İçeriğe geç

YANSIMA

Bölüm 1 · 8 dk okuma

YANSIMA

Bölüm 1

ÜÇE KADAR (GİRİŞ)

Bu bir rüya olmalı ama rüyalar böyle hissettirmezdi. Kulağıma ateşin cızırtılı sesleri doluyor. Ya da sadece bu sesi duymak için kendimi zorluyorum; çünkü istemsizce kendimi kasıyorum, kaşlarımı çatıyorum. Yan tarafıma vuran bir sıcaklık var. Ateşler içerisinde yanıyormuş gibiyim ama ona rağmen bedenim sanki kutuplardaymışım gibi titriyor. İçimde anlam veremediğim bir korku var; ne olduğunu bilmiyorum ama neyse, bedenim benden önce biliyormuş gibi. Gözlerimi açıyorum ve karanlıktan gerçekliğe kavuşuyorum; tüm siyahlar acımasızca renklere bürünüyor. Anlam veremediğim şeylere anlam kazandırmanın tam zamanıydı fakat kafamın daha da karıştığını söylemeliyim. Gözlerimi açar açmaz hiç tanımadığım bir yerde, bana ait olmayan bir bedendeydim. Minik bir kız çocuğuydum; dizlerimin üzerinde, yerde, halının üstünde oturuyordum. Kimim? Neden buradayım? Ne oluyor? Bilmiyorum. Bana ait çocukluğumun en ücra köşesine saklanmış bir anı mıydı bu kargaşa? Hiçbir fikrim yok. Gözlerimi gezdiriyorum bulunduğum odada, sanki bir kaçış yolunu bulmak ister gibi. Garip bir şekilde tanıdık bir atmosferi de vardı; sanki hep burada durmuşum gibi, bu ateşi hep hissetmişim gibi. Bu odaya girmek sanki bazı şeylerin sonunu getiriyordu. Kafamı hafifçe sağ tarafıma çeviriyorum. Hissettiğim sıcaklığın yanı başımdaki şömineye ait olduğunu öğreniyorum. Gözlerim istemsizce şöminedeki yükselen ateşe, siyahlaşan odun parçalarına gerektiğinden fazlaca takılı kaldı, ta ki… Kulağıma acımasızca dolan bir silah sesiyle irkildim. Aynı anda gözlerim kapandı; tekrar renkler söndü ve yerini karanlık aldı. Gözlerimi açtığımdaki renklerin, gözlerimi kapattığımdaki karanlıktan daha karanlık, daha korkunç, daha acımasız olduğunu söylemeliyim… Yaptığım her hareket, her mimik benden bağımsızdı. Sanki bu minik kızın bedeninde hapsolmuşum gibiydim; korkunçtu. Madem kontrol gücü bende değildi, şu an neden bu kızın bedenindeydim? Bir rüyada olduğum kesindi ve ben bu kıza bağlıydım. O zaman nasıl uyanacaktım? Aklımdaki deli sorular dışarıdaki silah sesleriyle susmak zorunda kaldı. Gözlerimi uzun bir süre açamadım; her silah sesiyle nefesim hızlanıyordu. Terlediğimi de hissediyordum. Sıcaklık artık rahatsız edecek seviyedeydi ama içine hapsolmuş olduğum minik kız sanki hiçbir şey hissetmiyordu. Onu terleten sıcaklık değildi çünkü belki de benim de bilmem gereken, öğrenmem gereken şey buydu: Minik kızın korkusu… “Lavin, seninle evcilik oynamayı kabul ediyorum,” diye bir ses işittim. Lavin mi? Ama bu benim adım. Bu nasıl olur? Bu kız çocuğu ben miyim? Yüzüme tokat gibi çarpan bu cümleyle beraber minik kız gözlerini açtığında görüş alanıma sekiz yaşlarında bir erkek çocuğu girdi. Doğrudan bu çocukla göz göze geldim. Gözlerinde en saf hâliyle bir korku vardı. O da korkuyordu ama saklamayı tercih ediyordu. İnatla gözlerini benden çekmiyordu. Gözlerim aşağıya indi. Çocuk bir elinde oyuncak bebek tutuyordu. Çocuklar bazen oyunu, dayanamadıkları gerçekliğe karşı bir kalkan gibi kullanırdı. İşte bu da çocukların masumiyetlerinin canlı bir örneğiydi; çünkü onlara göre oyun oynamak, güvenli hissettikleri bir dünya kurma çabasıydı. “Hani sen oynamak istemiyordun?” diye mırıldandım. Bir çocuğa göre fazla hüzünlü bir ses tonuydu bu. Bu sahneye karşı içim cız etti. “Kararım değişti, şimdi oynamak istiyorum.” Minik erkek çocuğu yanıma yaklaştı ve elindeki oyuncak bebeklerden birini bana doğru uzattı. Gözlerinde karşı konulamaz bir sevecenlik vardı ama bu minik çocuğu tanımıyordum; her ne kadar o beni tanıyor olsa bile… Uzun bir süre suskun kaldım. Ne karşımdaki çocuğu reddettim ne de kabul ettim; sadece baktım. En son iç geçirince minik erkek çocuğu boşta kalan elini yukarı kaldırıp işaret parmağıyla tavanı gösterdi. “En azından yukarıdaki sesler susana kadar,” diye devam etti konuşmaya. O an elimin tersiyle çocuğun elinde tuttuğu bebeği itip ayağa kalktım. Çocuk benden uzun olduğu için başımı kaldırdım. Aynı zamanlamayla, az önce çocuğun yaptığı gibi işaret parmağımla tavanı gösterdim. “Oyun oynamayacağım,” dedim ve devam ettim: “En azından yukarıdaki sesler susana kadar…” Bu özgüvenli cevabı karşımdaki çocuk hoş bulmamış olacak ki gözlerini kısıp kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Çünkü ne hissetmiş olabileceğimi biliyormuş gibiydi ve o da aynı şeyleri hissediyordu. Dışarıdaki silah sesleri birinin sonu olacaktı ve kader, kimin kafasından sıkıp ruhunu alacağını bilmiyordu. Belki de tüm bu korku bu yüzdendi. Çocuklar oyunda kurdukları dünyayı kontrol edebilirler ama dışarıdaki dünyaya karşı savunmasızdırlar. Hele ki ölümü kontrol edemezler ve gidenin geri gelmeyeceğini iyi bilirler. Çocuğun yanından geçip şöminenin tam karşısındaki deri koltuğa oturdum. Minik kızın aklında ne olup bittiğini bilmek istiyorum. Evet, onun bedenindeyim, hayatı onun bakış açısıyla izliyorum ama yine de ruhunu bilmiyorum. Ruhu değilim ben; sadece bedeniyim. Ateşi hissediyorum, yakıp yakmadığını anlıyorum. Tek görevim bu. Neden onun bedenine hapsolduğumu da bilmek istiyorum. Rüyaların anlamsız, boş şeylerden ibaret olduğunu da düşünmüyorum; hiçbir zaman da düşünmedim. Peki bu rüyanın anlamı ne? Çocuk elindeki bebekleri yan tarafıma koyup diğer tarafıma geçti ve o da benim gibi deri koltuğa oturdu. Onun asıl amacının da evcilik oynamamak olduğu yüzünden okunuyordu. İkimiz de konuşmamayı tercih ettik. Bu sessizliği bozan yine dışarıdaki silah sesleri oluyordu; ardı ardına patlayan silah sesleri… “Sence ne zaman biter bu şey?” diye sordum. Başımı hafif kaldırıp yanımdaki çocuğa baktım. O da en az benim kadar bir bilmemezlik içindeydi ama yine de cevap verdi: “Üçe kadar sayacağım, o zaman bitecek…” Hiç tereddüt etmeden başımı tekrar çocuğun omzuna yasladım. Bu yanımdaki çocuğun bu minik kızla arasında olan bağlantıyı anlamasam da birbirlerine güvendikleri ve kader arkadaşı oldukları anlaşılıyordu. Ve bir gerçek şu ki saymak hiçbir şeyi değiştirmeyecekti; sadece bir umut. Belki de ikisi de bunun bilincindeydi, kim bilir… Yanımdaki çocuk saymaya başladı. “Bir…” dediğinde gözlerimi ayrı bir umutla kapadım ve kalbim göğüs kafesimden çıkacakmış gibi hızlı atmaya başladı. Hatta öyle hızlı atıyordu ki çocuğun saymasını bile duyacağından şüphe ettim. Tüm kalp atışlarım o an kulağıma dolmuştu. “İki,” dediğinde kendimi sakinleştirmek için derin bir nefes aldım ve bu sefer dışarıdaki silah seslerine kulak verdim. Sanki çocuk tam “üç” dediğinde tüm sesler susacaktı. Sanki sihirli bir kelimeydi üç… Ve o sihirli sözcük hiçbir zaman gelecek gibi durmuyordu çünkü dışarıda acınası bir gerçek duyuldu. Önce güçlü bir silah patlaması duyuldu. Bu silah, diğer silahlara göre daha şiddetliydi. Belki de silahtan çıkan merminin gittiği yön yüzündendi çünkü hemen arkasından bir adamın haykırışı duyuldu: “Meral!” O an koltuktan fırladım. Sebebini bilmiyorum. Meral kim? Hiç bilmiyorum ama aklıma takılan soruların cevabını öğrenmem çok geç olmadı. “Anne!” diye mırıldandım ağlamaklı bir ses tonuyla. Gözyaşları yanağımdan süzülürken şiddetli haykırışlar devam ediyordu. Her saniye daha da acıklı olan bu haykırışlar minik kızı daha da korkutuyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hıçkırıklar göğsümde düğümlenirken bu sefer ellerim titremeye başlamıştı. Etrafı ise bulanık görüyordum. Karşımdaki çocuk bir an elimi tuttu. “Yukarı çıkalım,” dedi ve dediği gibi ayağa kalkıp kapıya doğru yürümeye başladı. Ben de arkasından takip ediyordum. Kapıya vardığımızda durdu. Elimi bıraktığı an burnumdaki sümüğü çekerek: “Nasıl çıkacağız ki? Kapı kilitli,” dedim. Erkek çocuğu cebinden anahtarı çıkarınca birkaç kez gözlerimi kırptım. Cebinden çıkardığı anahtarı hızlı hareketlerle kapı girişine taktı ve çevirerek açtı. Kapıyı açar açmaz tekrar elimi tuttu ve dışarı çıktık. Kapının diğer tarafı karanlıktı; göz gözü görmüyordu ama alışık olmalıymışım gibi merdivenleri ezbere biliyormuşçasına hızlı hızlı çıkmıştık. Her adımımızda merdivenden çıkan seslerin ortama gerilim katması dışında hiçbir amacı yoktu. İki çocuğun neredeyse her konuşmasında geçen bu “yukarı” dedikleri yere vardığımda içim huzursuz olmuştu. Silah patlama seslerinin asıl merkezi olan ve cehennem ya da bir savaşın ortasında olduğumuz bu yer, lüks bir malikanenin giriş katına aitti. Camlar tuzla buz olmuş, birçok eşya devrilmiş, yerler kan göleti hâline gelmişti. Hatta bu malikane, bu cehennemde savaşan kişiler için de mezar hâline gelmişti. Kafamı herhangi bir yere çevirdiğim zaman bambaşka cesetler, aynı amaçla oradaydılar. Buram buram kan kokusu geliyor ve midemi bulandırıyordu. Aynı zamanda silah sesleri ve anlam veremediğim haykırışlar yüzünden ellerimle kulaklarımı kapatmıştım. Çevredeki sesleri bir nebze de olsa susturmayı başarmıştım. Kulağımı kapattığım ellerimden birini çocuk tuttu ve yine bir yere doğru yürüyüp koltuğun arkasına saklandık. Ben mermilerden kaçıyoruz sanarken bir kadın geldi yanımıza. “Ne işiniz var sizin burada?!” O an anlamıştım ki biz bu kadından kaçıyorduk. Bizi büyük bir ihtimalle o alt kattaki odaya geri götürecekti. Kadın kolumuzdan tutup bizi ayağa kaldırdı. Acaba Meral dedikleri kadın bu muydu? Eğer buysa neden şu ana kadar anne diye seslenmedim? “Şimdi o odaya tekrar gidiyorsunuz ve katliam bitene kadar da oradan ayrılmıyorsunuz, tamam mı?” Ses tonu sinirli ve kesindi; asla en ufak bir itirazı dahi kabul etmeyecek cinstendi. Katliam yaşandığı için stresli olmalıydı ve kadın sinirini bizden çıkarıyordu. Biz hâlâ kadının yüzüne baktığımız için kadın: “Gidin dedim size!” diye haykırdı. Ama bu sefer gözüm bambaşka bir yere takıldı; kadının arkasında yaşanan çatışmaya… Kırılmış camların arkasında, arabanın arkasına çökmüş bir adam belli aralıklarla elindeki silahla bir yerlere ateş açıyordu. Onun çaprazında ise savunmasız kalmış bir kadın vardı. Onun önünde ise yine bir adam, elinde silah… Ama o silahı arkasındaki kadını kurtarmak için kullanıyordu. Arabanın arkasında duran adam “Meral!” diye haykırıyor, bağırıyordu. Benim duyduğum o haykırışı meğersem bu adam yapıyormuş. Doğal olarak da o savunmasız kadın benim annemdi. Meral adındaki kadını gördüğüm gibi ona doğru koşmaya başladım. Tek hatırladığım şey kulaklarımı yırtan bir silah patlamasıydı… Sonrası ise… Kendi bedenime ve bilincime aitti. Gözlerimi açtığımda terden duş almış gibiydim; saçım boynuma ve alnıma yapışmıştı. Uyanır uyanmaz gördüğüm rüyanın şokuyla yatakta doğruldum. İlk saniyeler bilincim, gerçekliği ve gerçek dışı olanları, yani rüyayı ayırt etmekte zorlandı ve istemsizce o rüyayı düşünüyordum. İstemsizce yapıyordum çünkü rüyayı düşünmemeye çalışmak onu daha da büyütüyordu. O minik kız, oradaki Meral, yanımdaki çocuk… Hepsi gitmişti ve ben, daha aydınlanmamış bu havada onları düşünüyordum ta ki tüm odada çınlayan telefon sesi her şeyi bölene kadar. Gözümü yeni açtığım ve beynimin hâlâ rüyadaki olaylara gidip gelmesi yüzünden bu ses irkilmeme sebep oldu. Hem korkuttu hem de rahatsız etti. Kim beni, bilmem gecenin bir vaktinde arıyorsa? Şu lanet sesi susturmak için yanı başımdaki komodinin üstünde olan telefona uzandım. Gözüm ekranın parlaklığına karşı kısıldı; henüz ışığa alışamamıştım. Ekranın üzerinde kayıtlı olmayan bir numara yazıyordu. Kaydırıp telefondaki aramayı cevapladım, kulağıma götürdüm. "Alo?" Karşı taraftan bir erkek sesi duyuldu. "Lavin Karan ile mi görüşüyorum?"Sırtımı dikleştirdim; işte şimdi uykudan ayılıyordum. "Evet, benim." Cevap gecikmedi. "İlgilendiğiniz dosyayla ilgili bir gelişme var. Sabah saat sekizde karakolda olun." Telefon sessizleşti. Kalbim istemsizce hızlandı; ne olacağını anlamadan gözlerimi yumdum.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Acil devam etsin kurgu çok çekiyor tek oturuşta bitti