Tokito'nun ruhu, Kando ile yaptığı yüzleşmenin ardından bir meteor gibi bedenine geri döndüğünde, Hafil Köyü'nde zaman durmuş gibiydi.
Kahraman Shou ve Fujih arasındaki savaş, gökyüzünün kararmasıyla dahada hızlanmıştı.
Herkes savaşın sonucunu beklerken, Tokito'nun yerde yatan bedeni aniden etraftaki tüm manayı bir kara delik gibi içine çekmeye başlamıştı.
Rodius’un, Tokito’nun manasını tutmaya çalışan zayıf aurası bir anda parçalandı ve koca aslan bir tüy gibi duvara fırlatıldı.
Tokito'nun kaybettiği manası, doğadan ve hatta havadan emilerek ona geri dönüyordu. Rodius duvara çarptığında, Tokito'nun Zombi Kral formundayken dışarı fırlayan çarpık dişleri döküldü, kopan eli siyah bir dumanla yeniden oluştu ve çıplak vücudunun üzerinde manadan örülmüş kraliyet kıyafetleri belirmeye başladı.
Koyu kırmızı, kan rengi bir ceket, gece kadar siyah bir gömlek ve pantolon... Ve en dikkat çekici olanı, sol kolunun üstünde beliren, sarı renkte parlayan, gergedan boynuzuna benzeyen o gizemli mühürdü.
Tokito uyandığında yaydığı aura sadece korkutucu değil, aynı zamanda ezici bir asalete sahipti.
Tokito başını kaldırdığında gözlerinden biri beyaza dönmüştü, diğeri ise saçlarının altında siyahlığa gömülmüştü.
Etrafı taradı. Dostlarının, Kortus'un, Nanagi'nin ve Rodius'un ölü gibi yatan bedenlerini, her yerin kan gölüne döndüğünü görünce gözünü tamamen açtı.
Karşısında duran kişilere, Fujih ve Shou'ya, bir kralın gazabıyla baktı.
“Burada ne oldu? Karşımda duran bu insanlar da kim? Benim krallığımda, benim halkıma ne yaptınız?”
Shou, ölü olduğunu düşündüğü kişinin bir anda kalktığını görünce kekeledi.
“B-Bu imkânsız... Senin ölmüş olman gerekiyordu! Ruhun yok olmuştu!”
Fujih, kılıcını bıraktıktan sonra titreyerek geriledi.
“Nasıl olabilir? Bana öldüğün söylenmişti, plan bu değildi!”
Tokito, sesi gök gürültüsü gibi yankılanarak kükredi.
“KAPAYIN ÇENENİZİ!”
Tokito'nun tehditkâr aurası, yerçekimini artırmış gibi etrafındakileri yere çiviledi. Kimse kıpırdayamıyordu. Tokito, ağır adımlarla ilk olarak Kortus'a gitti.
Kortus'un göğsüne saplanan kılıç yarasına ve solgun yüzüne baktı. Organları neredeyse dışarıya çıkmak üzereydi fakat hâlâ nefes alıyordu. Kortus’un başını nazikçe dizine koydu, kanla dolu yüzünü kendi gömleğinin koluyla sildi ve ona sarılarak hıçkırıklara boğuldu.
“Özür dilerim... Özür dilerim Kortus... Hepsi benim suçum. Seni koruyamadım.”
Gözyaşları Kortus'un yüzüne damlarken, Tokito'nun ellerinden siyah bir şifa ışığı yayıldı. Kortus'un yarası kapanmaya, rengi yerine gelmeye başladı.
Onu yavaşça, bir bebek gibi yere yatırarak Nanagi'ye yöneldi. Nanagi'nin sadık bir şekilde yatan bedenini kucağına aldı. Sonra başını kaldırıp, korkudan titreyen Fujih'e döndü.
“Siz şerefsizler... Şifacılarınız nerede? Neden kimse onlara yardım etmiyor?”
Fujih auradan dolayı diz çöktüğünde, sesi titreyerek cevap verdi.
“Şifacılarımız... Şifacılarımız şu anda General Guter ile ilgileniyor efendim. Öncelik...”
Tokito, Nanagi'yi nazikçe yere bırakıp bir gölge gibi Fujih'in önünde belirdi. Fujih'in kurbanlık koyun gibi bekleyen kafasını, acımasızca ayağıyla yere yapıştırdı ve kafasını ayağıyla ezmeye başladı.
“Öncelik mi? Senin tek kurtarman gereken o hain Guter mi? Sen bir vikont değil misin? Bana ve krallığa ihanet eden, bu yıkıma sebep olan Guter'i kurtarmak da ne demek?”
Fujih'in yüzü Tokito’nun ayağıyla vurmasıyla parçalanırken, Tokito onu bir çöp gibi orada bıraktı ve Shou'ya doğru yürümeye başladı.
Shou, bu canavarca gücün karşısında kılıcını çektiğinde elleri titriyordu ama geri adım atmadı.
“Hey, insan. 10 saniye içerisinde bu krallığı terk etmezsen, arkanda duran o kırmızı ve pembe saçlı iki dostunun kafası anında patlar. Siz insanları öldürmek benim için bir anlık olaydan ibaret.”
Tokito’nun blöf yaptığını biliyordu ama dostlarının hayatlarıyla risk alamazdı. Shou kılıcını küçültüp kınına takarak, onurlu bir geri çekilmeyi seçti.
“Benim amacım ölü olan kralın kellesiydi. Karşımda iradesi olan bir kral var. Savaşmanın anlamı yok.”
Kahraman, arkasını döndükten sonra kalan adamlarını etrafında toplayarak ışınlanma büyüsünü kullandı ve bir ışık sütunu içinde kayboldular.
Tokito, tehlike geçince tekrar Nanagi'ye koştu. Kucağında duran narin bedene sarılarak ağlamaya başladı.
“Benim verdiğim karar, benim zayıflığım yüzünden bu hale geldiniz. Sizlere kendimi affettirmek için her şeyi yaparım. Lütfen, uyanın…”
Onu iyileşmesi için güvenli bir yere taşıdıktan sonra, yıkıntıların arasında, duvara yaslanmış yaralı duran küçük kızı, Lilia'yı gördü.
“Bu kız kim? Neden burada?”
Köylülerden biri cesaretini toplayıp bağırarak cevapladı.
“O bizim en sevdiğimiz kızımız, Lilia! Lütfen onu kurtarın Şeytan Kral!”
Tokito duyduklarından sonra yavaş adımlarla Lilia'ya yaklaştı. Kızın morarmış yüzüne, kırık koluna bakarak, sesi buz gibi bir tonla konuştu.
“Bir kız çocuğuna... Bir bebeğe bunu kim yapar? Hangi canavar?”
Tüm askerler sessiz kaldığında, köşede ağır yaralı yatan Rodius kan tükürerek son bilincini kullandı.
“O kızı... Vikont Fujih boğmaya çalıştı. Sadece insan olduğu için.”
Tokito'nun gözleri öfkeyle parladı. Uzakta dirseğinin üstünde durmaya çalışan Rodius'a bağırarak parmağıyla işaret etti.
“Beni bekle koca aslan, birazdan sana da geliyorum. Hesabımız bitmedi.”
Önünde duran kıza kafasını tekrar döndürdüğünde, kızın yüzü yine kafasını ağrıtmış, o eski anılarını tetiklemişti.
“Abi...”
Kızın bu sesi zihninde yankılandı.
Baş ağrısı başlayınca iki elini kafasına koyan Tokito etrafta dönmeye, acıyla inlemeye başladı.
Bir süre sonra derin nefesler alarak kendini kontrol altına alan Tokito, kızın yüzüne bakmadan, sadece elini uzatıp şifa büyüsünü yaptı ve hızla orayı terk etti. O kıza bakmak, ona çok ağır geliyordu.
Rodius'un yanına geldi. Sevdiği, güvendiği hocasının, koruyucusunun yerde yatan devasa bedeninin solunda durdu.
Sağ ayağıyla sertçe Rodius'un karnına bastırdı.
“Neden beni korumak için, o aptal gururun yüzünden diğer ikisinin canını tehlikeye attın? Neden kendini feda ettin aptal aslan?”
Rodius, efendisi hayatta olduğu, o eski bakışları geri geldiği için karnındaki acıyı umursamıyordu. Gözleri doldu.
“Siz... Siz her şeysiniz efendim.”
Tokito daha fazla dayanamadı. Ayağını çekerek dizinin üstüne çöktü ve büyük aslanın boynuna sıkıca sarıldı. Efendisi ona sarılınca Rodius anlık şaşkınlıkla ne yapacağını bilemedi.
Kocaman, pençeli eliyle efendisine sarılmak istese bile ona zarar verme korkusu yüzünden eli havada kaldı.
Tokito, Rodius’un pençeleri yüzünden sarılmadığını anlayınca ağlayarak konuştu.
“Bana sarılabilirsin Rodius! Sarıl bana! Merak etme canım yansa da umurumda değil. Senin hayatta olman bana yeter.”
Rodius gözyaşlarını tutamadı ve efendisinin kemiklerini kırmamaya çalışarak sertçe kucakladı. İki şeytan, biri küçük biri devasa, birbirlerine sarılarak kanlı savaş meydanında ağlıyorlardı.
Bu sırada Fujih, askerlerin elinden kurtulup kafasını kaldırınca, Tokito sarılmayı bırakıp ayağa kalktı. Gözyaşlarını sildi ve yüzü taş kesildi.
Fujih'in yanına yürüyen Tokito, sert bakışla Fujih’in yüzüne sert bir tekme atarak tekrar yere yatırdı.
“Ben hayal kırıklığına uğradım Vikont Fujih. Savunmasız bir insana saldırmak… Sizleri tahta oturduğum zaman gerçek adaletle yargılayacağım. O zamana kadar zindanda çürüyeceksin.”
Arkaya düşen Fujih, korkudan titreyerek tekrar ayağa kalkmaya çalıştı.
“Sizlerin emrine amadeyiz majesteleri. Merhamet edin.”
Askerler, Fujih'i yaka paça kaldırıp büyüyle bağladılar.
Tokito, Guter'in bulunduğu, şifacıların olduğu çadıra doğru gitti. Çadırın kumaşını eliyle sertçe açarak içeri giren Tokito'yu gören Guter, yatağında büzüldü.
Tokito elini sallayarak şifacılara durmasını söyledi.
“Sakin ol General Guter. Ben artık tamamen kendime geldim. O canavar gitti. Ne olduğunu pek anlamasam da bunlara ben sebep oldum sanırım. Ama senin yaptığın... O değişmedi.”
Guter korkusu geçince yattığı yerden kalkarak zorla dizinin üstüne çöktü. Tokito ellerini arkasında birleştirip hafifçe eğilerek Guter'in kulağına fısıldadı.
“Sizleri öldürmek istediğim anda yaparım. Parmağımı şıklatmam yeter. Yerinizi bilin, ben sizin bildiğiniz o eski, yumuşak krallara benzemem. Ben cehennemin ta kendisiyim.”
Guter, auranın keskinliğinden nefes bile alamadı. Söylenenlere karşı sadece başını eğdi. Tokito, sağ eliyle Guter'in siyah ve dalgalı saçlarını, bir evcil hayvanı sever gibi okşayarak iğrenç bir şey görmüş gibi yüz ifadesi yaptı.
“Köpekler neticede her zaman köpektir ve sadıklardır. Siz de benim krallığımın itleri olacaksınız. Odanızda güvende olduğunuzu düşündüğünüz her saniye nefesim boynunuzda olacak.”
Ceketini düzenleyerek bütün şifacılara dostlarını getirmesini emretti. Çadırın kumaşını kaldırarak dışarı çıkan Tokito epey yorulmuştu çünkü bedenine uzun zaman sonra geri dönmüştü. En son hatırladığı şey tahtta oturduğu ve öfke krizi geçirdiğiydi.
Ordu'nun bir kısmı Tokito’nun yanında kalırken geriye kalanların hepsi, Fujih'in tutuklanmasıyla başsız kalan bölgeye düzeni sağlamak için geri döndü.
Yorulan Tokito, bir süre kendi kafasını dinlemeye karar verdi. Kafasında sürekli bunların neden olduğu yatıyordu.
“Neden böyle oldu? Dost olarak gördüğüm herkes ölüyor. Lanet olsun! Guter ve Fujih denen hainleri geberene kadar siktiğimden emin olacağım!”
Sinirinin geçtiğinden emin olduktan sonra dostlarını tekrar görmek için şifacıların bulunduğu ana çadıra girdiğinde, kurtardığı dört kişi de sedyenin üzerindeydi. Tokito ilk Nanagi'ye giderek onun sağında durdu, siyah saçlarını eliyle düzeltti.
Tam o sırada çadırın sarı kumaşını açan bir asker içeri girerek dizinin üstüne çöktü.
“Majesteleri! Vikont Beril sınır bölgesinde bulunan savaşı kazandığı için geri döndü. Dönerken buradaki dumanları fark etmiş, şu anda çadırın dışında bulunuyor.”
“İçeri alın, gelsin bakalım ne istiyormuş.”
İçeriye giren beyaz elbiseli, uzun saçlı ve asil duruşlu Beril, efendisinin önünde saygıyla diz çöktü.
“Merhaba majesteleri, zor bir zaman geçirdiğinizi duydum ve yolda geçerken buraya uğradım. Geç kaldığım için affedin.”
Tokito, zafer elde etmiş bir komutanın bu şekilde durmasını istemiyordu. Elini uzatarak gözlerini kıstı.
“Ayağa kalk Beril. Zaferin için tebrikler, krallığımızı yüceltiyorsun. Sen gerçek bir komutansın.”
Beril, efendisinden gelen sözlerden sonra gururla ama hüzünle kafasını eğdi.
“Yaşadığınız bu kötü durum, bu iç karışıklık için çok üzüldüm. Arkanızda sedyede yatan bu dört şeytan da bizim için çok değerli.”
Tokito, işaret parmağıyla Lilia’yı işaret ederek gerçekleri gösterdi.
“Bu kız bir insan. Fujih bu kıza el sürdü. Siz vikontlar, neden bir vikontu, bir sapığı dizginleyemiyorsunuz? Bu sizin ayıbınız!”
Beril mahcubiyetle kafasını eğdi.
“Özür dileriz efendim, Fujih'in hırsı gözünü kör etmiş. Cezasını çekecektir.”
Tokito, çadırın içindeki havanın ağırlaştığını fark edip dışarı çıkmaya karar verdi. Arkasından gelen Beril, efendisinin omuzlarındaki yükü görebiliyordu.
Köyde bulunan şeytan ve insanlar ondan, Zombi Kral'dan korktukları için onu gördüğünde hepsi geri çekiliyordu.
Tokito bu korkuyu görünce içi parçalandı. Dizlerinin üstüne çöküp ağlamaya başladığında, yaşlı bir köylü ona yaklaşmaya cesaret etti.
Köylü, Tokito'nun elini tutarak kaldırmaya çalıştı.
“Lütfen ağlamayın Şeytan Kral. Biz sadece kontrolsüz olduğunuz halinizden korktuk. O canavarın, siz olmadığını biliyoruz.”
Tokito, yalı gözleriyle kafasını kaldırarak yaşlı şeytana baktı. Ardından herkese bakarak bağırdı.
“Ben... Herkes benim kral olmamı, koruyucu olmamı beklerken halkıma saldırdım. Evlerinizi yıktım. Hangi kral bu kadar acımasız olabilir? Ben bir canavarım!”
Köylüler, ağlayan Tokito'yu teselli etmek için etrafına toplanmaya başladılar. Beril, efendisinin sağına geçip diz çökerek Tokito’nun gözünün içine baktı.
“Siz ne yaparsanız yapın, bu halk sizin kalbinizi gördü. Siz Şeytan Kral'sınız. Bu krallığın hâkimi, sahibi ve umudusunuz. Hatalarınızla da kralsınız.”
Tokito gözyaşlarını sildikten sonra, etrafındaki yüzlere baktı. Korku gitmiş, yerini şefkate bırakmıştı.
Tokito ayağa kalkmaya başladığında köylüler ona sarılmaya başladı. Hepsi bir yumak gibi sarılırken çadırın kumaşından bir ses, bir hışırtı geldi.
Tokito köylülerden ayrılıp kafasını çevirdiğinde, ayakta durmaya çalışan Kortus'u gördü.
Ayağa kalkan Kortus çadıra yaslanarak, titreyen bacaklarıyla zar zor ayakta duruyordu. Gözleriyle etrafı tararken efendisini, Tokito'yu ayakta ve kendinde gördüğünde gözleri doldu.
Tokito her şeyi unutup Kortus'a doğru koştu.
“Kortus! Kortus'um benim! Özür dilerim! Seni incittim!”
Yarası tamamen iyileşmiş ama ruhu yorgun olan Kortus, kollarını açarak Tokito'ya doğru sendeledi. Ortada buluşan ikili birbirlerine öyle sıkı sarıldılar ki, Kortus’un kemikleri çatırdadı.
Tokito, Kortus'u kucaklayıp havaya kaldırdı ve etrafında dönmeye başladı.
“Yaşıyorsun! Yaşıyorsun!”
Bir süre sonra durduklarında Kortus, efendisinin yüzünü avuçlarının içine alarak yetişkin halini gördüğüne sevindi.
“Yeniden hoş geldiniz Şeytan Kral... Evinize hoş geldiniz. Gerçekten öldüğünüzü, sizi kaybettiğimi sandım ve ben...”
Kortus daha sözünü bitiremeden Tokito ona daha sıkı sarıldı, başını omzuna gömdü.
“Sus... Geçti. Ben buradayım.”
Nefes alamayan Kortus gülerek efendisinin omuzlarına vurdu.
“Efendim durun, boğulacağım, daha yeni kendime geldim.”
Tokito kollarını gevşeterek onu bıraktı ama ellerini tutmaya devam etti. Kortus, efendisinin yüzüne, o mor gözlere hasretle bakmaya başladı.
Tokito'nun yüzü utanç ve pişmanlıkla kızardığında arkasına dönerek, fısıldadı.
“Beni affediyor musun Kortus? Her ne kadar ne yaptığımı bilmesem de...”
Kortus efendisine sırtından sarılarak, başını sırtına yasladı ve huzurla gülümsedi.
“Beni öldürseniz bile umurumda değil efendim. Siz benim canımsınız. Sizin elinizden gelen her şey, lütuftur.”
