Bazen her şey çok kötü giderken bir mucize ya da ufak bir umut bekleriz değil mi?
Oysa bilmeyiz huzuru da mutluluğu da bizim yarattığımızı, zihnimizin en derinlerinde imkansız diye kodlananları yıkmayı bilmeyiz.
Acı çekmek gerekir diye düşünürüz, kendimizi layık görmeyiz mutluluğa. İnsanlar karartır son umudumuzu. İnsanlar alır huzurumuzu ve mutluluğumuzu.
İşte bizim o insanların yanına ait olduğumuz kadar olmadığımızı hissederiz. Onların verdiği şeylere satarız ruhumuzu ve bunu bilmezden gelir köşeye atar ezeriz. Öyle görür, uygular, büyür ve alışırız. Alışmak zorunda bırakılırız zorunda olmadan. Burdan çıkmanın tek yoludur kaçmak. Ne var ki buna cesaret eden olamaz, mahkum duygusu aşılanır insana.
Hapse girenlere mahkum derler ama en çok kendilerini Dünya'nın karanlığına mahkum ederler.
Ben şanslıydım, biz şanslıydık. Öyle bir lütuf verilmişti ki Tanrı tarafından sevinçliydik, sevinçliydim...
Tanrı içimizdeki buruklukları gidermek istercesine kurtarmıştı bizi. Biz teklik duygusunu yok edip bir olmuşken Tanrı'nın merhametini görmüş ve kurtulmuştuk kuralların acımasızlığında.
Biz Nicholden kurtulmuştuk.
