İçeriğe geç

YANSIMA

Bölüm 1 · 13 dk okuma

YANSIMA

Bölüm 1

Şair/ Bölüm 1

Kalp, yandıkça berraklaşır, öyle bir yanar ki insan derdinden göremez kalbinin duruluğunu. Öyle bir kapılır ki insan kalp nehrinin akışına, yolun sonunun nereye varacağını bile düşünmeden hareket eder. Kovalandıkça kaçar, kaçtıkça kovalanır insan bu keşmekeşte. Hazırlanmamın ardından mutfağa doğru yürüdüm.

Kahvaltı masasında iştahı olmadığını oldukça belli eden annem yine görkemli bir sofra kurmuştu. Burnunun ucuna düşen gözlüğünü yavaşça çıkarıp sehpanın köşesine kaldıran babamsa gazetesini silkeledi. "Seçil, gel otur." Babamın ismimi söylemesi üzerine annemin çaydanlığa doğru uzandığını gördüm. "Size afiyet olsun, ben bugün pek bir geciktim," annem sırtımı sıvazladı. Babama baktığımdaysa göz göze geldik, daha sonra kafasını tekrar gazetesine çevirdi.

"İki lokma bir şey yeseydin kızım," dedi annem. "Bu gidişle kilo vereceksin."

"Acelem var, yoksa yerdim elbette." anneme sarıldıktan sonra kapıya doğru yürüdüm. Ayakkabılarımı dışarı attığım gibi kapıyı arkamdan örttüm, ayakkabılarımı da giyindikten sonra hızlıca merdivenlerden inmeye koyuldum. "Günaydın Seçil!" Hatice ablanın sesi apartmanda yankılanıyordu, "Günaydın Hatice abla." diyebildim.

Hatice abla iyidir, tatlıdır ancak bazen çok konuşur. Bu yüzden onu gördüğümde bir selamla yetiniyorum. Apartmanın kapısını açtığımda beni güneşli bir hava karşıladı, sokakta beslediğim o turuncu kediyi gördüm. Henüz bir ismi olmamasına rağmen onu gördüğümde hep selamlardım. Turuncu kediye doğru koştururken onu korkutmamaya özen gösterdim, çantamdan küçük bir kap çıkardım, biraz zorlansam da kapağı açabildim.

Turuncu kediye içi mama dolu kabı uzattım ve yere koydum. O yemeğini yerken başını okşama fırsatı yakaladım, şu hayatta beni kediler kadar mutlu eden başka bir şey yok...Turuncu kedime veda ettikten sonra kulaklığımı kafama taktım, yürüme mesafesinde olan okuluma gitmek üzere yürümeye başladım. Güzel havayı içime çektim, düşünmeye başladım. Ben mutlu olmama rağmen eksiktim, hala yaşamamın bir amacını bulamamıştım. Acaba herkes böyle mi hissediyordu?

Eksik, amaçsız, hedefsiz, gereksiz, bir yük... Ben kendimi eksik hissetmemek için zoraki gülümsemeler kullanıyordum. İnsanlara karşı sahte bir yüz, sahte bir kişilik takınıyordum. Bu elbette sonsuza kadar süremez, dolayısıyla en yakın zamanda içten gülmek benim hayalim...

Zaman hızlı geçmiş, ben okula varmıştım bile. Kapıda beni selamlayan güvenlik vardı. "Günaydın Orhan ağabey!" Güvenlikçi ağabey başını hafifçe eğerek yüzüne bir tebessüm yerleştirdi, kim bilir, belki o da saklıyordu gülüşünü. Zemin katta olan sınıfıma bir adım attığımda sınıfa henüz kimsenin gelmediğini fark ettim, kol saatime baktığımda dersin başlamasına daha otuz dakika olduğunu gördüm... Resmen geç kalmamak için erken gelmiştim! Aslında bu benim için bir fırsattı, boş vakitlerimi kitap okuyarak doldurmayı severdim.

Sıramın kenarına çantamı astıktan sonra kitabımı aradım. Sıra altımda, çantamda, dolabımda... Evde unutmuştum. Artık tek bir seçeneğim vardı, kütüphaneye gidecektim. O da zemin katta olduğu için şanslıydım. Kütüphanede yüzlerce kitap beni selamlıyor gibiydi... Kendimi evimde gibi hissettiğim tek yerdi burası. Raflardaki kitapları karıştırmaya başladım, klasiklerden arıyordum aslında. Ancak ilgimi çeken bir şey bulamamıştım. Omzumda bir el hissettiğimde aniden arkamı döndüm. Genç adam aniden dönmem sebebiyle korkmuştu, o da geriye doğru çekilmişti.

Koyu kahverengi gözlü, koyu kahverengi saçlı biriydi bu, tıpkı benim gibi. Oldukça nazik birine benziyordu. "Buyrun?" dediğimde adam elindeki kitabı bana doğru uzattı. "On dakikadır bir kitap seçemediğini fark ettim, dilersen bunu oku." Elindeki kitabı nazikçe aldığımda kitabın ismini mırıldandım. "Masumiyet Müzesi." Orhan Pamuk'un bir kitabıydı bu, en çok almak istediğim kitaplar arasındaydı. "Çok teşekkür ederim." dedim genç adama. "Umarım beğenirsin," uzaklaşmaya başladığında bir kitaba bir ona baktım. Kimdi o? Bana neden bir kitap vermişti? Nasıl en sevdiğim yazarı bu kadar isabetli tutturmuştu? Aklımdaki tüm bu soru işaretlerini bir kenara bırakıp en yakın sandalyeye oturdum, Masumiyet Müzesi'ni okumaya başladım.

Kitapların verdiği büyüyle kayboluyordum, etrafımdaki sesler durmuştu. Adeta zaman durmuştu, evrende yalnızca ben ve kitabım vardık. Telefonumun çalması ile bu on dakikalık mükemmel serüvenim son buldu, kütüphanede ses çıkmaması için telefonu hemen açtım, açıkçası sinirliydim. Kitap okurken aranmayı sevmiyordum.

"Efendim?" Kısık sesimle konuşuyordum, kitabı rafa kaldırıp kütüphaneden çıktığımdaysa telefondaki ince ses beni yanıtladı. "Okulda mısın?""Evet okuldayım Nehir," dedim sesimi ortalayarak. "Sen geldin mi?""Evet, sınıftayım. Gel." Telefonu suratıma kapattığında sinirimi üstelemek için derin bir nefes aldım ve sınıfın yolunu tuttum.

Nehir beni görür görmez boynuma atladı. "Seni çok özledim!" "Ben de seni özledim ama sadece iki gün görüşmedik..." Nehir geriye doğru çekilerek kızılı andıran saçlarını omzuna aldı. "Neden iki gündür yoksun?" Gözlerimi devirmemek için kendimi çok zor tuttum.

"Pek iyi değildim, hasta hissediyordum." Nehir yalan söylediğimi anlamışçasına bir elini omzuma attı, "Kesin tüm gün kitap okumuşsundur sen." dedi. "Ne var bu kadar okuyacak, en sonunda seni hasta da etti şu kitap sevdan..." Telefonuna bakan Nehir elini ağzına götürdü. "Bugün mü? Tanrım, geç kaldım!"

"Neye geç kaldın, zaten okuldasın." dedim, telefonunun ekranına bakmaya çalışıyordum fakat Nehir resmen stresten zıplıyordu.

"Daha sonra anlatırım Seçil," diyen genç kız koşarak sınıftan uzaklaştı. Ardından öylece bakakaldım, daha önce onu bu kadar strese sokan bir şeyin varlığından bile haberdar değildim... Nehir normalde çok rahat bir kızdır, gerçekten rahat. Lakin bazen o kadar rahattır ki, bu rahatlığı bir anda patavatsızlık oluverir. İnsanlara nasihat verir ancak kendisini eleştirdiğinde elinden bir şey gelmez, haliyle Nehir bunu fark edemez.

Ne de olsa terzi kendi söküğünü dikemez... Nehir'in sınıftan çıkmasının ardından ben de biraz hava almak istedim. Çantamdan yün hırkamı çıkarıp hızlıca omuzlarıma geçirdim. Dışarıya çıktığımda sonbaharın şehire getirdiği o güzel esinti beni karşıladı, dökülen o defne yaprakları beni inanılmaz rahatlatıyordu. İki senedir ne zaman kendimi stres altında veya huysuz hissetsem buraya gelirdim, insanı dinginleştiren bu koku beni başka bir evrene sürüklüyordu.

Sonbahar olmasaydı, yani havalar daha sıcak olsaydı, kitabımı alır da gelirdim buraya. Ancak şu an rüzgar çok kuvvetliydi, hırkam bile beni sıcak tutamıyordu. Yine de bu rahatlığı tatmak istiyordum, gülün dikenine katlanacaktım.

Elbette o kadar uzun süre kalamadım, dört dakika civarı durabildim. Beşinci dakikada hırkamın işime yaramayacağını fark ettiğimde ağır ağır yürüyerek giriş kapısından içeri girdim.

Kapıyı arkamdan örttüğümde hırkamı da çıkarıyordum, kol saatim bana ısrarla on dakika kaldığını söylüyor gibiydi. Ben de sınıfa girdim, bu kez sınıf kalabalıklaşmıştı. Gözlerim Nehir'i arıyordu, ancak bulamıyordum. Sanırım henüz o bahsettiği işini bitirmemişti.

Merakımdan ölecektim, neredeydi bu kız? İçeri öğretmen girdiğinde sınıfta hala Nehir yoktu, sırasına doğru kabaca göz gezdirdiğimde genç kızın çantasının da olmadığını gördüm. Okuldan mı gitmişti?

"Günaydın çocuklar," derse nedense edebiyat öğretmeni girmişti. Dersimizin tarih olduğunu sanıyordum, sağımda oturan, benimle bağımsız bir kıza soracaktım. Ve evet, sınıfımdaki kimseyi tanımıyorum. Okula yeni gelmedim ya da farklı bir sınıfa geçiş yapmadım, ciddi ciddi sınıfımda tanıdığım tek kişi Nehir. Sağımdaki kıza doğru döndüm, "Şey, dersimiz tarih değil miydi?" Kızın sağından bir çocuk bana baktı, ona dikkatlice bakmaya çalışırken kapüşonunu indirdi. Bu oydu, bana Masumiyet Müzesi'ni veren o öğrenci. Kız yanıtladı, "Öyleydi fakat dersi bu hoca almış, şansına küs tatlım."

ve uzun sarı lülelerini kıvırmaya devam etti. İşte bu sınıftaki insanları tanımama, daha doğrusu tanımak istememe, nedenim bu. Kimse samimi değil, herkes önüne gelenle dalga geçer. Bizim okulun neredeyse tamamı böyle, sabahleyin kütüphanede o çocuğu bana kitap verirken gördüğümde bu yüzden şaşırmıştım hatta. İlk kez bu kadar nazik biri ile karşılaştığımdandı o tepkim... Dersin ilerleyen saatlerinde çocuğun dönüp dönüp bana baktığını göz ucu ile fark ettim. Keşke arkadaş olsak, gerçekten onunla arkadaş olmayı çok isterdim. Ne yazık ki ismini bile bilmiyorum. "Anıl, kalk oğlum bize şu kalem ile göster."

İsmini artık biliyordum. Keşke arkadaş olsak, gerçekten onunla arkadaş olmayı çok isterdim. Anıl öğretmenin istediği o etkinliği yaparken birisi kapıyı tıklattı. "Gel!" içeri giren Nehir'di, saçları dağılmış, yüzü bembeyaz olmuştu.

"Geç kaldığım için kusura bakmayın Münevver öğretmenim," öğretmen şaşırtıcı bir şekilde elini Nehir'in yerine doğrulttu. Nehir kapıyı arkasından örtüp yerine oturduğunda ona şaşkın gözlerle bakıyordum, geçen sene aynı öğretmen başka bir çocuğu sırf beş dakika geç kaldı diye dışarıda bekletmişti.

Nehir dersin sonuna doğru sınıfa girdi ancak yalnızca yürüyerek yerine mi oturdu yani? Elbette yakın arkadaşımın ceza almasını istemezdim lakin ben hissediyorum, bu işte bir iş var. Mesela Nehir aniden işi çıkacak veya bir anda strese kapılıp koşturacak bir kız değildir, daha doğrusu benim tanıdığım Nehir öyle değildir. Bu iki gün içerisinde en fazla ne kadar şey değişmiş olabilir? Teneffüs zili çaldığında Nehir koşa koşa kendini dışarıya attı, onu takip etmek isterken bileğimde bir el hissettim. Bu derste benim soru sorduğum kızdı, yanında da iki tane kopyasından vardı.

Bileğimi çektiğimde kız boğazını temizledi. "Nehir neden böyle biliyor musun?" Başımı iki yana salladım, onlara ne ki? Bir de sanki Nehir'e çok değer veriyorlarmış gibi davranmaları yok mu... "Bilmiyorum, siz de öğrenmeye çabalamasanız iyi edersiniz." dedim ve sınıfın kapısına doğru yürümeye başladım.

"Hiç mi anlatmadı? Tehdit edildiğini en yakın arkadaşına bile söylememiş, pes yani..." arkamdan bağıran o kıza döndüğümde kız omuz silkti. "Gerçekten yakın arkadaş olsaydınız, sana anlatırdı." dedi diğer kız.

"Ne olduğunu anlatın." dememle birlikte üç kız başıma toplandılar, sırtımı duvara yasladım. "Bir çocuk varmış, Nehir ona körkütük aşıkmış. Daha sonra bu çocukla sosyal medyadan bayağı yazışmaya başlamış Nehir, çocuk dediğime bakma, lise son sınıf." Kızın anlattıklarından hiçbir şey anlamak istemiyordum, Nehir bana neden bunu anlatmamıştı? "Daha sonra Nehir çocuğa öyle bir bağlanmış ki, senden bile çok güvenmeye başlamış!" Kız bir kahkaha patlatmasın mı!

Ben de ağzına patlatacaktım ancak bu bilgiler bana lazımdı, üslubumu bozmadan kızları dinlemeye devam ettim. "Daha sonra Nehir çocuğun onu kandırdığını, onu yalnızca kullandığını öğrenmiş. Arkadaşları ile iddiaya mı ne girmişler, Nehir çok üzülmüş. Nehir ondan tamamen ayrılmak istediğini söyler söylemez çocuk onun iddiayı mahvedeceğini ve eğer böyle bir şey yaşanır ise kızcağız hakkında uygunsuz dedikodular yayacağını söylemiş. Nehir bunu zar zor iki üç öğretmene anlatabilmiş.

Bunlardan birisi de Münevver öğretmen." Demek bu yüzden öğretmen bu kadar çabuk ikna olmuştu. "Kıza bu olayı çözmeye çalıştıklarını söylemişler ama hikaye, yönetimin kılını kıpırdattığı yok. Çocuk bunu hocalara anlatmamasını söylemiş lakin Nehir dayanamayıp anlatmış." Oradan koşar adımlarla uzaklaştım, genç kızlardan birinin sesi öteden duyuldu. "Rica ederiz!" Teşekkür eden yoktu, bu tipleri iyi tanıyordum. Tuvalete girdiğimde Nehir ile karşılaştım. Ellerini musluğun kenarınlarına dayamış, başını eğmişti.

Genç kız bu durumdan çok sıkılmış olmalıydı. "Nehir," Nehir başını hızlıca bana doğru çevirdi, saçlarını kulaklarının arkasına aldı. Afallamış gözüken Nehir'e oldukça samimice yaklaştım, "Bana anlatabilirdin." deyiverdim aniden. "Korktum, çok korktum Seçil!" sonunda ağlamıştı, alnını omzuma dayamıştı. Bu durumda yalnızca sırtını sıvazlayabilmem o kadar acıtıyordu ki...

"Geçecek, Nehir," elinden tuttuğum gibi onu müdürün odasına doğru sürüklemeye başladım. "Ne yapıyorsun Seçil, neden geldik buraya?" Onu rahatlatmak için içimden geldiği gibi gülümsedim. "İki tane öğretmene anlatmakla olmaz," dedim odanın kapısına tıklatarak. "Hem müdür çok disiplinlidir." Kapının ardından gelen onay ile genç kızı içeri soktum, dudağının uçları yukarı doğru kıvrıldı. Güven verici bu gülümseyişten sonra arkalarından kapıyı örttüm, sınıfa doğru yürümeye koyuldum. Sınıfa doğru gittiğimdeyse o üçlüyü hiç görmemeyi diledim, ömrüm boyunca görmemeyi... İnsanların acılarından zevk alıyorlardı, belli. Umarım onlarla bir daha muhattap olmak zorunda kalmam.

Dersler geçiyordu, Nehir hala ortada yoktu. İşlerin yolunda olmasını diledim, gerçi son dersteydik ama... Dersin başlamasına dört dakika kala kitaplarımı çıkarmak için dolabıma doğru yürüdüm, dolabın kapağını açtığımda kucağıma doğru küçük bir kağıt parçası süzülmeye başladı. Eğilip havada tuttuğumda ikiye katlanmış bu kağıdı açtım.

Seni izlerken donuyor kalbim,

Kaygan buzun üzerinde kaymanı bekliyor

Kırılacak diye korkma, kalbim

O yalnızca seni istiyor

-Anonim

Satırların içerisinde kaybolurken alttaki yazıya gözüm kaydı, kimin olduğu belli değil mi? Sinirimden ağlayacaktım neredeyse, bu güzel satırların kime ait olduğunu öğrenemeyecektim... Bu şiir beni gülümsetmişti. Sanırım bu şairimiz biraz oyun istiyor. Şiirlere aşık birisi olarak hayatımda hiç böyle bir şiir görmemiştim, hem bu sabah yoktu, dolayısıyla kendisi yazmış olmalı. Şimdi de dedektiflik demek, aferin Seçil! Tam da gününü buldu diyeceğim lakin satırlar... Kağıt parçasını çantamın ön gözüne özenle yerleştirdim ve yerime oturdum.

Omzumda bir el hissettiğimde Nehir olabileceğini düşünerek aniden arkamı döndüm, karşımda gördüğüm o yabancı gelmeyen simanın sahibi bana doğru gülümsedi. "Emir?"

"Bildiniz!" dedi dişlerini göstererek gülümserken. "Seçil'e on puan!" Hafif bir kahkaha attım ve tekrardan arkamı döndüm, bu oydu... Emir, benim ortaokul arkadaşım. "Lisede görüşeceğimiz aklımın ucundan bile geçmezdi."

"Sen hiç özlememişsin beni sanırım," yerimden kalkıp Emir'e sarıldım.

"Sen öyle san, her ay arıyorum seni!" dedim gülerek. "Zahmet olmuş hanımefendiye..." Emir'in koluna dirsek attığımda yanımdaki boş sandalyeyi ona doğru ittim ve sandalyeye oturdu. "Anlatın bakalım Emir Bey, sizi buraya hangi rüzgar attı?"

"Ben şahsen otobüsü tercih ediyorum," diyen Emir'in bu saçma esprisine nedensizce katıla katıla güldük. Onu lisedeki Seçil ile tanıştırmanın vakti gelmişti, eskiden içten gülme sebebim, Emir Efe Tarakçı. Ortaokulda çok yakın arkadaştık, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Gözleri hala yemyeşildi, saçlarıysa kumrallığını koruyordu. Emir bana nasıl olduysa dört dakika içerisinde ailesinin tayininin İstanbul'a çıktığını ve artık burada okuyacağını söyledi, dersin başlaması ile beraber yerlerimize geçtik.

Derste Emir'i tanıtmaya zahmet edemeyen öğretmene güldük, gerçi yerlerimiz uzaktaydı fakat bizim gülmemiz bile bir bakışmaya bağlıydı... Elbette böyle sesli gülemiyorduk, dersin bitmesini bekliyordum patlamak için. Dersin tümünü gün içerisinde atlattığım ya da atlattığımı zannettiğim o olayları düşünerek geçirdim, Nehir'e ne olmuştu? Emir nasıl bizim okula, bizim sınıfa denk gelmişti? O güzel satırların şairi kimdi? Peki ya bana o sabahleyin kitap veren genç centilmen kimdi? Başım ağrımaya başlamadan önce bunları düşünmeye bir son verdim.

Önünde sonunda tüm bunların cevabını öğreneceğimi biliyordum, dolayısıyla bu olaylara bir ara vererek dersi dinlemeye karar verdim. Kararı almam dersin son on dakikasına kadar sürdüyse de son on dakikada dersi dinleyecektim.

Kapıyı tıklattılar, ancak bu seferki çok sertti. Öğretmen "Gel!" dediği zaman içeriye Nehir girdi, ardından da müdür. Herkes ayağa kalktı, Nehir'in bakışları bana adeta teşekkür ediyordu. Müdürün elini aşağı doğru hareket ettirmesi ile herkes tekrardan dizilmiş domino taşları gibi yerine oturdu. "İyi dersler hocam, müsaade var mı?" onayı aldıktan sonra müdür konuşmaya başladı.

"Nehir arkadaşınızın yaşadıklarını biliyorsunuzdur, sizin ona bu konuda destek olmanızı bekliyorum. Olay şu anlık çözülmüş gibi gözüküyor ancak nerede, ne zaman, ne ile karşılaşacağımız belirsiz. Sizden istediğim bu konuyu zorunda kalmadıkça konuşmamanız ve dediğim gibi, arkadaşınızın her daim yanında olmanız. Konuşmayı kısa keseceğim, artık liseli olduğunuza göre beni az çok anladığınızı düşünüyorum. Lütfen size olan güvenimi boşa çıkarmayın çocuklar, iyi dersler hocam." müdür çıktığında öğretmen sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi tekrardan dersine döndü.

Nehir'e henüz Emir'den bahsetmemiştim, fırsat olmamıştı. En yakın zamanda tanıştırabilirdim, acelesi yoktu. Emir'in kaş göz yapması üzerine kısık ses ile ona daha sonra açıklayacağımı söyledim. Emir de onayladıktan sonra Nehir'e baktım, halinden çok mutluydu. Umarım hep günün sonunda böyle gülebilir, umarım... Sağıma baktığımda genç adamın ara sıra bana baktığını fark ettim.

Aklımdan geçmişti, acaba gizemli şair bu çocuk muydu? Hayır Seçil, alakası yok, dedim içimden. İhtimalleri düşündüğümde belki mümkündü ancak o yalnızca bana bir kitap vermişti, bir iyilik yapmıştı o kadar. Her iyilik yapana da aşık muamelesi yapacaksam benim çok işim var... Ders sona erdiğinde zaten toplanmış olan ağır çantalarımızı sırtlandık, zilin çalmasını bekledik. Zil çalmadan önce Nehir ile Emir'i tanıştırdım.

"Memnun oldum,"

"Memnun oldum,"

Tanıştıralı daha on dakika olmamıştı ancak Emir ve Nehir çabuk kaynaşmışlardı, ben de bu ortama aynı şekilde... Gittikçe sosyalleştiğimi hissediyordum, zilin çalması ile beraber vedalaştık ve elbette yarın yine görüşmek üzere sözleştik. Ben yürürken Emir'in arkamdan bağırması kulaklarımda yankılandı. "Akşam bana mesaj yaz, seni telefonun başında beklerken buz tutarım yoksa!"

Buz tutmasından bahsetmişti, aklıma aniden dolabımdaki şiir geldi. Acaba... Gizemli şair Emir miydi? Yok canım, o kaç senelik arkadaşımdı sonuçta... Ama olabilirdi de, yani mümkün müydü ki bu? Belki de öylesine söylemiştir, diye düşünerek ben de ona doğru bağırdım. "Tamam!" Kulaklığımın tekini sağ kulağıma taktım, evin yolunu tuttum. Bugün beni heyecanlandıran, streslendiren, öfkelendiren o kadar çok şey yaşamıştım ki... Bir şiire gülümsemiş, bir arkadaşımla uzun zaman sonra içten bir şekilde kahkahalar atmıştım... Benim için bugün yaşadığım en önemli ve iyi iki şey bunlardı. Nehir olayıysa can sıkıcı başlamış, mutlu son ile bitmişti. Yani mutluydum, gerçekten mutlu.

Eve vardığımda annemin omzundan toz bezi sarktığını gördüm, babamınsa ayakları havada bir biçimde haberleri izlediğini. Evi dolduran bu deterjan kokusu beni sakinleştiriyordu, saçma bir şekilde bağımlılık yapmıştı. Annemi ise o kadar temizlik yapmasının üzerine bu koku sarhoş etmiş olmalıydı... "Anne, baba?" Babamın bu haline ufak bir kahkaha patlattım, babam da gülmek istiyordu lakin sanki annem onu esir almış gibi konuşamıyordu. "Anne, babamın ayakları neden havada?" Annem paspası duvara yasladı, ellerini beline koydu. "Basmasın kızım, o kadar sildim ben o halıların saçaklarını."

Dayanamayarak "Annem evde sıkıyönetim ilan etmiş babacığım, sen derdine yan." dedim ve babamla gülmeye başladık, annem ardımdaki kapıyı sinirle kapattığında dolabın tozunu almaya devam etti, bir yandan da söyleniyordu. "Anca söylenin siz," Babam da içeriden kendi kendine mırıldanıyordu, halimize gülmemek elimde değildi! Bu kez kendimi tutabildim. Halıların saçaklarına basmamaya özen göstererek tavşan gibi odama kadar zıpladım ve derin bir nefes aldım.

İster inanın, ister inanmayın, sevilmek çok güzel bir şey... Gerçekten öyle, gerek şiir olsun, gerek sözlü olsun, gerek sözsüz olsun, bunun ifade edilmesi çok daha iyi bir şey. Hani yataktan kalkmak için bile bir neden arar ya insan, benim bugüne kadar yoktu. Arayıp bulamamak da beni derin bir çukurun içinde mahsur bırakıyordu. Bugün o şiiri aldığımda, arkadaşlarımla gülüp eğlendiğimde anladım, artık benim için uyanmak bile anlamlı olacaktı...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.