimsenin yaşamadığı bir çağda.

Yağmura bakıp gülümsedi. “Gökyüzü hep ağlasın...” diye geçirdi içinden. Sonra merak etti, acaba onun da hep ağlamasını isteyen biri mi vardı? Ondan mıydı hayatının acı anılarla dolu olması?

Genç kadının gülümsemesi alnını örtüp ısıtan örgü şapkayla yüzünde dondu. Arkasında birisinin nefes aldığını hissediyordu. O kişi, Hazan’ın başına şapkayı takan kişiydi.

Nabzı yavaşladı, kalbi seslice çarpmaya başladı.

Daha önce benzerini yaşadığı anın aklına gelmesiyle kaskatı kesildi.

“Allah’ım,” dedi. “N’olur gelmiş olsun, n’olur aklımın benimle oynamasına izin verme.” diye yalvardı.

Sonra.

Sonra arkasındaki kişinin tanıdık sesini duydu. “Hasta olmaya mı niyetlendin?”

Arkasını dönemedi. Dakikalarca titrek nefesler alıp verdi kadın. Onlarca otobüs geçti, onlarca yolcu gelip gitti. Durak boşaldı. Yağmur yavaşladı.

Adam bekledi. Tek kelime etmedi.

Gözlerini sıkıca yumdu Hazan. Tanıdık kokuyu aldı. Oydu işte. Aklının bir oyunu olmadığını o zaman anladı. Çünkü ne kadar istese de kokusunu hayal edememişti aklı hiç bir zaman.

Gözünden iki damla yaş art arda düştü.

Arkasını döndü.

Yorgun bakan kahverengi gözleri, oturmuş yüz hatları... Oydu. Son gördüğünde 19 yaşında genç bir oğlan olan çocuk koca bir adama dönüşmüştü.

Acar, tam karşısındaydı.

Ve geçmişin bitmeyen, on yıldır ertelenmiş mahkemesi o koyu kahve parlak gözleri gördüğü an tekrar başlamıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.