Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.
Ümitsizliğe kapıldığını biliyorum. Kalbinin sıkıştığını hissediyorum. Bu sana yakışmıyor. Gökyüzüne bak ve nefes al. Üstesinden geleceğine eminim. Çünkü sen, düşündüğünden daha güçlüsün.
Deniz Kızı Ariel'in gerçek hikayesini öğrendiğim günden bu yana, çocukluğumdaki tüm pembe masalları siyah kalemimle karalayıp, sonsuza dek tozlar içinde beklemeleri üzerine, zihnimdeki en ücra rafa kaldırdım. Sadece isimlerini bilsem de dokuz yaşımda hissettiğim o hayranlık yoktu artık. Tüm benliğimle Ariel'in saç rengi gibi kana bulanan hayatını, kalbimin en zarif kırığında müebbete bırakmayı tercih ettim. Diğer noktalarda bulunan Franz Kafka, Van Gogh ve Frida Kahlo'nun başları çektiği zarif kırıklarım, Ariel'i her anışımda sessiz bir selam yolladılar ona. Çoğu insanın süslü pencereden baktığı bu masal ve eserlere ben, hiçbir zaman sevinçle bakamamıştım. Frida'nın tabloları, hayatına batan dikenlerdi aslında. Van Gogh'un çabaları, ancak ölümünden sonra değer kazanacak haykırışlarıydı. Franz Kafka'nın başarısının altında yatan çocukluğu, en masum göz yaşıydı. Ve Ariel, gönlünün hapsolduğu bir prensin bedenine ulaşabilmek için her şeyden vazgeçtiği buruk yanımdı. Konuşabilseydi eğer haykırmaz mıydı sevgisini?
Düşüncelerim, beynimden bedenime uzanan bir damarla gözlerime kadar inip, göz yaşı olarak aktı beyaz kağıdın üzerine. Arkadaşlarımın, "Yine mi onlar için ağlıyorsun, yeter," dedikleri tuzlu sular, yetiştirmem gereken bir tasarımı daha bozduğunda, hiç düşünmeden temiz kağıt çıkardım. Elimde olmayan duygularımı, dip noktasına kadar yaşamak, benim de canımı zaman zaman sıksa da onlar için ağlamayı seviyordum da. Aslında ben, değeri bilinmeyen herhangi bir değeri, hayatıma yerleştirmeyi seviyordum. Gökyüzünde yalnız başına durmuş, sönmek üzere olan bir yıldıza duyduğum inanç gibiydi. Saniyeler sonra yok olacağını bilsem de son anlarında onu sevgiyle izleyen birisinin oluşunu, kendisi de isterdi. Herkesin en parlağını aradığı yıldızlardan en sönük olanını özenle arayışımın sebebi de buydu.
"Gece olduğunda gökyüzüne bak ve bir yıldıza sarıl. Sevgin büyükse eğer aradaki mesafeye rağmen besleyecektir onu,"
der hep bana Ariel'in hikayesini kendimize göre yazmamızı öneren hayat eşim. Hep bunu fısıldardı kulağıma.
"Gökyüzüne bak."
Ve ilk konuşmamızda söylediği sözü söylemeyi hiçbir zaman ihmal etmezdi,
"Penceren hâlâ açık."
Bu iki kelime, oldukça basit gözükse bile hayatıma yön vermesi açısından kocaman bir kutup yıldızına dönüşmüştü saniyeler içinde. Ne zaman, yazdığım kitaplarla ya da çizmem gereken tasarımlarda bir boğuşmaya girsem bu naif sözleri onun sesinden getirirdim aklıma.
Havanın duygusal bulutunu sinir bozan bir sesle parçalayan telefon, sessize aldığım halde yarım kalan katliamını, titreşimiyle devam ettirdiğinde, daha fazla dayanamayıp, elime aldım. Arayan kişiye ses vermeden evvel temizlediğim boğazımdan sonra derin nefesi çektim içime. "Efendim, Ebrar Hanım?"
"Ünseli Hanım, yaz kreasyonu tasarımlarımız için yapmakta olduğunuz çizimler hakkında güncel bilgi almak istiyorum. Biliyorsunuz ki Ayhan Bey, bu konuda her elemanı adına epey sıkı tutum yapıyor."
"Tabii... Çizimler neredeyse tamamlanmak üzere," dedim ıslak kağıtlara bakarken. "Birkaç güne kalmadan her birini elinize ulaştırmış olacağım."
Olduğum yerde hemen toparlanırken elimdeki kalemi masaya koydum. "Ama Ebrar Hanım, yarına kadar hepsi bitmez, en az iki gün gerek."
Telefonun ucundan gelen sert bir nefes sesinden sonra, muhtemelen yapay bir gülümsemeyi çehresine yerleştiren üstüm, "Salı günü görüşürüz Ünseli Hanım," yanıtının ardından, yine sahte bir iyi günler dileklerinden sonra yüzüme kapattı aramayı.
Kendimden uzaklaştırdığım ekrana bir süre baktım. "Salı günü görüşürüz Ünseli Hanım," diyerek gıcık bir sesle tekrar ettim onu. Tasarımlarım üzerine defalarca konan birisi olarak, saygıyı zaten hak etmeyen bu kadın, kendi arzumla vereceğim iş çıkış kağıdıma sağlam adımlar attırıyordu bana. Yayınevimin aksine, kabul edildiğim bu özel şirket, hiç de adaletli değildi. Derin bir nefes aldım. Duvarda asılı duran fotoğrafa kaldırdığım bakışlarım, sıcak bir ifadeyi yüz tuvalime çizivermişti hemen. "Miraç," diye ses verdim, denize attığım bedenimi kumsala çıkaran adama. "Çok güzelsin adam, çok özelsin..." Fotoğrafı bile, o kadar çok şeyi anlatıyordu ki bana... Tek yanağındaki gamzesinde oluşan o derin çukur, kurtardığı canımı orada boğuyordu. Gözlerine her bakışımda, tüm uzayı önüme seriyordu sanki...
Parmaklarımı titreten boğuk bir ses yeniden devreye girerken gözlerimin daldığı manzaradan zar zor ayırdım dikkatimi. Kucağımdan kaldırdığım elim görüş açıma yerleştiğinde, ekranda ismini gördüğüm kişi, biraz önce yaşlarla dolu gözlerime ilkbaharı getirmişti. "Miraç'ım..." diyerek ses verdim hemen. Birkaç saat önce beraber kahvaltı yapmış olmamıza rağmen öylesine özlemiştim ki onu! Biran önce görmek istiyordum.
"Ünseli Hanım ile mi görüşüyorum?"
Beklediğimin aksine telefonun diğer ucundan gelen yabancı sesle çattım kaşlarımı. "Evet, benim. Siz kimsiniz?"
"Ben polis memuru Levent Karaca."
Yavaşça ayağa kalkarken taş bağlanan kalbim ağırlığı ciğerlerime baskı uyguladı adeta. "Polis memuru mu?" diye sordum hemen.
"Ünseli Hanım, Miraç Bey'in nesi oluyorsunuz?"
"Ben e-eşiyim. Miraç nerede? O iyi mi?"
"Endişelenmeyin lütfen, size yollayacağımız adrese gelin. Miraç Bey'in aracı bir kaza yapmış, telefona ulaştığımızda, aramalarda öncelikli kaydın sizde olduğu bilgisine ulaştık."
Memurun sesinden dökülen kaza haberi, silahından çıkan bir kurşuna hedef yaptığı ruhumun bedenimden göç etmesine zorlamıştı adeta. Kalbimdeki taşlar, beton yığınına dönerken, "Tamam," demekle yetinebildim. Kanım çekilmişti... Üşüyen bedenimin sarardığını bilmek ya da görmekten öteye hissediyordum. Göz kapaklarım bir an bile kapanmazken telefona gelen mesaj sesine titreyerek odaklandım.
Bu yeri biliyordum. Tek başıma kolaylıkla gidebilirdim. Hiçbir hazırlık uğraşına bile girmeden üzerime geçirdiğim tek bir hırkadan sonra hemen dışarıya attım bedenimi. Ağlamıyordum. Ama gözlerim durmadan sulanıyordu. Düşünmüyordum, ama kötü ihtimaller beynimi esir almıştı. Elimdeki anahtarı, aracın kapısına yerleştirmeye çalışsam da durmadan titreyen parmaklarım, aracın boyasını kazıyacaktı neredeyse. "Gökyüzüne bak..." Beynimi esir alan düşünceler tek bir sesle silinirken durdum. Yine, Miraç'ın sesine hipnoz olmuş beynim, tatlı bir uyuşuklukla bedenimin hareketini kesmişti. Derin bir nefesi buluşturduğum ciğerlerim, üzerine baskı yapan beton tutmuş kalbimi uzak bir köşeye fırlatıp, onun sözlerinden dağılan oksijeni her bir hücresine iletti.
Elimi yavaşça kaldırdığımda, tüm sakinliğimi koruyarak anahtarın üzerindeki otomatik komutla açtım aracı. Kontağa geçirdiğim anahtarı çevirdiğimde, duyulan motor sesinden hemen sonra derin nefes almayı bir an bile eksik etmeden, söylenilen adrese doğru yol aldım. "Miraç... Bir de bana dikkatli ol diyordun sevdiğim. Nasıl bir kaza yaptın ki kendin söyleyemeyip, polisleri meşgul ettin?" Burukça güldüm. İnanmak istediğim bu yalan, o an için sığınabileceğim tek limandı.
Gittikçe yaklaştığım adres nihayetinde son demlerine geldiğinde, beni karşılayan ilk şey ambulans olduğunda o sözü getirdiğim aklıma hemen. "Gökyüzüne bak... Gökyüzüne bak..." Baktım. Bunu, her korktuğumda, üzüldüğümde ve sinirlendiğimde yapmam üzerine ona söz vermiştim. Sinir bozmaya başlayan bir rahatlık, yersiz bir şekilde yerleştiğinde bünyeme, Miraç'ı aradı gözlerim hemen. Neredeydi?
Gereğinden fazla toplanmış görevliler, kendi aralarında iştahla konuşuyordu. Daha da ilerlediğimde ikinci bir ambulans görüş açıma yerleşince gökyüzüne baktım yeniden. Bulutlar siyahtı ve ince yağmur taneleri, yanan bedenimi usulca ıslatıyordu.Dağ görünümlü yolun güvenli bir yerinde park ettiğim araçtan hızla attım bedenimi.
Dağ görünümlü yolun güvenli bir yerinde park ettiğim araçtan hızla attım bedenimi. Gereğinden fazla toplanmış görevliler, kendi aralarında iştahla konuşuyordu. Daha da ilerlediğimde ikinci bir ambulans görüş açıma yerleşince gökyüzüne baktım yeniden. Bulutlar siyahtı ve ince yağmur taneleri, yanan bedenimi usulca ıslatıyordu.
Uçurumun hemen yanında aracını park etmiş polis, beni gördüğünde, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler söyledi. Birkaç saniye içinde tamamen bana dönen bedenler, solgun çehrelerinde son bir gülü yaşatmaya çalışıyormuş gibi sahte şekilde gülümsüyorlardı. "Nerede o?" diye sordum yanlarına iyice yaklaştığımda. "Miraç nerede?" Etrafa bakındım hemen.
"Ünseli Hanım, sizsiniz öyle değil mi?"
"Evet. Evet, benim. Miraç nerede?" Bedenimi durmadan bir yandan diğer yana taşıyan ayaklarım, en yakınındaki ambulansa çevirdi yönümü. "Miraç!" Sesimi duyması için bağırdım. "Miraç!" Onun beni gördüğünde, üzülmemesi için sıktığım mimiklerim, giderek başarısızlığa mahkum olurken son bir ümitle duyurdum sesimi. Neden geri cevap vermiyordu ki? "Miraç!"
"Ünseli Hanım..."
Ambulansın yanına vardığımda, arkadan yaklaşan kişiye bir an bile aldırmadan, aralık kapıları daha da aralayıp, içeriye baktım. Kenarda öylece dikilen sağlık görevlileri, polislerin aksine çok daha sakindi. "Miraç nerede, kocam nerede?" diye sordum onlara dönerek. Birbirileriyle bakıştıktan hemen sonra sinirlerimi daha çok geren ifadeleri cevapladılar beni. "Doğru. Diğer ambulansta değil mi? Bunu tedbir için çağırdınız." Hızla, diğer yöne ilerledim. Peşimden gelen memur, yanıma kadar varsa da herhangi bir şey söylemeden, ben ikinci ambulansın yanına gidene kadar takip etti adımlarımı. "Miraç?" diye sesledim ismini. Neden hâlâ cevap vermiyordu ki bana? Onu bulmamı bu kadar çok mu istiyordu?
"Ünseli Hanım..."
Beni boş karşılayan ikinci ambulanstan sonra görevliye döndüm. "Memur Bey, eşim nerede?" Etrafta gezdirdim gözlerimi. "İşte, aracı orada! Kendisi nerede, nereye gitti?"
Yanından geçip, gideceğim sırada beni durduran kadın polis, şefkatle tuttu kollarımı. Arkamda bir yere yolladığı bakışlar, bir müddet sonra titrekçe bana çevrildi. "Bugün saat 13:46'da emniyet güçlerine yapılan bir ihbar üzerine buraya geldik. Eşinizin üzerine kayıtlı aracı kaza yapmış bir halde bulsak da eşinizi hiçbir yerde bulamadık."
"Yardım çağırmaya gitmiştir!" dedim hemen. Gözlerimin arkasında sırasını bekleyen yaşları, umut ışıklarıyla defalarca yer değiştirdim. Hemen akmamalıydılar. Hemen pes etmemeliydim.
"Ünseli Hanım... Aracı, özel bir araç yardımıyla uçurumdan çektik."
Tam o anda vurgun yedi gözlerim. Yaşlar, umut ışıklarımı tuzlu sularında boğarken zelzeleye uğrayan kahverengi gözlerim, bir toprak gibi yarıldı adeta. "Hayır, hayır, siz yanlış anlamışsınızdır. O, kesin yardım çağırmaya gitmiştir. Nereye gitsin ki başka?" İki yana salladığım başım, gözlerimde biriken suyu damlalar şeklinde akıttı yanaklarımdan. O an fark ettiğim, parçalanmış korumalıklara ilerlerken kollarımdan tutan bir güç engelledi beni. "Bırakın beni," dedim toprağa gömdüğüm ümitlerimle. "Lütfen bir kerecik bakayım, nereye gidebilir ki? Miraç'ımı siz görememişsinizdir, bir kerecik de ben bakayım. Lütfen bırakın beni."
Kadın, yeniden önüme geçerken, "Uçurumun dibinde nehir var, gidemezsiniz. Arama kurtarma ekiplerine haber verdik birazdan burada olacaklar. Lütfen Ünseli Hanım, gidemezsiniz," diye diye engelledi beni. Samimi gelen ifadesi o an, o kadar buza dönmüştü ki... Nehir bilgisini benimle paylaşırken uçurumda kaza yapan eşimin kayıp haberi, onun için çok normalmiş gibi davranıyordu resmen.
Kurtardığım ellerimi çekip, oraya doğru yeniden ilerleyecektim ki, bir kez daha tuttu beni. Bir kez daha, bir kez daha derken defalarca tekrarlanan çabalarımdan sonra, "Bırak beni dedim sana!" diye, damarlarım patlayacakmışçasına bağırdım. Artık sıkmıyordum kendimi. Gökyüzüne de bakmıyordum. Bulutlar benimle birlikte ağlıyordu zaten. Onlar da orada durmak istemiyordu daha fazla. "Yalvarırım bırakın beni, bir kez de ben bakayım. Yalvarırım..." O kadar yanıyordu ki canım ve o kadar ölüyordu ki ruhum... "Lütfen." Sıkıca kavranan bileğimin birkaç santim üzerinde hissettiğim minik bir sızı, bedenimdeki direnci hedef alıp, acımasızca öldürdü saniyeler içinde. Gücü kesilen bacaklarım, yere yavaşça çömeltti bedenimi. Ağırlaşan göz kapaklarıma rağmen hızını azaltmayan yaşlarım, soğuk yağmura meydan okurcasına ısıttı yüzümü. Gözlerimi kapatmadan hemen önce gökyüzüne çevirdim gözlerimi. Küçük bir şimşek, saliseler içinde kıvrak hareketini gösterdikten birkaç saniye sonra yüreğimdeki acıyı dillendiren gürültü, semayı yırtıp, kulaklarıma kadar ulaştı. "Miraç..." diye söylendim kalan son gücümle. Gökyüzünün karanlık bulutları, gözlerime kadar akıp, her yeri siyaha boyadı. Kulağıma gelen sesler gittikçe boğuklaşırken düşündüğüm ve inanmak istediğim tek şey, denizden kumsala taşıdığı bedenimle beni hayata döndüren adamın, nehirlere karışmayıp, hayatı bırakmadığına inanmaktı.