Başlamadan önce belirtmek istediğim bir şey var, bu benim hikayem ve absürt gelebilir. Hatalarım hatta verdiğim kararlar belki de çok aptalca olacak ama bazen insan nerede mutluysa orada kalmalı. Yanlış olsa bile.
Ve evet yanlışlar bazen bize kim olduğumuzu ve neyi istediğimizi öğretiyor. Keşkeler arkamda bırakmadan gittim ve şimdi keşkelerim var ve siz bu keşkelerin sebebini okuyacaksınız. Bazen çok sinirleneceksiniz bazen de okumayı bırakıp bana küfürler savuracaksınız. O yüzden bunu yazıyorum ve bu galiba çok uzun sürecek. O kadar vaktim kaldı mı onu bile bilmiyorum ama şunu asla unutmayın; hayatınızda yaptığınız doğru ve ya yanlış kararlar her neyse sizi mutlaka bir sonla bir tutar. Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamakta bizi sonla yüzleştirir. Size komik ve güzel anılarla dolu ve mutlu sonu olan bir kitap yazamıyorum, özür dilerim ama okurken benim en güzel anılarımın ve anlarımın olduğunu anlatacağım. Çünkü benim için okurken gülümsemek değil de okurken içimiz de küçük kırık parçalarla onları daha kırmak ve evet bu çok acımasızca.
Unutmayın, ben buraya kendimi ve seçeneklerimi anlatıyorum ve beklentim bana acımanız değil beni anlamanız da değil sadece bilmeniz, bazı şeylerin geri gelmeyeceğini bilmeniz. Son olarak teşekkür ederim. Okuyup adıma hem üzülüp, hem gülümseyip, hem de kızdığınız için.
İyi okumalar. 😊
Bundan tam on yıl önceydi. Tarih 02.28.2015.
Hayatın toz pembe zamanlarıydı benim için. Ve doğum günüm. Biz insanlar doğduğumuz günü çok severiz tabi bende o zamanlar prenses gibi hissediyordum. Doğum günü kızı 😊
Arkadaşlarımın yardımı ile çok güzel bir yer ayarlamıştık ve sahneye çıkmaya hazırdım. Her bir yerden sesler ve üzerimde kısa prenses gibi bir elbise vardı. Kocaman kahkalar ve delice danslar ediyordum. Şuan ki halime göre neşeli ve mutluydum. Tabi o zamanlar da dertlerim vardı ama neşemi benden alacak kadar büyük ve önemli değillerdi.
O zamana dönme şansım olsaydı kendime güzel bir tokat atıp bağırmak isterdim, neden neşeni kaybettin diye.. Ama diyorum ya asla geriye dönemiyorum. Keşkelerim belki de bu yüzden benimle. O gece zil zurna sarhoş olmuştum ve gerçekten aradan yıllar geçse bile hala çok şeyi hatırlamıyorum.
Gece geç olmuştu ve kuzenim Sude artık beni eve bırakmak için yola koyulmuştuk. Sude o kadar içmemişti sanırım. Arabayla giderken Sude’nin ani duruşu ile arkamızda ki araba bize direk çarpmıştı ve hatırladığım kadarı ile kafamı arabanın önüne sertçe vurmamla ayılmam bir olmuştu. Sinirlenmiştim ve kendimi arabadan dışarı attım. Sude bile benim gibi kendini dışarı atmıştı ama suç bizdeydi.
Lüks bir arabaydı. Arabayı görünce gözlerim fal taşı gibi açılmıştı o zaman. İstanbul o zamanlar lükse çok açtı. İnsanların durumları orta yada çok fakirdi. Zengin şeylere çok alışık bir millet değildik aslında. Arabayı görünce ilk kez görmüş gibi ve o kafayla sesli bir şekilde “Vay be, zengin bir araba” demiştim. Elim kafam da ve ben sadece arabayı düşünüyordum. Gençlik ve görmemişlik işte ne yaparsın.
Arabadan çıkan adam’a hiç bakmadan sadece arabaya bakıp ona dokunmak için saniyeler sayıyordum. İnanın markasına dahil hiçbir şey bilmiyordum ama dış görünüşü beni aşırı cezbetmişti. Arabadan çıkan adamı umursamadan arabaya yaklaştım ve ellerimle dokundum o pürüzsüz arabanın geçişlerine. Sude yan tarafımda bağırarak kavga ederken ben resmen büyülenmiştim. O kafa ile zaten çok şeyi doğru düşünemiyordum. Ben araba ile aşk yaşarken yanımda olan adam kısık bir sesle, “Arabaları sever misin?” diye sormuştu. O ses kalbime işleyen o ilk kelimen. Ah.. Keşke o an tekrar ölseydim ve hiç unutmasaydım o sesini. İçimde hep kalsaydı o ses. Ama zaman çok acımasız sevgilim..
Kafamı kaldırıp ona baktım, simsiyah gözleri, hafif yağan yağmurdan ıslanmış saçları ve buram buram gelen o kokusu. Kaşın da ki yara izi, çenesinde ki yara izi, hafif buruşmuş anlının ortası, saçlarının arasında ki beyaz saç telleri, soğuktan kızarmış burnu ve dudakları.. O bir şaheserdi. Tanrının yarattığı en güzel şaheserdi ve ben o gün ona aşık olmasaydım tanrı da beni asla affetmezdi. Kaç saniye onu ezberlemek için ona baktım hatırlamıyorum ama artık durmuş olan yağmur hafif hafifi çiseliyordu ve beni kendime getirmek için kaldırdığım yüzüme vuruyordu. Gözlerimi alamıyordum ve bu halima o güzel gülümsemesi ile eşlik ediyordu. Etraf sanki çok sıcak ve sanki Sude hiç bağırmıyormuş gibi sadece yağmur o ve ben vardık.
Hikayelerin en güzel kısmıdır bu. Başlangıçlar, tanışmalar ve kelebekler.. O bu an işte, bunu gülümsemeyle okuyun ve bir daha okusanız da aynı hissi vermeyeceğini bilin. Ben artık yaşamayacağım ama siz başa sarıp sarıp okumaktan bıkmayın aynı tadı vermese bile.
Artık ona baktığımın kaçıncı saniyesi bilmiyorum ama kendime gelerek tekrardan başımı arabaya çevirdim. Sanırım çok uzundu ve boynum ağrımıştı ona bakarken. Onun dünyasından çıkarak kendi dünyama dönmüştüm ve ilk duyduğum ses Sude’nin bağırışları olmuştu.
“Ya arada ki mesafeyi ne diye korumazsın ki?” diye resmen çığlık atıyordu.
“Lan ani duran sensin benim ne suçum var?” karşısında ki adam zavallıca ona suçlunun ben değil sensin demeye çalışıyordu ama bu çabası biraz boşaydı sanki. Sude asla haksız olmayı sevmezdi. Ha bu arada size biraz Sude’yi anlatayım. Sude deli dolu bir kızdır ama sinirlenince tam bir canavara dönüşür. Hele ki haksızsa asla acımadan kendini haklı gösterebilir. Onu çok ama çok seviyorum ve özür diliyorum. Bunu şimdi değilse bile ilerleyen zamanlarda anlayacaksınız.
Sude hala adama bağırırken bende ona bakmak için kafamı kaldırdım ve oda benim gibi Sude’nin haline şaşkın şaşkın bakıyordu. Ona baktığımı anlayacak ki kafasını bana çevirdi ve gülümsedi. Gülümsedi. Öldürdü. Acımadan üzerimden geçti gitti. Gözlerimin önünden silinen gülümsemesini hala bende bıraktığı etkiyi hatırlıyorum merak etmeyin.
“Sanırım birazcık sinirlendi.” dedi gülümseyerek.
Biliyor musunuz benden ondan önce ilk görüşte aşka inanmazdım. Hatta aşka inanmazdım, tabi ki hayatımda birileri oldu onlarla beraber de hatalarım oldu ama bu zamana kadar gerçekten aşık olmamışım ve bunu en saçma şekilde yaşadım. İlk görüşte aşk ile..
Bende sanki dünyadan kopmuş gibi davranmayıp gülümsedim.
Sude gerçekten artık çok bağırıyordu ve artık dur deme vaktim gelmişti. Affalayarak yanına ulaşıp onu kolundan tutup arabaya çekmeye çalışmıştım ama Sude izin vermeyerek beni itip adamın üzerine gitmişti. Onun bu hareketi ile affalayarak geriye sendelemiştim. Kolumdan tutan bir el sayesinde de olduğum yerde düşmemekten kurtulmuştum. Sıcacık elleri ve vücuduma dokunuşu. O ısıyı ve vücuduma olan etkisini asla unutmadım. Hala ve hala içimde kopan şeyler vardı ona karşı ve bu asla bitmiyordu.
“En sağlıklısı araya hiç girmemek ve bu kafayla çok hareket etmemek, sence?”
Kafam o kadar iyimiydi? Galiba evet..
Elini kolumdan çekerek beni boşluğa bıraktı. Tutunmuştum. Kırılacağını bildiğim bir ağaç dalına tutunmuştum ve bu çok yakında kırılacaktı. “Ben iyiyim, sadece birazcık başım dönüyor.”
“Farkındayım ama çokta iyi değilsin.”
“İyiyim, teşekkür ederim.” dedim ona hiç bakmayarak. Keşke..
“Bence artık kavgayı bitirmeliler,” dedi ve arkadaşının yanına giderek onu oradan çekip sertçe yolcu koltuğuna oturttu. Arabadan çıkardığı küçük kağıt parçası ve kalem ile ona iletişim numarasını verdi ve ardından bütün masrafları ödeyeceğini bu numaradan onu bulmasını istedi ve arkasına bakmadan arabanın sürücü koltuğuna binerek gözlerden uzaklaştı. Karanlıktı ve arabanın içi asla gözükmüyordu. Onu göremiyordum ama bana baktığını bir an olsun hissetmiştim.
Sanki kader onunla tekrar karşılaşacağımızı söyler gibiydi. Öyle de olmuştu. Elimde ona ulaşmak için bir bilgi vardı ama kader bizi iki ay sonra karşı karşıya çıkarmıştı.
Hiç beklemediğim bir yerde ve imkansız olacağını ilk kez kafama kafama vura vura söylemişti. Anlamış olmalısınız ki o benden büyüktü. Korkularım artıyordu. Artması da iyi olsaydı keşke.
O benim artık sadece hayallerimi süsleyen biri değil benim ablamın sevgilisiydi.
Evet.
O benim ablamın sevgilisiydi.