Tekrar, tekrar, tekrar. Bu diyarda ki her günüm birbirini tekrarlıyordu. Bozuk bir plak gibiydi. Tekrar ateşlerin kucakladığı bir rüyadan uyanmıştım. Benim her akşam gördüğüm bu rüyalar normal bir insan için korkunç bir kâbusu andırıyordu. Garipti. Basit insanoğlundan daha fazlası beklenmezdi. Camları açtığımda çiseleyen yağmurun sesi kulaklarıma doldu, yağan yağmura inat güneş parıl parıl parlıyordu. Yağmura çıkıp özgürce koşturanları oldum olası kıskanıyordum. Zira ben yağmurun altında 5 dakika dahi dursam yataklara düşüyor, hasta oluyordum. Bedenimin sıcaklığı sıradan bir uarınkinin çok üstündeydi. Bu diyardakiler kendine uar ismini takmıştı. Aslında bedenen onlarda insandı fakat bir insanda olmayan tüm güzel şeyler onlarda vardı. Bu yüzden onlara insan demek hakaret olurdu. Eninde sonunda kendimi odamdan dışarı atmış, uarlara özgü otlardan yapılan enfes çorbayı içmeye başlamıştım. Duvardaki analog saate baktığımda 09.15 olduğunu görmüştüm. Normal şartlarda kalktığım saatten oldukça geç kalkmıştım. 45 dakika sonra vuarlar gelecek ve derse başlayacaktık. Tahmin edebileceğiniz üzere vuar da uarların çocuklarına deniyor. Onlarında fiziken normal bir çocuktan farkı yok lakin içlerinin farklı olması için onları değişik kalıpların içinde tutuyorduk.
O sabah oldukça dalgındım. Ben yemeğimi bitirip hazırlanana kadar saat çoktan 10.00 olmuştu. Küçük vuarlar kapımda belirmiş beni bekliyorlardı. Onları oldum olası sevmiştim. Masumlardı, dertsizlerdi, tasasızlardı en önemlisi hayat onların temiz sayfalarına henüz mürekkep lekesi vurmamıştı.
Kapıyı açtığım an Serye, Alev! Diye bağırmıştı. Ona karşı apayrı bir sevgim vardı. Hepsi kendine güvenen ve başarılı vuarlardı fakat Serye farklıydı. Bazen ateş ile ani hareketler yapar, kıvılcımlar çıkarırdım. Diğerleri bu hareketimden dolayı irkilirdi, o ise büyük bir hayranlıkla hareketlerimi izler asla geride durmazdı. Eğer doğru adımları atıyorsa ateşin onu yakmayacağını bilirdi.
-Serye! Hoş geldiniz kıvılcımlar!
Onlara kıvılcım diyordum. Bu lakabı seviyorlardı, benimse işime geliyordu çünkü bu benimde hoşuma gidiyordu.
-Hadi, dışarı geçin ve başlayalım.
Yeşillik, apaçık bir alanda yapıyorduk eğitimlerimizi. Bugün üstü kapalı kısımdaydık çünkü ateşle oynayan fakat yağmurdan korkmak zorunda kalan bir öğretmenleri vardı. Eğitimlerini alırken ağaç kütüklerine oturuyorlardı. Benimde aynı şekilde ahşap bir masam ve sandalyem vardı. Bir de ağaç dallarını yan yana getirip sabitleyerek yaptığımız panomuz vardı.
-Evet, bugün konumuz ateşin diğer maddeler ile birleşiminde ortaya çıkan sonuçlar. Bu konu ile ilgili tahminleri olanlar var mı?
Alaz heyecanlı bir şekilde parmak kaldırmıştı.
-Evet, Alaz. Tahminin ne?
-Ateş tahtayı yakar, Alev.
Bana Alev diye hitap ederlerdi. Öğretmen gibi kelimeleri oldukça saçma buluyordum. Ben onlara bir şeyleri öğretmiyordum. Sadece onları eğitiyordum.
-Güzel tahmindi, Alaz. Yok mu başka tahmini olan.
Bu sırada Efil parmak kaldırdı.
-Evet, Efil?
-Su ateşi söndürür, Alev.
-Maalesef yanlış bir tahmin, Efil. Bu belirsizdir. Sizden bununla ilgili net bir cevap alamam.
Onlara ilerleyen bir zamanımız olursa bu konuyu uzun uzun anlatmak isterdim lakin sonra diye bir şey yoktu. Belki yarın bile yoktu bu yüzden hiçbir zaman onlara böyle sözler vermezdim.
Serye’nin sessizliği oldukça dikkatimi çekmişti. Normalde bir dakika bile susmayan Serye bugün sessizdi.
-Senin bir cevabın yok mu Serye?
-Hayır yok, Alev. Deneyerek görmek istiyorum.
-Pekâlâ, o zaman artık denemelere geçebiliriz! Dedim coşkulu bir sesle. Onları ateş hakkında eğitmeyi seviyordum. Bundan hiçbir zaman bıkmayacaktım.
Masamın üstünde duran küçük ağaç kabuğunu aldım ve metal bir kasenin içine koydum. Vuarların yanına yaklaştım ve meraklı gözlerine bakarak bir ateş yaktım. Onlar ateşin parmaklarımla olan dansını hayranlıkla izlerken bense bu alev demetini küçük ağaç kabuğunun üzerine yönlendirmiştim. Ve bom! Birkaç dakika içinde kasenin içinde birkaç parça kül ve hoyratça yanan ateşten başka hiçbir şey kalmamıştı. Tek bir hareketime ateşi söndürdüğümde küçük vuarlar hayranlıkla beni izliyordu. Serye’nin ağzı açık kalmıştı.
-Alev, küllere dokunabilir miyim?
-Tabii ki dokunabilirsin Serye. Lakin ona biraz zaman ver, şu an yorgun. 5 dakika sabretmeye ne dersin?
-Tamam.
Bu 5 dakika içerisinde ben diğer bir deneme için gerekli metaryelleri hazırlamıştım, o ise sabırla beklemişti.
-Evet, Serye. Şimdi dokunabilirsin.
Serye büyülenmiş bir eda ile küllere doğru yaklaştı ve eline birkaç parça kül almayı denedi. Küllerin kokusunu içine çektiğinde ciğerleri eşi benzeri bulunmayan ilahi bir havayla dolmuş gibiydi. Bana küçük bir kız çocuğu olduğum zamanları anımsatıyordu. Ateşle oynayan, ele avuca sığmayan cesur ve bir o kadar korkak kız çocuğu. Alevleri parmaklarında oynatan ve kendisi sönmek bilmeyen bir alev olan kız çocuğu. Annelerinin vuar diye hitap ettiği küçük bedenlerin arasında kalan kimsesiz bir kız çocuğu. Hayata kıvılcımlardan yapılmış ipler ile sıkı sıkıya bağlanan kız çocuğu. Minik vuarlara umut olan kız çocuğu. Büyüyüp ateşin kadını olan kız çocuğu.
*
Birkaç deneme daha yapmış ve hepsinde ateşin karşı taraftaki cismi nasıl yaktığına şahit olmuştuk. Şimdi ise sonucunda ilk defa tek bir tarafın kazanmayacağı bir deney yapacaktık. Heyecanlı ve minik suretleri beni heyecanlandırıyordu. Tepkilerini her şeyden çok merak ediyordum.
-Evet küçük vuarlar, şimdi sonuncu ve en heyecan verici deneye geldik. Bu sefer ateşle hangi cismi karşılaştıracağız bilen var mı?
Bu sorum karşısında her ağızdan farklı bir ses çıkmıştı. Beni en çok güldüren ise Onat’ın coşkuyla verdiği yemek cevabı olmuştu.
-Üzgünüm fakat hepinizin cevapları yanlış. Bu deneyimizde ateşin ateş üzerindeki etkisini gözlemleyeceğiz.
Şaşkın gözlerini bana dikmiş, ne dediğimi anlamaya çalışıyorlardı.
-Yanlış duymadınız. Ateşin kendisi üzerinde de göz ardı edilemeyecek bir etkisi var. Şöyle düşünün, aynaya bakmak gibi. Lakin tek fark bu sefer aynada ki benliğinizin de oynayabileceği kozları var. Bunu ikiz olmak gibi de düşünebilirsiniz.
Vera ve Pera aynı anda parmak kaldırıp:
-Yani bizim gibi mi, Alev?
Demişlerdi.
-Evet, aynı sizin gibi. Size bunu yeterince iyi anlatamamış olabilirim fakat ne derler bilirsiniz; duyduğunuza değil gördüğünüze inanın.
Bunları söyledikten sonra tekrar aynı kasenin içinde tek bir hareketle bir ateş daha yaktım. Onlar pürdikkat beni izlerken parmaklarımın arasından bir alev demeti daha fışkırdı. Yavaşça ikisini birleştirdiğimde ise birkaç saniye ayrı ayrı yanmaya devam etmiş, sonrasında ise ahenkle birleşmişlerdi. İlk başta cılız denebilecek düzeyde yanan ateş şimdi alev alev olmuş ortalığı aydınlatmaya yetiyordu. Rüzgara göğüs geriyor, adeta beraber direniyorlardı. Onlar kısa bir süre bakan birinin bile içi umutla doluyordu. Belki de sıradan bir insan bunu görse korkup kaçardı fakat bizim eğittiğimiz küçük vuarlar sevgi dolu bakışlarıyla ateşi izliyor, bu sıcaklığın onları sarmalamasına izin veriyorlardı. Biliyorlardı, onlar bu alevleri söndürmeye çalışmadıkça kıvılcımlar üstlerine sıçramayacaktı. İzliyorlardı, bu ürkütücü elementin bir diğerine nasılda kucak açtığını, birlikte ne denli güçlü olabildiklerini. Ve yapacaklardı, ileride birbirlerine böylesine şefkat dolu şekilde kucak açacak, boş yere korkup hiçbir şeye zarar vermeyeceklerdi. Onlar olması gerektiği gibi değil olmak istedikleri gibi olacaktı zira olmak istedikleri kişileri şu an içlerinde büyütüyorlardı.
-Onlar birbirine mi sarıldı? Diye sordu Alaz.
-Evet. Çok romantik. Diye karşılık verdi Vera. Bu sevimli halleri beni gülümsetmeye yetmişti.
-Kıvılcımlar, bugün ki eğitimimizin sonuna geldik. Bana danışmak istediğiniz bir şeyler yoksa dağılabiliriz.
Çoğunlukla yok, teşekkür ederiz, güle güle sesleri yankılanmış ve küçük vuarlar evlerine dönmeye başlamıştı. Bende birkaç materyali topluyordum. Bu sırada Serye küçük adımlarla yanıma geldi anlaşılan bana danışmak istediği bir şey vardı.
-Bir sorun mu var Serye?
-Evet, eğer bunu öğrenmezsem meraktan uyuyamam, Alev.
-Neymiş bakalım sorun, cevaplayacak bolca vaktim olduğundan emin olabilirsin.
-Ateş ve su. Ateş ile su birleşirse ne olur Alev?
Bu soru onun yaşlarındayken uzun süre benimde zihnimi esiri altına alırdı. Bazıları suyun ateşi söndürdüğünü söylerdi bu yüzden sudan nefret ederdim bir zamanlar. En sonunda ise deneyimleyerek öğrenmiştim ateş ve suyun karşılaşmasının sonucunda neler doğar.
-Bunu cidden görmek istiyor musun Serye?
-İstiyorum, Alev. Hem de her şeyden çok.
-Gel benimle.
Serye’yi alıp eve götürmüştüm. Henüz yaşı 8 bile değildi. Gerçi bu diyarda çocukların yaşı yaşadıkları yıl ile değil başardıkları şeyler ile ölçülürdü. Bende buna güveniyordum. Serye diğer vuarlar gibi değildi. Farklıydı işte, onun içinde gördüğüm çok şey vardı. Derinlerinde yatıyordu, yattıkları yerden çıkmak için bir desteğe ihtiyaçları vardı ve o destek ben olacaktım.
*
- Şimdi, Serye. Ben sana elim ile işaret verdiğimde elindeki suyu tezgahın üzerine dökeceksin. Anlaştık mı?
-Anlaştık, Alev.
Ahenkli birkaç parmak hareketiyle elimde bir adet alev demeti meydana getirmiştim. Serye’ye işaret vermiştim ve o suyu tezgah döktüğü anda bende elimdeki demeti tezgaha yönlendirmiştim. Serye nefessiz şekilde olacakları izliyordu. Ateş kıvrımlı hareketlerle suya yaklaşamaya başlamıştı. Su ise küçük dalgalar halinde ateşin kollarına yürüyordu. Ve beklenen birleşme yaşandı. Su ateşin üstüne atmıştı kendini, ateş ise alttan başlayarak suyu yakmaya başlamıştı. Bir yandan su kül oluyordu, bir andan ateş sönüyordu. Lakin ikisi de bir an bile olsun asaletinden ödün vermiyordu. O an birbirlerini öldürüyorlardı fakat vals yaparcasına uyumlu ve büyüleyicilerdi. İkisi de yok olmanın kıyısındaydı artık üstelik birbirlerini yok ediyorlardı ama kendilerini ve izleyenleri kandırmak istiyorlardı. Her ikisi de güçsüz düşmeye başlamıştı. Yolun sonu görünüyordu. Su damla damla kalmıştı, baştaki heybetli alev demetinden ise geriye birkaç küçük kıvılcım. Birkaç saniye sonra ise tezgâhın üstünde tek bir toz tanesi bile kalmamıştı. İkisi de yok olmuşlardı. Bu savaşın iki kaybedeni olmuştu, sağ çıkan ise yoktu.
-Yok oldular.
-Sana söylemiştim. Bu derin bir konu, Serye. Eğer daha büyük bir ateşle çıksaydık karşısına su yanabilirdi veya iki kova su dökseydik üstüne ateş sönerdi lakin biz eşit şartları kullandık. Olması gerekeni yaptık ve olması gereken oldu. İki tarafta kaybetti.
-İki tarafta kazanamaz mıydı Alev?
-Hiçbir savaşın kazananı yoktur Serye. Her iki tarafında canı yandı. Sonucunda biri kazanmış bile olsa bu gerçek değişmeyecekti. Can yakan hiçbir şeyin kazananı olmaz.
-Anladım Alev. Anlıyorum ve anlamaya çalışacağım.
-Emin ol tek temennim bu Seryeciğim. İkimizde yorulduk, istersen biraz dinlenelim nasıl olsa yarın tekrar birlikteyiz.
-Haklısın Alev, görüşürüz.
-Hoşça kal, Serye. (Görüşemeyebiliriz küçüğüm. Bunun sözünü bana veremezsin. Şimdilik sadece hoşça kalalım.)
*
Bazıları ateşin Tanrı’nın hizmetkarı olduğunu söyler lakin bana sorarsanız bu külliyen yalandır. Zira ateş ilahi bir araç değil bizzat ilahtır.
Bazen hayatımın ne denli tekdüze olduğundan şikâyet ederdim lakin ben bu tekdüzeliği de seviyordum. Bazı şeyler akışında güzeldi. Kalkıp sakince kahvaltımı ettiğim sabahları seviyordum. Eğittiğim küçük kıvılcımları seviyordum. Okumayı seviyordum, üretmeyi seviyordum. Ateş’i seviyordum, onun kadını olmayı seviyordum. İnsan hayatını sevmeyi öğrenmeliydi. Bir şeyi sevmekten çok kolay vazgeçilirdi. Ben onu/ o şeyi sevmiyorum deyip geçmek kolaydı asıl zahmetli olan taraf iyisiyle kötüsüyle sevmekti. Belki büyük bir klişeydi fakat sevgi emek ve uğraş istiyordu.
Bu gün ilginç şeyler yapmayacaktık, onlar küçük vuarlardı ve bazen onlarında dinlenmeye ihtiyaçları oluyordu. Bu yüzden bir ateş yakacaktık, etrafında toplanacak onu izleyecek ve bize neler hissettirdiğini konuşacaktık. Bunun için heyecanlı görünüyorlardı, onların saf heyecanı ise benim de yüreğimi kıpırdatmaya yetiyordu. Buraların geleneksel içeceği olan erik ve frambuaz sularının karışımı olup içine ise bize özgü çeşitli baharatlar katılan içecekten hazırlamıştım. Yüzümde geniş bir tebessüm ile evden ayrıldığımda oldukça güneşli bir gündeydik. İşte bu diye geçirdim içimden. Ben eğitim alanımıza geldiğim de minik kıvılcımlar çoktan hazır ve nazır bir şekilde beni bekliyorlardı. Hızlı adımlarla aralarına karıştım.
-Merhaba kıvılcımlar!
Dört bir ağızdan merhaba Alev, hoş geldin sesleri yükselmişti. Onların sebepsiz neşesi beni de mutlu ediyordu.
-Bugün neler yapacağımızı dün size söylemiştim. Şimdi minderlerinizi alın ve bir yuvarlak oluşturun. Bende tam ortanızda bir ateş yakacağım.
Beni duydukları gibi minderlerini kapmış ve dediğimi yapmaya başlamışlardı. Serye’de onların arasındaydı lakin dün olanlardan sonra oldukça düşünceli görünüyordu.
-Seryeciğim, yanıma gelebilir misin?
-Geliyorum Alev.
-Serye, dün olanları mı düşünüyorsun? Seni biraz mahmur gördüm.
-Evet, Alev. Biraz aklıma takıldı.
Dizlerimin üzerine çöktüm ve Serye’nin ellerini tuttum.
-Peki, seni bu denli düşündüren kısmı ne?
-Su, eğer su günün birinde bize, ateşe saldırırsa ne olacak?
Bize demişti… Ateşi çoktan benimsemişti. Bunu görmek beni gülümsetmiş, gözlerimin dolmasına sebep olmuştu.
-Merak etme, Serye. Ateş bir yolunu bulur, bize bir şey olmayacak.
Bu sözü tutabileceğimi biliyordum. Belki sağlam bir kaynağım yoktu fakat biliyordum, bize bir şey olmayacaktı.
-Hadi şimdi diğer vuarların yanına geçelim. Bugünün güzel geçeceğine inancım tam.
Başımı diğer tarafa çevirdiğimde herkesin çoktan hazır şekilde beklediğini görmüştüm. Seryeyle birlikte yerlerimize geçtiğimizde artık ezberlediğim birkaç hareket ile ateşi yaktım. Sessizlik sağlandığında bir süre için bu büyüleyici görüntüyü izlemeleri için onlara zaman vermiştim. Hepsinin aklında az çok bir şeyler şekillenmeye başladığında bende ne hissettiklerini öğrenmek istiyordum.
-Veracığım, istersen seninle başlayabiliriz. Bu görüntü senin ruhunda hangi hisleri uyandırıyor?
Vera bir nefes kadar kısa bir süre düşündükten sonra konuşmaya başlamıştı:
- Ateş benim sıcaklamama sebep oluyor. Bazen beni yakma ihtimalinden korkuyorum fakat bana zarar vermeyeceğini bilmek beni rahatlatıyor. Bu kadar.
-Teşekkürler Vera, şimdi de ikizinle konuşalım. Pera, senin hissettiklerin neler?
-Ben ikizimin aksine bu konuda cesurum Alev. Üstelik ateşe çok yaklaşmadığın sürece seni ne kadar sıcaklatabilir ki? Bana sorarsan asıl olay doğru bakış açısında.
-Haklısın Peracığım, peki ya sen Onat?
-Ben ateşi çok seviyorum! İstediğiniz her şeyi onun sayesinde pişirebilirsiniz, sizce de muhteşem değil mi?
Onat’ın yemeğe olan aşkı beni her daim gülümsetiyordu.
-Senin bakış açında güzelmiş Onat. Efil, seni de dinlemek isterim.
-Yanlış anlama ama bence ateşi biraz abartıyoruz, Alev. Bir elementten fazlası değil. Üstelik ateş yenilmez değildir, su ateşi söndürür.
Efil’in cevabı beni sinirlendirmemişti. O henüz küçük bir kızdı. Sadece üzülmüştüm, olayları gözünde bu denli küçültmesine. Fakat Serye’nin tepkisi benimkinden oldukça farklı olmuştu. Burnundan soluyordu, Efil’in üstüne atlayacak gibiydi.
-Sen nereden bileceksin ki? Sadece kulaktan dolma bilgiler ile bizi sinirlendirebileceğini sanıyorsun oysa senin hiçbir şey bildiğin yok!
Efil tam cevap verecekti ki araya ben girdim.
-Kıvılcımlar, lütfen birbirimizin bakış açılarına saygı gösterelim. Bunu kavga boyutuna taşımanıza hiç gerek yok. Alaz, birde seni duyalım.
-Ben oldum olası böyle şeylere meraklı olmuşumdur, ateşi de seviyorum. Bana ilgi çekici ve merak uyandırıcı geliyor. Ateşle bir sürü şey yapabiliyoruz. Ben Efil’e katılmıyorum. Bence ateş hayatımızda olmasaydı çok şey kaybederdik.
-Teşekkür ederiz Alaz. Son olarak Serye, senin için ateşin yeri neresi?
-Her şey. Belki de tüm hayatım. Ateşi, seyrini, sonuçlarını, onunla yapabileceklerimizi, gücünü düşünmeden geçirdiğim tek bir dakika bile yok. Evimdeyken ateş ile küçük çaplı ritüeller yapmayı, herhangi bir maddeyi nasıl eritebildiğiniz izlemeyi veya sadece kendi halinde yanmasını izlemeye bayılıyorum. Benim için anlatabileceğimden çok şey ifade ediyor. Aklımızın alabileceği kadar basit değil, farklı bir boyutta. Ne yazık ki bazı uarlar bunu anlayamaz.
Benim için bu satırlar Serye’nin ağzından dökülmemişti. Bunları söyleyen küçük Alev’di, bendim. Beni alıp yıllar öncesine götürmüştü sanki.
-Umarım görüşlerin aynı seyirde ilerler, Serye. Bakış açınla oynamalarına izin verme.
Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım.
-Evet kıvılcımlar, bugünlük bu kadar yeter bence. Görüşleriniz için teşekkür ederim, hoşça kalın.
*
Evde oturmuş ‘’Ateş Hakkında’’ kitabını okuyor ve kaynar derecede olan kahvemin boğazımdan akıp gitmesine izin veriyordum. Bu bana iyi geliyordu. Herhangi bir şey okumak benim için terapi gibiydi. Bunun bir adı vardı: Bibliyoterapi. Kabul ediyorum, herkeste işe yarayabilecek bir yöntem değildi lakin bu yöntemle iyileşen kişiler iyileşmesi gereken kişiler oluyordu. Belki bunu duyduğunuzda bana çok kızacaksınız fakat kitap okumayan bireylerin fikirleri ile okuyanların fikirleri benim için asla aynı ölçüde kabul edilemezdi. Sanki bu düşüncelerimi duymuş gibi yazar olan arkadaşım Lavinya kapımı dahi çalma gereği duymadan içeri girmişti.
-Alev! Ben geldim.
-Görüyorum Lavinya, hoş geldin.
-Hoş buldum.
Kendini bir anda kanepeye attığında az kalsın elimde ki kahve dökülecekti.
-Lavinya, sen iyi misin?
-Sayılmam, şu aralar ilham perilerim intihar etmiş gibi hissediyorum. Haftanın başında vereceğin eğitime bende gelebilir miyim? Belki aklıma bir şeyler gelir.
Bizim diyarımızda haftanın günlerine çeşitli isimler verilmezdi. Haftanın başı, haftanın 1. günü terimlerini kullanırdık.
-Gelebilirsin tabii sorun olmaz. Eğitim demişken sana bir vuardan bahsetmek istiyorum. Adı Serye. Bana küçüklüğümü hatırlatıyor. Tek sorun onun tanrı tarafından verilen güçleri yok fakat oldukça ilgili ve yetenekli. Öğrenmeye aç, verdiğin bilgiyi havada kapıyor adeta. Ateşi o kadar benimsemiş ki biri en ufak olumsuz bir eleştiride bulunduğunda savunmaya geçme ihtiyacı duyuyor. Onun içinde yananları görebiliyorum. Sence ona karşı nasıl bir hamlede bulunmalıyım?
Lavinya kısa bir süre düşündükten sonra konuşmaya başladı:
-Bana kalırsa yarın onunla bu konuyu enine boyuna konuş. Eğer dediğin gibi ciddi bir potansiyeli varsa haftanın son günleri birlikte çalışmalar yapın. Bir elmas işçiliği arttıkça değerlenmez mi? Serye’yi bir elmas gibi düşün. Ona en iyi işçiliği uygulayabilecek kişi sensin.
-Fakat ateşe ilgisi olan bir iki öğrencim daha var. Bu onların önüne geçmek olmaz mı?
-Ah Alev, bazen beni cidden kızdırıyorsun. Onun diğerlerinden farklı olduğunu kendin söylüyorsun. Asıl dediklerimi yapmazsan Serye’nin tüm geleceğini etkilemiş olacaksın.
-Esasında haklısın. Söylediklerini yapacağım, teşekkür ederim Lavinya.
-Ne demek tatlım, her arkadaş yapar bunu. Sadece tek bir isteğim var, bu Serye ile bende tanışmak istiyorum. Belki asıl ilham onda saklıdır.
-Tamam o zaman, yarın sende burada ol.
*
Ertesi Gün
Ertesi sabaha uyandığımızda hem endişeli hem de ümit doluydum. Geçen gün Serye’nin ailesi ile konuşmuş, durumu anlatmıştık. Onlarda çoğu uarın yapacağını yapmış, bundan onur duyacaklarını söylemişlerdi. Fakat benim asıl aklımı kurcalayan Serye’nin yapacaklarıydı. Zaten ailesi ile konuştuğumuz gün duruma kulak misafiri olmuş ve oldukça heyecanlanmıştı. Fakat bahsettiğim eğitim diğer vuarlara verdiğim gibi basit değildi. Daha öncede söylediğim gibi ben onları sadece eğitiyordum lakin Serye’ye öğretecektim. Onun yaşayacakları çok daha farklı olacaktı. O ateşin hem var edici hem de yok edici güçleriyle yüzleşecekti. Ateşin safına geçmek için önce ona düşman olmalı, karşı tarafında durmalı ve onu yenmeliydi. Yendiği zaman ise gerçek gücünü kazanmış olacak ve ateş ile ittifak olmaya hak kazanacaktı. Bu bir lütuftu. Bu çölde kalmış yanıp kavrulurken bir su bulup koşarcasına kendini suyun kollarına bırakmak ve bu suyun sizi boğmasıydı. İşte o an yanmayı tercih ederdiniz. Benim yapmak istediğim ise suya bakmaya dahi tenezzül etmeden yanmayı seçtirmekti.
Lavinya dün gece benim evimde kalmıştı. Sabah ise hızlı bir kahvaltı yapıp Serye’yi beklemeye başlamıştık. Yaklaşık yarım saat içinde kapı çalmıştı. Bense kalkıp kapıyı açarken Lavinya’ya iğnelemeye yapmayı ihmal etmemiştim.
-Ne kadar görgülü, keşke biraz feyiz alsan Lavinya.
-Sırası mı şimdi Alev? Hadi aç şu kapıyı.
Büyük bir beklenti ile kapıyı açmıştım;
-Hoş geldin Serye.
-Hoş buldum Alev.
O sırada Lavinya gereksiz bir coşku ile araya girmişti:
-Hoş geldin Seryeciğim!
Bu Serye’yi hem şaşırtmış hem de ürkütmüştü.
-Hoş buldum.
-Seryeciğim, bu Lavinya, benim yakın arkadaşımdır.
-Memnun oldum. Derse ne zaman başlıyoruz?
Serye’nin çocuksu sabırsızlığı beni güldürse de içten içe bu denli hazır olması beni korkutuyordu.
-Seryeciğim, hevesini anlıyorum lakin önce seninle bir konuşalım. Hadi, içeri gel.
Serye hızlı adımlarla içeri girip koltuğa oturmuştu. Beklenti dolu gözlerle bana bakıyordu. Gözlerimle Lavinya’ya işaret verip onunda Serye’nin yanına oturmasını söylemiştim. Ben ise çaprazlarında kalan tekli koltuğa oturmuştum.
-Bak Serye, sana bahsettiğim şey bir eğitim değil. Benim size verdiklerimin hepsi eğitimdi fakat ben seni eğitmeyeceğim sana öğreteceğim. Öğreneceklerin ise yetişkin bir uarın bile bilmediği ağır şeyler olacak. Ateş sandığın kadar masum değil, sen onun karanlık tarafı ile de tanışacaksın tabii eğer kabul edersen.
-Hiçbir şey sadece iyi ve yararlı olamaz, Alev. Bunun bilincindeyim ve emin ol koşulsuz şartsız bağlandığım bir elementin karanlık tarafını görmek benim için korkutucu bir şey olmaz aksine bir şereftir.
Serye’nin dudaklarından dökülen bu mısralar karşısında gözlerim parlamıştı. Onunla her daim gurur duyuyordum ve yaptığı her hareket ile ona karşı olan güvenimi bir basamak daha yukarı çıkartıyordu.
-Sana güveniyorum Serye. Başaracağından şüphem yok, hiçbir zaman da olmadı. Bu yolda en büyük destekçin ben olacağım emin olabilirsin.
Benim kurduğum duygu yüklü cümleler karşısında Lavinya coşku dolu bir sesle araya girmişti:
-Bende varım!
Bu tepkisi Serye’yi de beni de güldürmüştü. Bu kız bu neşe ile nasıl melankolik kitaplar yazabiliyordu bazen hayret ediyordum. Belki de büründüğü sadece bir maskeydi ve rolünü profesyonelce oynuyordu.
-Eğer önünde ölüme giden iki yol varsa, biri dondurucu su diğeri ise ateş ile kaplıysa ateşli yolu seç Serye. Zira ben sana o yoldaki ateşi söndürmeyi değil onunla birlikte yürümeyi öğreteceğim. Ateşin izinden gitmeyi değil ateşin izi olmayı öğreteceğim.