Güçlü bir rüzgâr, bir insanın bedeninin küllerini bile savurabilirmiş. Hatta biraz daha çabayla benim kalbimi de yerinden söküp atabilirmiş gibi geliyordu. Yoksa çoktan kalbim de o alevlerin arasında annemin kalbiyle birlikte küle mi dönmüştü? Hiçbir şey hissedemiyordum.
Annemi anımsamaya çalıştım. O benim yerimde olsa o kusursuz öngörüsüyle ne yapardı? Ama o ben değildi. O benim ölmeme izin vermezdi. Bağırır, çağırır, ısırır ama benim için mücadele ederdi. İki tane adam onu alıkoyamazdı. Benim alıkonduğum kadar kolay alıkonmazdı o. Ben ise onu öldürmelerine, onu benden almalarına izin vermiştim. Birkaç tekmeden fazlasını atamayacak kadar zavallı olduğum için onların annemi öldürmesine engel olamamıştım.
Yüzüme çarpan soğuk havayla irkildim. Bu ana kadar bedenim öyle alevlerle yanıyormuş gibi geliyordu ki havanın ne kadar soğuk olduğunu ancak şimdi fark edebilmiştim. Korku ve dehşetin harekete geçirdiği bedenim defalarca kere iki yanındaki bu iri yarı şövalyelerden kurtulmak için çırpınmıştı. Ama ancak şimdi kavrayabildiğim gerçekle birlikte bedenim yorgunluk ve şaşkınlıkla yere düşmüştü. Ellerim ve bacaklarım az önce yağmaya başlayan yağmurdan dolayı yeni yeni ıslanan toprağa değdinde tüm bedenim bir kere daha soğuktan dolayı irkildi. Birkaç dakika öncesine kadar büyük bir çoşkuyla yanan alevlerin sönmesinin ardından hiçbir şeyim kalmamıştı. Tek hissettiğim soğuk bir yalnızlıktı. Çaresizce bir şeylerin geçebileceğini umarak kollarımı kendime sardım. Artık yapayalnızdım.
Birkaç dakikalığına kendimi yağmurun kollarına bıraktım. Beni ıslatmasına, düşüncelerimi temizlemesine izin verdim. Ama nasıl ki yağmur yeryüzünden bu pisliği silemediyse benim aklımdan da öylece silip atamamıştı.
Yanaklarımdan süzülen ıslaklığı elimin tersiyle sildim. Engel olamadığım bu cinayet için zavallıca ağlıyor muydum yoksa? Başımı göğe kaldırdığımda benim kadar üzgün görünen gökyüzüne, içim kadar kara bulutlara baktım. Keşke o bulutlardan biri beni alıp çok uzaklara götürebilseydi. O zaman boş bir direğin sadece düşüncesi bile beni bu kadar korkutmazdı.
Gözlerimi önümdeki boş direkten olabildiğince uzaklaştırabilmek için alevlerin sönmesinin ardından ilk defa etrafa baktım. Saraydan sadece birkaç dakikalık bir at arabası yolculuğu kadar uzak olan ana meydanda o kadar çok insan bu vahşeti izlemek için toplanmıştı ki şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Çoğunluğu yoksul köylüler ve ayyaşlardan oluşan kalabalık bir grup özellikle soylulardan uzakta, meydanın ormanla birleştiği iki tarafında toplanmıştı. Soylulara yaklaşması bile suç sayılan bu hor görülen kesim bile kendileri gibi hor görülmüş bir kadının ölümünü kaygısızlık hatta acımasız bir zevkle izliyordu. Bazıları ise “gösteri”nin bitmiş olmasından mutsuz olduğu bile söylenebilirdi. Etrafımdaki insanların sesleri yükselirken tiksinti ve içimi saran umutsuzluk duygusuyla gözlerimi soylulara çevirdim. Bu vahşeti en önden izlemeye hakkı olan -her şeyde olduğu gibi- soylular, o güzel kıyafetleri pislenmesin diye benden sadece birkaç adım uzaklıkta izlemişti tüm olanları. Şimdi ise gözlerini bana dikmiş, sessiz bir merakla ne yapacağımı bekliyorlardı. Ta ki içlerinden biri sesini yükseltene kadar.
“Cadının kızına da ölüm!” Etrafındaki birkaç kişinin de bu fikre onay vermesiyle sesler yükseldi.
“Şeytan ve onun soyu cehennemden önce burada yanmalı!”
Sesler gitgide yükselirken kayıtsızlıkla bakışlarımı birçok kişinin de o sırada baktığı kral, muhafızları ve cadı avının liderinin durduğu noktaya çevirdim. Onlar da hâlihazırda kendi aralarında bir şey tartışıyor gibi görünüyordu. Etrafımda kimse onların bir karara varmasını bekleyebilecek gibi durmuyorken ben de bekleyemezdim.
Yanımdaki iki şövalye herkes gibi dikkatlerini krala ve onun alacağı karara vermişken kararımı verdim. Hiç kalkmadan birkaç adımı direğin durduğu yere doğru tereddütle süründükten sonra ayağa kalktım. İlk bakışta annemin bağlandığı direğe gidip ona veda etmeye çalışıyormuşum gibi görünüyordu. Ta ki ben ters yöndeki ormana koşmaya başlayana kadar. Ben koşarken halktan ve soylulardan kimse bana yaklaşmaya çalışmadı. Hatta yolumu açanlar bile olduğu için minnettardım. Ne yaptığımı ben birkaç insanı geçtikten sonra fark eden şövalyelerin birbirlerine bağırdıklarını duydum. Hemen ardından ise peşimden gelen metal zırhların birbirlerine değiş seslerini.
Doğru düzgün nefes bile alamadan, ciğerlerimi patlatmaya ant içmişçesine ormana koşuyordum. Özgürlüğüme. Böyle bir özgürlük ne kadar göreceli bir kavram olsa da şu anda her şey hiçbir şey yapmamaktan iyiydi.
Yeşil ağaçların bana huzur veren o görüntüsü şimdi benim için bir kurtuluştu. Hızlıca ormanın içine dalıp çimleri ezerken tek düşündüğüm ormanın beni saklayacağını ummaktı. Ağaçlar benim için çoğu zaman davetkâr bir gölge, içimi ısıtan bir manzara ama en önemlisi de saklanmak istediğimde beni saklayan iyi birer arkadaş olmuştu.
Artık metalin o korkunç çıngırtısını duyamadığım birkaç adımın ardından durdum. Tam arkamdan gelmiyorlarsa ses yapmak pahasına koşmak yerine saklanıp dinlenmeliydim. Hem çok yorulmuş hem de nefessiz kalmıştım. Yavaş adımlarımda sadece ezdiğim çimenlerin hışırtısını ve rüzgârın uğultusunu duyuyordum. Şu anlık sadece yavaş bir şekilde yağan yağmur benim için bir sorun yaratmıyordu ama yakında koşmak zorunda kalırsam ayağımın kaymasına sebep olabilirdi. O yüzden de en iyisi saklanmaktı.
Kendime uygun bir yer ararken etrafımdaki sesleri de dinledim fakat beni çevreleyen birilerinin olduğuna dair ne bir ses ne de bir iz vardı. Yine de temkinli adımlarla ilerlemeye devam ettim. Ormanın bu kadar iç kısmında sadece kuş sesleri ve kurt olmamasını umduğum bir uluma sesi duyabiliyordum. İlk gördüğüm ağır bir taşı elime alıp yoluma devam ederken arkamda bir hışırtı duydum. Panikle o tarafa döndüğümde bana bakan küçük bir kurbağa gördüm sadece.
“Suya yakın olmalıyım.” diye mırıldandım.
Yoluma bunu aklımda tutarak devam ederken elimdeki taşı sıktım. Bundan sonra böyle korkarak mı yaşayacaktım? Ya da yaşayabilecek miydim?
Bu kadar korkak olmamalıyım.
Bu kadar korkak olmayı bırakmalıyım.
Düşünceli bir şekilde daha birkaç adım atmıştım bu defa daha yakından bir uluma sesi duydum. Korkuyla bir adım geriye atmıştım ki durdum.
“Kendi kendini korkutmayı bırak. Korkak olmayı bırak.” dedim kendi kendime kızarak, “Meydandan çok fazla uzaklaşmış olamam, kurtlar meydana bu kadar yaklaşmaz.”
Bu düşünceyle bir adım atmıştım ki yanımdaki çalılarda bir hışırtı daha duydum. Korkuyla donup kalmışken çalıların arasından benim aksime fazlasıyla soğukkanlı adımlarla çıkan bir kurt gördüm. Bakışlarını bana kitlediğinden gözlerimi kaçırmamak için çok uğraştım. Kurtlar hakkında en iyi bildiğim şeylerden biri de gözlerini kaçırmamaktı. Bakışlarımı kaçırmadan bir adım geriye atmıştım ki onun bana doğru gelmek için hamle yapmak üzere olduğunu fark ettim. O sırada kurdun arkamda bir yere bakmasıyla tuttuğum nefesimi vermiştim ki bir ses duydum.
“Hareket etme.” Sakin ve kendinden emin bu ses içine düştüğüm korku bataklığından beni çekip çıkarmıştı sanki.
Ben bir cevap dahi verememişken arkamda bir hareketlilik oldu ve onun hareket etmesiyle kurt o tarafa doğru atıldı. Korkuyla gözlerimi sımsıkı kapattım. Birinin yere düştüğünü duyana kadar da açmadım. İlk görüş hizama giren yerde yatan yaralı kurt olmuştu. Elimdeki taş kendiliğinden yere düşerken hayretle kurdu inceledim. Boynuna kandan kırmızıya boyanmış olan altın bir hançer girmişti. Şaşkınlıkla yanımdaki kişiye döndüğümde içimdeki rahatlamamın yerini bir kez daha korku almıştı.
Cadı avının lideri, annemin katili tam karşımda duruyordu ve beni ölümden kurtarmıştı.
“S-sen…”
“Teşekküre gerek yok.” diyerek hızlıca lafımı kesti, “Kurtlar genelde yalnız dolaşmazlar. O buraya kadar geldiyse sürüsünün de yakınlarda olma ihtimali var. Ve ben bir kurt sürüsüne kafa tutacak kadar kafayı yemedim daha.”
O birkaç adımla kurta yaklaşarak boynundaki hançeri çıkardığında ben ise gözleri açık bir şekilde ölmüş kurda bakıyordum. Az önce o kurdun yerinde ben olabilirdim. Oysa şimdi yerde uzanan o vahşi hayvanın bedeni o kadar savunmasız duruyordu ki böyle öldüğü için üzülmüştüm bile. Saniyeler önce son nefesini vermiş bu hayvanın üstüne sinekler toplanmaya başlarken bakışlarımı cadı avcısına çevirdim. O ise yüzünde tiksintiden çok uzak bir kayıtsızlıkla hançerindeki kanı üstündeki pantolonuna siliyordu. Tereddüt içinde ona birkaç adım yaklaştım.
“Beni ölüme götürmek için mi bu kadar zahmete girdin?”
Korkuyordum ama kaçacak bir yerim yoktu. O haklıydı, şu anda yerde yatan bu kurdun sürüsü ormanın devamında olabilirdi ve o tarafa doğru kaçmak ölümümü pek de ertelemiş olmazdı.
Hançerindeki bakışlarını telaşsız bir ifadeyle bana çevirip birkaç saniye beni izledi.
“Yine kaçacak mısın yoksa?” diye sordu.
Sorumu duymazdan gelmesine rağmen ben, onun sorusunu yanıtladım.
“Hayır, kaçmaktan da birilerine yakalanmak da fazlasıyla korkuyorum. Hem nereye kadar kaçabileceğim konusunda da önümü göremiyorum.”
Suratımda korktuğuma dair bir şeyler görmeyi bekliyormuş gibi konuşurken ki ifadelerimi izledi. Birkaç saniyelik bir sessizliğin ardından pek de hoş olmadığını düşündüğüm bir şekilde sırıttı.
“Eğer bir şeylerden korkuyorsan bunu kendine sakla. Ama yine de korktuğunu itiraf etmek de cesurca sayılabilir.”
Kandan arındırmak için pantolonunu kana buladığı hançerini kınına soktuktan sonra geldiğini tahmin ettiğim yöne doğru kısaca baktı.
“Cadı olmak için fazla korkak ve masumsun. Aynı zamanda da ölmek için fazla gençsin. Bu yüzden de kimse sana dokunmayacak.” dedi ve bakışlarını bana çevirdi, “Artık benimle gelirsin diye düşünüyorum. Daha fazla burada dikilmek istemiyorum.”
Dediklerini kısa bir an düşündükten sonra kararımı vermiştim bile. Burada bekleyerek bir kurt sürüsüne yem olmaktansa öldürülmeyeceğimi iddia eden bu adamla gitmek daha iyiydi. Sonrasına ise sonra bakacaktım.
“Tamam, seninle geleceğim.”
Cevabımı duyar duymaz geldiğini düşündüğüm yoldan geri dönmeye başladığında bir an durdum ve beni bırakarak yoluna devam eden bu adamdan kaçabilir miyim acaba diye düşündüm.
“Aklından bile geçirme. Seni her hâlükârda yakalarım.” dedi sanki düşüncelerimi duyabiliyormuş gibi.
O hâlâ arkasındaki beni kontrol bile etmeye ihtiyaç duymadan yürümeye devam ederken ben, bu adamın kaç tane kişiyi cadı olduğunu düşünerek takip ettiğini ve ölüme götürdüğünü düşündüm. Bazılarını günlerce takip ettiğini bile duymuştum. Kim bilir kaç tane masum insan onun yüzünden ölmüştü? Ve içlerinden biri kendi öz annemdi. Yine de bu adama duyduğum nefretin katbekat fazlasını bu cinayetleri yasallaştıran Margen Krallığı’nın kralı Mirkan’a duyuyordum. Karşımdaki adam sadece kendi öz iradesiyle cinayet işlemeye razı olduğu için suçluydu ama her şeyden önce Margen’deki bu cinayetlere kralın engel olması gerekiyordu. Ama yine de cadı avının liderinin de bende iyi hisler uyandırdığını söylemek zordu. Ondan ne kadar uzak durursam bu nefret beni o kadar az tüketirdi.
Tüm bu düşüncelerden, tüm bu insanlardan uzağa kaçmak istedim ama beni yakalayacağını biliyordum. Hem zaten çok uzağa kaçamayacak kadar da yorgundum. Zoraki adımlarla onu takip etmeye başladığımda ona yetişmem için durdu. Ona yetiştiğimde ise dönüp bana baktı.
“Güzel. En azından kafan biraz olsun çalışıyor.”
Ona bir cevap vermedim, ona bir cevap vermeye gerek bile duymadım. Bu adamla konuşacak daha fazla hiçbir şeyim yoktu.
Yağmur hızlanmaya başladığında biz cadı avının lideriyle hâlâ ormanda sessizce ilerliyorduk. Fakat yağmurun hızlanmasıyla kaşlarını çattı ve kısa bir anlığına gökyüzüne baktı.
“Yağmur yakında daha da hızlanacak. Hatta bulutlara bakılırsa dolu bile yağabilir.” dedi ve bakışlarını bana çevirdi, “Hızlanalım.”
Sözlerini doğrulamak için bakışlarımı gökyüzüne kaldırdım ve birbirinin ters yönünde süzülen bulutları gördüm. Üstelik ilk ormana girdiğim sakince öterek uçan kuşlar şimdi kendilerine güvenli bir yer arayarak ağaçlara saklanmaya çalışıyordu. Kuşlar genellikle uçmak yerine saklandıklarında bu kötü bir havaya işarettir.
Havanın kötüleşeceğinden emin olduktan sonra onayla başımı salladım ve cadı avcısının peşinden ilerlemeye başladım. Biz daha birkaç adım atmıştık ki yağmur şiddetle yağmaya başladı. Öyle ki gelirken rahatça görebildiğim tüm hayvanlar çoktan yağmurdan saklanmak için köşelerine çekilmişti. Sanki koca ormanda sadece ben ve cadı avının lideri kalmıştı. Bu düşünceden dolayı rahatsız hissettim ve daha hızlı olmaya çalışarak yürüme başladım. Hatta cadı avcısının önüne bile geçmiştim. Artık ben onu değil de o beni takip ediyordu.
Yağmurun şiddeti her geçen saniye artarken ürperdiğimi hissettim. Üstümde diz kapağımın hizasında biten pamuklu bir elbiseden başka bir şey yoktu ve annem ölüme götürülürken de bunun bir önemi yoktu. Ancak şimdi üstümdekinin bu hava için ne kadar ince olduğunu fark edebilmiştim. Deri botlarım yağmurdan dolayı çamura dönen toprakta vıcık vıcık sesler çıkarırken dikkatimi botlarıma vermeye çalıştım. Aksi taktirde tir tir titremekten yürüyemezdim. Dişlerim hafifçe birbirine vururken omzumda bir ceket hissettim. Ve gözlerim istemsizce hemen arkamdaki adama kaydı. İlk defa şimdi ona dikkatlice bakmak aklıma gelmişti. Daha öncesinde kısa olmasına rağmen açık renkteki tenine düşen koyu kestane saçlarını, köşeli çenesindeki kirli sakalları ve şu anda da olduğu gibi sırıttığında beliren gamzelerini fark etmemiştim. Dışarıdan bakıldığında sempatik bile durduğu söylenebilecek bu adam bir katildi. Üstelik ceketi bile çimen, ter ve kan kokuyordu. Hızlıca omzumdaki ceketi ona geri uzattım.
“İstemiyorum.”
“Sen bilirsin.” diye cevap verdi omuz silkerek.
Ceketini elimden aldı ama geri giymek yerine elinde tutarak yola devam etti. İçime işlenen soğuğa rağmen üşümüyormuş gibi yapmak için çok direnmem gerekti ama yine de onun ceketini kabul etmekten iyiydi. Ondan gelen daha fazla herhangi bir yardım beni suçlu hissettirirdi.
Ormandan çıktığımızda üzerinde sarayın ambleminin olduğu iki tane at arabası belli ki cadı avcısını bekliyordu. İki arabanın önünde ise beni ellerinden kaçıran iki şövalye dikiliyordu. Ve sabırsız bir edayla bana bakıyorlardı. Cadı avcısı hiç tereddüt etmeden arabalara doğru ilerken şövalyelere beni arayan diğerlerine haber vermeleri hakkında bir şeyler söyledi. Ben ise durdum ve buradan sonra ne olacağını düşünmeye başladım. Eğer beni öldürmeyeceklerse onlarla gitmeme gerek yoktu. O hâlde eve dönebilir miydim?
Ben daha kendi sorularıma bile bir cevap bulamadan cadı avının liderinin bedeni benim olduğum tarafa döndü ve bana seslendi.
“Sen bundan sonra benimlesin cadının kızı!”
Cadının kızı.
Neredeyse tamamı ıslanmış olan elbiseme rağmen durduğum açıklıkta kalmaya devam ederek ormandakinden de çok ıslanmaya başlamıştım. Ama umurumda bile değildi. Şiddetli bir rüzgârın esmesiyle titredim ama bu da sorun değildi. Bana hitap şekli aklıma meydandaki vahşeti getirmişti ve ben zaten daha o an titremeye başlamıştı. Suratım yağmur ve engel olamadığım gözyaşlarıyla ıslandığında istemsizce bulanık bakışlarımı meydanın tam ortasına çevirdim. Tüm bu vahşetin yaşandığı yere. Ne kadar çok şeyi içimden götürmüştü o an. Tüm üzüntümü, öfkemi ve nefretimi benden almıştı. Geriye kuru gözyaşları kalmıştı. Benden duygularımı bile çalmışlardı. Annem yoksa sahip olduğum duyguların ne önemi vardı? Onun için gülümseyemiyorsam neden dudaklarımın bir daha gülümsemeye ihtiyacı olsun ki? Hayır, bir daha bir şey hissetmeye ihtiyacım olmamalıydı. Şu anda içimi kaplayan nefrete bile.
“Hadi! Acele et, yoksa sırılsıklam olacaksın!” diye seslendiğini duydum cadı avının liderinin.
Ama onun sesi kulağa o kadar önemsiz geliyordu ki kalbimin çığlıklarının arasında. Onu ve tüm dünyayı boş vererek meydanın ortasına doğru yürüdüm. Ve saatler önce sahnenin olduğu boş meydanın ortasında durarak yere baktım. Direkten geriye kalan bir tahta parçası gözüme iliştiğinde yere çöktüm. İstemsizce küçük tahta parçasını elime aldım.
“Özür dilerim.” diye fısıldadım.
Özür dilerim anne, seni koruyamadım.
Bir rüzgâr daha estiğinde yumruklarımı sıkıp elimdeki tahta parçasının avucumu çizmesine izin verdim. Eğer dikkatim avucumdaki acıya yoğunlaşırsa belki de kalbimdeki acı hafiflerdi.
Ne zaman arabadan uzaklaşıp yanıma geldiğini fark etmediğim cadı avcısı yanımda diz çöktü ve bir süredir baktığım boş meydan taşlarına baktı.
“Onunla vedalaşacağını söyleseydin buna izin verirdim. Hem de bizi bu kadar bekletmemiş olurdun.” dedi sesinde hiçbir duygu belirtisi olmadan.
Onun niyetini anlamak zordu. Bunu iyilik olsun diye dediyse bile benim sadece daha çok sinirimi bozuyordu. Sonuçta annemin ölümünde onun da parmağı vardı. O beni anlayamazdı, kimse anlayamazdı.
“Bana ihtiyacın yok, bırak gideyim.” dedim bir anda aklımdakileri söyleyerek.
“Kralın sana ihtiyacı var. Bu yüzden benim de sana ihtiyacım var.” dedi kısaca.
“Neden?” diye sordum sözlerine bir anlam vermeye çalışarak.
Bakışları kısa bir an beni buldu ve tereddütle bana baktı. Tereddütü kısa bir an sürse de suratında bir ifade görmüş olmak bile benim için yeterliydi. O tereddütün ardından o ifadesiz bakışlarını üstümde gezdirdi.
“Benimle saraya geldiğinde her şeyi açıklayacağım.” dedi ayağa kalkarken, “Daha iyi bir seçeneğin yok zaten.”
Daha iyi bir seçeneğim olmadığı konusunda haklıydı. 18 yaşında öksüz kalmış bir kız olarak Margen Krallığı’nda ne bir akrabam ne de bir tanıdığım vardı. Bana annemden kalan taşrada küçük bir ev dışında hiçbir şeyim yoktu. Annemle birlikte eve dönüşlerde özlem duyduğum o küçük ev, bugün itibariyle benim için korkunç derecede sessiz ve yalnız olacaktı. Çünkü kimsenin umursamadığı o taşradaki evi güvenli de ve huzurlu da yapan tek şey annemdi. Babamı ise tanımıyordum bile. Belki de çoktan ölüp gitmişti. Onun hakkında tek bildiğim şey, ne anneme ne de bana sahip çıkmadığıydı. Ve şimdi de saray dışında gidebilecek daha iyi bir yerim yoktu.
Yerden sessizce kalkıp bakışlarımı cadı avcısına çevirdim. Dikkatli bakışlarımı fark eden cadı avcısı aynı dikkatli bakışlarla bana karşılık verdi. Karşımda duran adam cadı avının liderinin ve kralın sağkolunun ta kendisiydi. Daha yirmili yaşlarının ortasında olduğunu sadece görünüşünden dolayı ele veren bu adam, bulunduğu mevki için daha çok gençti. Buna rağmen kendinden katbekat uzun süredir saraya hizmet eden herkes onun altında çalışıyordu. Birlikte çalıştığı insanlara nazaran yaşça genç oluşu onun için büyük bir dezavantajdı. Ama duruşundan bile bir acemi olmadığını, bulunduğu mevkinin farkında olduğunu kanıtlıyordu.
“Bir şartla seninle gelirim.” dedim hissettiğim öfkenin aksine sakince.
Sırıttı. Sırıtışı iki yanağındaki gamzeleri ortaya çıkardığında ellerini çenesinde, kirli sakallarının üzerinde gezdirdi.
“Bana şart koyabilecek durumda mısın cadının kızı?”
“Bana bir daha cadının kızı deme.” dedim bir hışımla.
Avucumun içindeki tahta parçasını daha da sıkıca kavrayarak canımı yakmasına sebep olsam da ellerimi gevşetmedim. Aksine yumruklarımı hiç olmadığı kadar sıkı tutuyordum. Sanki her an yumruklarımı karşımdaki adamın suratına geçirmek için an kolluyormuşum gibi. Belki de öyleydi. Buna fark eden cadı avcısı bakışlarını bir süre yumruklarımda gezdirdikten sonra beni baştan aşağıya süzdü.
“Peki diyelim ki şartını kabul ediyorum, benden ne istiyorsun?”
Ne istediğime daha saraya gitmeye karar verdiğim an karar vermiştim. Ve sanırım saraya gitmeyi kabul etmemin en önemli sebebi de bunun ihtimaliydi. Çünkü bu anneme ölümünden sonra hiç olmadığım kadar yakın olma ihtimalimdi.
“Annemin saraydaki odasını istiyorum. Ve ayrıca benden başka hiç kimse içindeki eşyalara dokunamayacak.” dedim tek bir nefeste.
Cadı avcısı, istediğim karşısında düşünceli görünmekten çok uzaktı. Aksine isteğimi ilk duyduğun andan beri bundan memnun görünüyordu.
“Pekâlâ, öyle olsun. Odanı çoktan seçmiş olman ne kadar düşünceli bir davranış.”
Onun bu alayını dinlemeden arabalara doğru yürüdüm ve onun da hemen peşimdeki adım seslerini duydum. Beni bineceğimiz arabaya yönlendirdiğinde istediğimi almış olmanın rahatlığıyla arabaya bindim. Peşimden ise o. Ben şövalyeler de bizimle gelir sanıyordum ama cadı avcısının onlara bir işaret yapması yetmişti diğer arabaya binmeleri için. Arabaya yerleştikten sonra son bir kez meydana baktım. Ardından cadı avının liderinin sesini duydum.
“Gidelim.”
Onun arabacıya seslenmesiyle yola koyulduk.
Dakikalarca o hiçbir şey söylemedi ben de hiçbir şey söylemedim. Sessizce yolu izliyordum. Artık göremeyeceğimi düşündüğüm meydana ve sık sık yürüyüş yapıp kaybolduğum ormana veda ediyordum. O ise karşısındaki bir yere düşünceli bir şekilde dalmışken dakikalardır izlediğim yoldan gözlerimi ayırarak ona döndüm.
“Adın ne avcı?”
Ona cadı avının lideri ya da cadı avcısı demek annemin katili demekle o kadar aynıydı ki, bu yüzden de bunu ne düşüncelerimde ne de söylemlerimde daha fazla kullanmak istemiyordum. Bu söylem bile ona olan nefretimi arttırıyordu çünkü.
Söylediğim şeyle birlikte düşüncelerinden sıyrılarak bana o kayıtsız bakışıyla baktı. Ama yine de az çok bir anda sorduğum soruya şaşırdığını görebiliyordum.
“Araz.” dedi ve aklına gelen şeyle birlikte konuşmaya devam etti. “Bana adımla hitap etme diyeceğim ama bu umurunda bile olmayacak, değil mi?”
“Evet, umurumda bile olmayacak Araz.” dedim tahminine memnun olarak, “Ben de No…”
“Adını biliyorum Nora. Sadece aramızda birbirimize adlarımızla hitap edeceğimiz bir ilişki yok. Bu yüzden de adının bir önemi yok.” diyerek kestiği sözümün devamını getirdi ve aramızdaki tüm konuşmanın da noktasını koymuş oldu.
Ona son bir an baktım ve gözlerimi devirerek önüme döndüm. Bakışlarımı bir kez daha yola sabitleyerek arkama yaslandım. Ama sonra yanımda oturan bu adamla bacaklarımızın birbirine değdiğini hissederek hemen biraz daha ondan uzaklaşarak sağa kaydım. Şu anda ondan özellikle uzaklaşışımdan dolayı suratında aptal bir ifade olduğundan, bundan fazlasıyla eğlendiğinden emindim. Gerçi o her şeyden kendine eğlenecek bir pay çıkarıyordu zaten.
Yağan yağmurdan dolayı çamur olmuş yollar yüzünden zaten yolculuk süremiz uzamışken bir de üstüne tekrardan şiddetle yağmaya başlayan yağmurla daha da uzamıştı. Neyse ki şiddetli yağmur yerini çabucak sadece çiseleyen bir havaya bırakmıştı. Saraya da yakın olduğumuz için durmak yerine yağmura rağmen yola devam etmiştik. Zaten bu yolda durabileceğimiz pek iyi de bir yer yoktu. Ve Alaz da durmaktan yana görünmüyordu. Yaklaşık 20 dakikalık bir at arabası yolculuğunun ardından sarayın surlarına vardığımızda yağmurdan dolayı zaten kapalı olan hava bir de üstüne güneşin batmaya başlamasıyla etrafı iyice karanlıklaştırmıştı. At arabamızı gören sarayın muhafız şövalyeleri arabanın içinde Araz’ı da gördükleri gibi bizi içeri aldılar. Ben sarayı görmemi engelleyen yüksek surları geçişimizi izlerken görüş alanıma giren sarayla birlikte oraya döndüm. Saray tüm her şeye rağmen ihtişamıyla ışıldıyordu. Girişteki ve etraftaki kocaman meşaleler hem etrafı hem de sarayın ihtişamını aydınlatıyordu. Arabadan inerken kafamı kaldırıp ilk defa gördüğüm sarayın ihtişamlı yüksek duvarlarına ve etrafındaki çiçeklerle dolu bahçelere baktım. Sarayın ne kadar büyük olduğunu anlayamasam da kesinlikle tahmin ettiğimden de büyük olduğuna emindim. Ben arabadan inip saraya doğru birkaç adım atmışken Araz, bana yaklaşıp tam yanımda durdu.
“Bu saraydan içeriye adımını attığın an sarayın şifacısı sen olacaksın. Ben ise an itibariyle artık senden sorumluyum.”
Bana değil de hayranlıkla saraya bakan suratına bakışlarımı çevirdim.
“Ne?” dedim avucumun içinde bir acı hissederek.