## BÖLÜM 1: Ekrandaki Çatlak
Gecenin üçüydü. Kaan’ın odasını aydınlatan tek şey, bilgisayar ekranından sızan soluk mavi ışık ve kulaklığından dışarı taşan kısık bas sesleriydi. Yarın sabahın ilk saatlerinde hayatını kabusa çevirecek o matematik sınavı olmasaydı, muhtemelen kendini çok daha huzurlu hissedecekti. Ancak her lise öğrencisi gibi, o da formüllere çalışmak yerine yatağına uzanmış, telefon ekranında zamanı ve mekanı unutacağı sonsuz bir sosyal medya döngüsüne girmişti. Parmakları ekranda yukarı aşağı kayıyor, zihni ise yorgunluktan yavaş yavaş uyuşuyordu.
Tam telefonu tamamen kapatıp baş ucundaki komodine bırakacaktı ki, cihaz tuhaf bir şekilde titredi. Ekran aniden simsiyah kesildi. Ne tanıdık bir bildirim sesi duyuldu ne de telefonun kendi işletim sistemine ait bir tepki belirdi. Sadece, zifiri karanlığa bürünen ekranın tam ortasında, sanki pikselleri eriterek açığa çıkan, kan kırmızısı ve parlak bir yazı belirdi:
> "Gerçeklikten sıkılmadın mı, Kaan? Yeni bir yansımaya hazır ol."
>
Kaan kaşlarını çattı, şaşkınlıkla gözlerini kıstı. "Yine saçma sapan bir virüslü reklam dalgası herhalde," diye mırıldandı kendi kendine. Sağ başparmağıyla ekranın köşelerinde hayali bir çarpı işareti aradı, ekrana sertçe birkaç kez dokundu ama telefon tamamen donmuştu. Cihazın fiziksel kapatma tuşuna bastı, hatta basılı tuttu; nafile, telefon hiçbir komuta yanıt vermiyordu. Birkaç saniye sonra o gizemli kırmızı yazı aniden sıvı gibi eriyerek kayboldu ve yerini hızla dolan dijital bir yükleme barına bıraktı. Barın hemen üzerinde, uygulamanın adı son derece yalın ve net bir şekilde yazıyordu: YANSIMA.
Uygulamanın yüklemesi bittiği an, telefonun ön kamerası Kaan'ın hiçbir müdahalesi olmadan kendiliğinden aktif hale geldi. Kameranın hemen yanındaki yeşil LED ışık sürekli yanıp sönmeye başladı ve ardından ekranın üst kısmından odaya doğru yayılan, ince lazer benzeri yeşil bir ışık çizgisi belirdi. Bu ışık, Kaan'ın şaşkınlıktan donakalmış yüzünü yukarıdan aşağıya doğru milim milim taramaya başladı. Kaan, ani bir refleksle telefonu elinden düşürecek gibi oldu ancak garip bir şekilde parmakları telefonun kasasına sıkıca kilitlenmişti.
Tarama işlemi bittiğinde ekran değişti ve Kaan, cihazın içinde kendi üç boyutlu modelini gördü. Dijital karakter, saçlarının darmadağınık duruşundan üzerindeki soluk siyah kapüşonlu hırkanın ceplerindeki dikiş izlerine kadar tıpatıp kendisine benziyordu. Tek fark, karakterin başının hemen üzerinde yüzen, oyunlardan aşina olduğu gri bir bar ve o barın içindeki soğuk değerlerdi: "HP: 100 / Seviye: 0".
"Vay be, grafik motoru gerçekten harikaymış," dedi Kaan, sesindeki tedirginliği bastırmaya çalışarak. Karakteri parmağıyla ekranda döndürürken, telefonun tam ortasında titreyen yeni bir görev metni belirdi:
> [İLK GÖREV: Odandaki Gizli Nesneyi Bul. Süre: 60 saniye.]
>
Kaan hafifçe güldü, odasının her köşesini ezbere biliyordu. "Bu küçücük odada benden gizli ne olabilir ki?" diye geçirdi içinden. Merakına yenik düşerek telefonun kamerasını odasının boşluğuna doğru tuttu. İşte o an, damarlarındaki kanın donduğunu hissetti. Telefon ekranının yansıttığı oda, gerçek hayattaki odası değildi. Gerçekte darmadağınık duran yatağı, üzerindeki kıyafetler ve kitaplığı, ekranın içinde yüzyıllardır terk edilmiş, duvarları çatlamış, kalın paslı zincirlerle dört bir yandan bağlanmış korkunç bir harabe gibi görünüyordu.
Ekranın sağ köşesinde, çalışma masasının altındaki zifiri karanlık bölgede bir şey parlıyordu. Bu, üzerinde mor ışıklar sızan dijital bir sandıktı. Kaan, gözlerini ekrandan ayırmadan masasına doğru ağır adımlarla eğildi. Gerçek dünyada masanın altında hiçbir şey yoktu, eli tamamen boşluğa çarpıyordu. Ancak telefonun ekranında elini o karanlığa uzattığında, kendi dijital yansımasının da aynı anda sandığın kapağına dokunduğunu gördü. Odada metalik, yankılı bir tık sesi duyuldu.
Sandık büyük bir gürültüyle açıldı. İçinden siyah, üzerinde antik rünler kazınmış ve etrafına mor bir sis yayan dijital bir hançer yükseldi. Ekranda hemen bir bildirim belirdi: "[Karanlık Hançer envantere eklendi]". Kaan derin bir nefes verdi. "E, bu kadar mı yani? Bildiğimiz basit bir artırılmış gerçeklik oyunu işte," diyerek rahatlamaya çalıştı. Telefonu kapatmak için tekrar hamle yaptı.
O sıradaı odanın içindeki hava aniden, sanki tüm pencereler aynı anda açılmış gibi buz kesti. Kaan’ın ensesindeki tüyler ürperdi, ağzından çıkan nefes hafif bir buhar bulutuna dönüştü. Telefon ekranındaki harabe odanın kapısı yavaşça, gıcırdayarak aralandı. O kapının ardındaki karanlıktan, yüzü olmayan, tamamen yoğun gölgelerden oluşmuş insansı bir yaratık odaya süzüldü. Yaratığın yüzünün olması gereken yerde, iki kor kırmızı nokta nefretle parlıyordu.
Kaan tamamen donakalmıştı. Beyni ona "Telefonu fırlat ve odadan kaç!" diye bağırıyordu ama parmakları ekrana sanki görünmez bir güçle yapıştırılmıştı, milim kımıldatamıyordu. Ekrandaki gölge yaratık, ani ve vahşi bir çığlıkla Kaan'ın yansımasına doğru fırladı. Uzun, jilet gibi keskin gölge pençelerini Kaan'ın karakterinin tam göğsüne geçirdi.
"AH!" diye acı içinde haykırdı Kaan.
Görünmez bağ aniden koptu ve telefon elinden kayarak parkenin üzerine düştü. Kaan göğsünde, hayatında hiç hissetmediği kadar keskin, yakıcı ve derin bir acı hissetti. Sanki birisi gerçek bir bıçağı etine saplamış ve yavaşça çekmişti. Hızla kapüşonlusunun fermuarını indirdi, tişörtünü sıyırıp boy aynasına baktı. Göğsünde, tam kalbinin üzerinde, tırnakla vahşice kazınmış gibi duran kıpkırmızı, taze üç derin hat belirdi. Yaralardan ince, sıcak bir kan sızıyordu.
Yerde ekranı yukarı bakacak şekilde ters dönmüş duran telefondan keskin bir uyarı sesi yükseldi. Kaan, titreyen ve soğuk terler döken elleriyle telefonu yerden aldı. Ekrandaki can canavarı hızla düşmüştü ve altında şu satırlar yazıyordu:
> [HP: 85 / 100]
> Dikkat: Oyunda ölürsen, yansıman silinir. Ve yansıman silinirse... sen de gerçek dünyadan silinirsin. Seviye 1'e geçmek ve hayatta kalmak için okula git.
>
Kaan, odanın ölümcül sessizliğinde duvarları döven kalbinin güm güm atışını dinlerken, bunun sadece bir mobil oyun olmadığını, hayatı üzerine oynanan ölümcül bir kumar olduğunu çok ağır bir şekilde anlamıştı. Ve asıl kabus, sabah okula gittiğinde başlayacaktı.