4. BÖLÜM: OK YAYDAN ÇIKTI
Tabii ki de. Tam da Husky’den beklenecek bir şey. Bıçağı yere sapladı. Neden onun gerçekten masum iki çocuğu öldüreceğini düşündüysem. Her zamanki gibi sadece göz dağı vermekten başka bir şey yapmıyordu. Ne kadar da küstah. Ona karşı boyun eğmek zorunda olmasam, kellesini o uyurken ipek yatağında alır ve yüksek fiyata satardım. Fakat o saçma sözleşme bir kere imzalanmıştı. Yapmam gereken tek şey sözleşmenin bitimini beklemekti belki de.
Çocuklar yerde sürünerek Husky’den uzaklaştı. Ayağa kalkıp koşarak uzaklaştılar. Husky ise bıçağı alıp ayağa kalkarak pelerinini düzeltti. Kollarını arkasında birleştirdi ve odasına doğru yol aldı. Ağzıma kan tadı gelince yeniden burnumu tuttum. Tuvalete ulaştığımda yerler kan olmuştu bile. Crow kızacaktı yine. Musluğu açtım ve yüzüme soğuk su çarptım. Annem her zaman burnum kanadığında kafama soğuk su dökmemi söylerdi. Her zaman saçma bulurdum, fakat şu anda başka seçeneğim de yoktu.
Keşke şuan yanımda olsaydı ve bana dersler vereydi.
Kanlar burnumdan şelale gibi akıyordu. Bu kadarcık kan beni korkutmaya veya endişelendirmeye sürükleyemezdi. Bu kandan daha fazlası dökülmüştü vücudumdan. Dökülmeye de devam edecekti. Avcuma soğuk su alıp kafamdan aşağı döktüm. Sinirle ellerimi yumruk yapıp sert seramiğe vurdum. Ellerimi lavabonun kenarlarına koydum. Aynada kendime bakarken ne kadar acınası bir halde olduğumu gördüm. Kahretsin ki Karrey’den yumruk yemiş, üstüne burnumun kanamasına sebep olmuştum. Bir de çocukların önünde Husk ile –ne kadar öyle olmasa da- uygunsuz bir pozisyonda yakalanmıştık. Utançtan yerin dibine girmek, üzerimi örtmek ve nefessizlikten can verene dek orada kalmak istiyordum. Her türlü şu an olduğum durumdan daha iyi olurdu.
Kan akışı durduğunda başım dönüyordu. İçimden bir sürü küfür saydırdım. Neden bu kadar zayıf düşmüştüm? Bir yumruk beni bu kadar etkilemezdi, hayır. Özellikle eğitmenlerle antrenman yaparken. Karrey bu vuruşu yaparken içindeki kini mi kusmuştu? Ona kendimden bu kadar emin şekilde meydan okumam gururunu mu kırmıştı? Her ne olduysa Karrey kızmıştı, o kadar kızmıştı ki bir canavara atması gereken yumruğu bana atmıştı.
Tam o anda aklıma ne kadar uzun zamandır göreve çıkmadığım geldi. Bir dakika, yoksa beni göreve çıkacak kadar güçlü görmüyorlar mıydı? Onların gözünde ben güçsüz bir avcıdan başka bir şey değil miydim? İşte bu da benim onurumu kırardı.
Saçlarımdaki ve yüzümdeki suları, burnumdaki kanları umursamadan sert adımlarla Bay Husk’ın odasına doğru yürüdüm. Kapıyı çaldım ve ‘gel’ demesini beklemeden içeriye girdim. Husk şaşkınlıkla bana baktığında masasına ellerimi koymuş, yüzüne eğilmiştim. “Sorunun ne olduğunu bilmiyorum, fakat gururun kırılmışa benziyor, Alisia.” Dedi çok bilmiş bir tavırla. Sırıtıyordu. O an yumruğumu yüzüne geçirmek ve yüzünde kemikleri kemik tozuna dönüştürmek istedim.
Yapamadım.
“Beni neden görevlere göndermiyorsun?” tam o anda ne kadar abarttığımı fark ettim. Kendimi bir ucube gibi hissetmeden edemedim. Kaşlarını kaldırdı. Yüzündeki alay okunuyordu. “Ne oldu, ha? Göreve çıkamayacak güçsüz olduğunu mu düşünüyorsun? Pekala, al sana bir görev.” Masasının çekmecesindeki kağıtları çıkardı. Sırayla her birinde göz gezdirdi. Birini eline aldı, ve tahminimce bulduğu için dilini şaklattı. Kağıdı masada önüme doğru itti. Kağıttaki yazıyı görünce gözlerim kocaman açıldı.
İllith’in kalesine gidip savaş başlatmak.
“Bunu verecek güçlü bir eğitmen arıyordum. Fakat gördüğüm kadarıyla, o kişi bana geldi. Göreve çıkmayı bu kadar çok mu istiyorsun? Al sana görev. Git ve orada bir savaş başlat.” Sinsi sinsi sırıttığında, yüzünü dağıtma isteğim körüklendi. Yutkundum. Gerildiğimi fark etmiş olacak ki yüzündeki sırıtış silindi, kaşları alayla kalktı. “Ne oldu, Bayan Cesur? Korktunuz mu? Göreve çıkmayı gerçekten istediğinizi düşünmüştüm. Yanıldım mı? Peki o halde, ben de bu görevi daha güçlü bir eğitmene veririm.
“Bekle, bunu bizden bekleyemezsin. Tek başımıza gidersek, sen bile kazanamazsın. Bizimle alay mı ediyorsun? Elbette yanımızda diğer eğitmenler de olmak zorunda!” sırıttı. “Sizi tek gönderen kim? Elbette birkaç eğitmen ve çaylaklar ile üst sınıflar da olacak. Ne oldu, tek başınıza gideceksiniz diye ödünüz mü koptu?” benimle alaycı şekilde konuşmasından öyle nefret ediyordum ki…
“Benimle alay etme Husky.” Gözleri sinirle karardı. “Bana bir daha Husky de ve otur izle, Lis.” Kıkırdadım. “Sinirlenmeyin, Bay Husk. Sinir ve gerginlik yüzde kırışıklık yapar. Bunun olmasını istemezsiniz. Oh, belki biraz da çizik oluşur. Hayır hayır, o çizikleri ben de oluşturabilirim…” sırıttım ve yüzüne doğru eğildim, işaret parmağı ile beni alnımdan iterek yüzünden ulaştırdı. Tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Kan ve su olan parmağını peçeteye silip masanın altındaki çöp kutusuna attı. “Bekliyor olacağım, Bayan Alisia. Şimdi, göreve hazır olduğunuz zaman haber verirsiniz. Normalde size zaman vermezdim, ama bugün insaflı günümdeyim. Şimdi gidin, yüzünüzü ve saçlarınızı yıkayıp güzelce kurulayın. Akademimde böyle iğrenç bir görüntü görmek istemiyorum.” Son cümlesi beni epey kızdırmıştı. Yakasından tuttum. “Sözleşmeye uymazsan, kelleni alırım, Lis.” Yakasını sert bir hamleyle bıraktım. Tiksintiyle dokunduğum yeri eliyle temizlemeye çalıştı.
“Bu gömleği bir daha giymeyeceğim.”
“Elimi kaç kez sabunlasam geçer acaba bu pis koku?”
Bana alaycı bir sırıtış sergilediğinde onu taklit edip ofisten çıktım. Yeniden tuvalete girdim. Ellerime sabunu boca ettim. Elimi kaç kez sabunladım, hatırlamıyorum. Saçımdaki , burnumdaki ve ağzımdaki kanları yıkadım. Yeniden odama döndüm. Boynumdaki kolyeyi çıkarıp anahtarı anahtar deliğine soktum. Üzerimi değiştirdim. Sade ve şık bir takım geçirdim üzerime. Takım siyahtı. Beyaz gül işlemeleri vardı. Siyah, sivri uçlu topuklu ayakkabılar giydim. Yatağıma oturdum. Çıkarıp yatağa attığım kıyafetimin cebinden bronşumu çıkardım. Elimi üzerinde gezdirdim. Ayağa kalktım, bronşu çalışma masamın çekmecesindeki olduğu yere özenle koydum. Kitaplığıma gittim. Son kaldığım kitabı aldım ve rahat bir koltuğa kendimi bırakıp kitabı okumaya başladım.
***
Saate baktığımda akşam yemeği saati olduğunu fark edip ayağa kalktım. Ayracı kaldığım yere koydum. Kitabı yerine yerleştirip çekmeceye yöneldim. Bronşu göğsüme takıp odadan çıktım. Merdivenlere yöneldiğimde Karrey ve kardeşleri gördüm. “İyi akşamlar Bayan.” Dedi Karrey. Sırıttım. Bella baş selamı verdi, Trix boş boş baktı. Bella’ya karşılık verdim. Karrey pembe, askılı bir elbise giymişti. Ayağında toz pembe, kalın topuklu bir topuklu ayakkabı vardı. Çorabı dizine geliyordu. Ayakkabısından daha koyu bir toz pembeydi. Üzerinde tatlı kediler vardı. Saçları renk renk hayvan ve şeker tokalarla süslenmişti. Saçını her zamanki gibi iki yandan toplamıştı. Bella diz üstünde siyah, vücuda yapışan, sağ kolu parmaklarının yarısını kapayan, sol tarafı sıfır kol olan bir elbise giymişti. Trix ise, ah.. o her zamanki gibi ihtişamlıydı. Üzerinde tek bir kusur bile yoktu. Göze çarpan herhangi bir kirlilik her zamanki gibi görünmüyordu. Trix her zaman eski moda giyerdi. Ona çok yakıştığı kesindi. Üzerinde siyah bir elbise vardı. Ayaklarına geliyordu. Kabarık olmasa da, etrafında siyah tül vardı. Elbisenin kolları bileğine kadar geliyordu. Elbisenin üzerinde tpkı benim takımımda olduğu gibi beyaz gül desenleri vardı. Fakat güllerin bazı kısımları kan kırmızısına boyanmıştı. Muhteşem görünüyordu. Ayakkabıları görünmüyordu fakat bahse girerim en az elbisesi kadar güzeldi. Saçlarını ise tepeden topuz yapmıştı.
Yemekhaneye varmıştık. Yemekler bu sefer basit tutulmuştu. Bezelyeler tabildotun büyük kısmındaki pilavın üzerine özenle dizilmişti. Et yemeği tabildotun diğer bir büyük bölmesine konulmuştu. Çorba en küçük bölmede duruyordu. Yemekte ne bir tatlıdan, ne bir süt ürününden, ne de bir içecekten iz yoktu. Trix tiksintiyle yüzünü buruşturdu. O bezelyeden nefret ederdi. Hatta tiksinirdi. Tam da tahmin ettiğim gibi bezelyeleri boş bölmeye koydu. Kaşığı eline aldı ve pilavın içine karışmış hain bezelyeler olup olmadığından emin olmak için pilavı karıştırmaya başladı. Emin olduktan sonra kaşığa biraz pilav aldı ve burnuna götürüp kokladı. Derin bir iç çekti ve pilavı ağzına götürdü. Pilavı ağzına attı ve tadını anlamak için gerektiğinden fazla çiğnedi. Tatmin olduktan sonra yemeğini yemeye başladı.
***
Yemek lezzetli olduğu kadar sıkıcı geçmişti kimsenin ağzını bıçak açmamıştı ve sadece yemek yemeye odaklanmıştı. En neşelimiz olan Karrey, yemek boyunca sırıtmamıştı bile. Trix her zamanki gibi soğuktu ve çok konuşmamıştı. Delici siyah gözleriyle herkesi dikizlemiş ve kusurlarını aramaya çalışmıştı. Bella ise ablasının aksine kendisi ve yemeğiyle ilgilenmişti.
Odama çıktım 3. Sınıflarla olan ok antrenmanı için yatağı üzerindeki kıyafetleri giydim. Kitaplığa gittim ve kitapların arasındaki gizli bölmeden silah dolabının anahtarını aldım. Dolabı açtım ve yay ile sadağı aldım. Dolabın kapağını geri kilitledim ve anahtarı eski yerine koydum. Odadan çıktım ve boynumdaki anahtar ile kapıyı kilitledim. Merdivenlerden indim ve antrenman odalarının olduğu koridorda ilerleyerek 3-A sınıfının çalışma odasına girdim. Çoğu kişi sıra olmuş şekilde beni bekliyor ve muhabbet ediyorlardı. Bazıları birbiriyle ok takası yapıyor, bazıları kavga ediyorlardı. Sınıfa girdiğim görülünce herkes kaskatı kesildi. Sırada olmayanlar sıraya girdi. “Evet gençler. Biliyorsunuz ki, her biriniz yeni senenin başlangıcı ile 3. Sınıf oldunuz ve bir bölüm seçtiniz. İster dövüş, ister kılıç, ister bitki bilimi gibi dersleri seçebilirdiniz. Ama, okçuluğu seçtiniz. Hem de benim dersime girmeyi. Size teşekkür etmeyeceğim, asıl teşekkürü hak eden benim. Fakat, medeniyet gereği teşekkür etmem gerekiyor, değil mi? Teşekkür ederim. Dersimi ve beni seçtiğiniz için, bla bla…” oturma alanlarına yöneldim ve birine oturdum. “Fazla uzatmayacağım. Sadece antrenman yapacağız. Bilgi alışverişi değil. Onunla uğraşacak ne vaktim, ne de sabrım var. Şimdi, her birinizle biraz ısınacağız.” Sadak ve yayı oturma yerine koydum ve ayağa kalkıp gerindim. Öğrencilere doğru ilerledim. “On tur. Şikayet eden veya yorulma belirtisi gösteren olursa on beşe çıkar. Başlayın.” Öğrenciler şaşkınlıkla yüzüme baktığında tek kaşımı kaldırdım. “İtirazınız mı var? Bana söyleyin ve beşer beşer arttırmaya deva-m edeyim. Beşti, on oldu. On, on beş olur. Başlayın hadi, neyi bekliyorsunuz!” yere vuracak bir kılıcım veya yere nişan alacak bir yay ile okum olmadığı için yumruğumu boşlukta savurdum. Öğrenciler koşmaya başladığında ise oturma yerine geri döndüm ve koşan öğrencilerde homurdanma veya yorgunluk belirtisi aramaya başladım. İkinci turun sonunda kimsede bir belirti yoktu. Beşinci turda hala sakindiler. Sekizinci tur da öyle. Dokuzuncu turda nefes alıp verme sesleri şiddetlenmeye ve hızlanmaya başladı. Kaşlarımı kaldırdım. “Yoruldunuz mu?” fakat öğrenciler onuncu turun sonuna kadar geldi. Sıraya girdikten sonra da yorulma belirtileri göstermemeleri gerekiyordu. Yüzlerine baktığımda pek belirti göremesem de terledikleri göze batıyordu. “Dinlenmek mi istiyorsunuz?” öğrencilerden bazıları birbirine bakarken, bazıları kafalarını hayır anlamında sağa sola sallıyordu. Sırıttım. “Pekala, antrenmana başlayalım.”
Sadağı sırtıma, yayı elime aldım. Sahte insan mankenlerin olduğu yerden birkaç tane manken aldım ve uzaklıkları eşit olacak şekilde öğrencilerin önüne yan yana koydum. “İkili sıra yapın. Bir grup birinci mankenin önüne, bir diğer grup ikinci mankenin önüne sıraya girsin.” Öğrenciler sözümü ikiletmeden sıraya girdi. “Yapacağınız şeyi anlatıyorum,” elimle ilk sırayı gösterdim. “birinci grup,” elimle ikinci sırayı gösterdim. “ikinci grup. Bu gördüğünüz mankene atış yapacaksınız. Atış yapan sıranı en arkasına geçecek. Hangi grup daha güzel nişan aldıysa veya daha fazla atış sergilediyse o kazanacak. Elinizden gelenin en iyisini yapsanız iyi olur. Kaybeden grup antrenman odasını temizler.” Öğrenciler dediklerimi sindirdikten sonra bir ok çıkarıp yaya yerleştirdiler. Nişan aldılar ve yayı yere doğrulttular. Oku fırlatmadılar. “Hazır, başla!” her iki gruptan da en ön sıradaki kişi nişan aldı. Ok yaydan çıktı. Birinci gruptaki kişi mankenin kafasına, ikinci kişi ise mankenin boynuna isabet ettirdi. Gayet güzel bir performanstı. Sıranın en arkasına geçtiler. Sıradaki kişiler en öne geldi. Yayı doğrulttular. Ok yaydan çıktı. Birinci gruptaki kişi oku mankenin omzuna isabet ettirirken ikinci gruptaki kişi koluna isabet ettirdi. Derken iki grubun başında da antrenmana başladığımızda en önde olan kişiler vardı. “Pekala, okları sayma zamanı.”
Mankenlere giren okları tek tek incelemeye aşlamıştım. Ama bir ok çok dikkatimi çekmişti. İkinci gruptaki birisi mankenin tam gözüne isabet ettirmişti. Oku elimle kavradım. Çekmeye çalıştım ama çıkmıyordu. Sağ elimle mankeni kavrayıp çektiğimde ok bu sefer elimdeydi. Oku havaya kaldırdım. “İkinci gruptan oku mankenin gözüne isabet ettiren kişi kimdi?!” bağırdığımda tüm gözler üzerime döndü. Uzun bir sessizlik oluştu. Sonra sarışın, güzeller güzeli bir kız öne çıktı. Mavi gözleriyle bana bakıyordu. Altın sarısı saçları bedeninin arkasından geliyordu. Tek kaşım havaya kalktı. “Bundan emin misin? Kanıtlamak için aynı atışı bir daha yapmak ister misin?” kız sadece kafasını aşağı yukarı salladı. Mankenlerin olduğu yere gidip bir tane manken aldım. Diğer mankenlerin yanına koydum. Kızı elimle yanıma çağırdım ve diğer öğrencilerle aynı hizaya soktum. Sol ayağını arkaya, dağ ayağını öne getirdi. Sola döndü. Kafasını mankene çevirdi. Nişan aldı. Ok yaydan çıktı.
Ok mankenin tam gözüne isabet etti.
Havaya ölüm sessizliği hakimdi. Hiç kimseden çıt çıkmıyordu. Kaşlarım havalandı. Yüzümde bir sırıtış oluştu. Kız bana döndü. Yayı indirdi. “Güzel, seni sevdim. Gözüme girdin. Daha önceden kalma bir deneyimin var mı?” Kız kafasını aşağı yukarı salladı. “Neden konuşmuyorsun?” omuz silkti. “Pekala…” dedim ‘e’ harfini uzatarak. “O halde ders bitti, 1. Grup kaybetti. 2. Grup çıksın, 1. Grup burayı temizleyecek. Hele bir tanenizi bile dışarda göreyim, işte o zaman ne yapıyorum. Hepinizin ismini aklıma kazıdım. Temizliği yapın, ardından gidersiniz. Kolay gelsin!” sınıftan çıktım. Merdivenleri koşarak çıktım. Odamın önüne geldiğimde hızla boynumdaki anahtarı çıkardım ve anahtar deliğinden sokup üç-dört kez çevirdim. Kapı açılınca anahtarı boynuma taktım ve odadan girip kapıyı ardımdan kapattım. Kitapların arasındaki gizli bölmeden silah dolabının anahtarlarını alıp dolaba doğru ilerledim. Dolabın anahtar deliğine anahtarı soktum ve açılıncaya kadar çevirdim. Açılınca dolabın kapaklarından tuttum ve açtım. Kapaklar gıcırtıyla açıldığında yüzümü buruşturdum. Tekrar söylüyorum, bu akademinin tüm kapı ve kapakları yağlanmalı.
Sadak ve yayı dolaba koydum. Dolabın içinden kılıcı çıkardım. Kıyafet dolabımın kulpunda asılı duran kemer aldım ve belime taktım. Dolabın kapaklarını kapattım ve dolabı kilitledim. Kılıcı kılıç kemerine sabitledim. Kitaplığa doğru ilerledim ve kitapların içindeki gizli bölmeye anahtarı koydum. Dağılan saçlarımı açtım ve örgüyü bozdum. Saçlarımı bu sefer açık bırakmaya karar verdim. Tokayı bileğime geçirdim. Saçlarımı elimle hızlıca düzleştirdim. Odadan çıktım ve boynumdaki anahtarla odamın kapısını kilitledim. Hiç kimsenin koridorda olmadığından ve beni görmediğinden emin olmak için etrafıma bakındım. Emin olunca akademinin merdivenlerinden hızlı adımlarla indim. Akademinin ön bahçesine geldiğimde arka bahçeye doğru koşturdum. Arka bahçedeki akademi ile dışarıyı ayıran büyük, uzun taş duvarın üzerinden atladım. Arka bahçe dağa bakıyordu ve duvarın üzerinden atlayınca sizi dağ karşılıyordu. Benim de amacım oraya gitmekti. Hızlıca dağa tırmanmaya başladım. Ellerim acıyordu, çünkü ellerimde eldiven yoktu. Dağa tırmanırken gelen hayvan seslerini aldırmamaya çalışıyordum. Ama gelen kurt uluması o kadar gürdü ki, korkudan neredeyse düşüyordum. Düşmekten son anda kurtulunca sertçe yutkundum. En sonunda gitmek istediğim yere gelmiştim. Uçurum.
Burayı akademiye ilk geldiğim zaman, dört yıl önce keşfetmiştim. Akademiyi geziyordum. Karış karış, her bir noktasını. Sonra arka bahçeye bakma kararı aldım. Arka bahçeye girdiğimde akademinin e ön bahçenin ne kadar büyük olduğunu fark ettim, çünkü akademinin camlarından veya ön bahçeden dağ bu kadar net görünmüyordu. Dağın ihtişamı ve büyüklüğü beni adeta büyülemişti. Saçma sapan bir içgüdüyle dağa tırmanma kararı almıştım. Duvar o zaman yepyeniydi. Çimentonun kokusu hala duruyordu. Duvarın üzerine tırmanmıştım. Duvarın üzerine oturmuştum ve alta bakınca ne kadar yüksek olduğunu fark etmiş ve geri dönmek istemiştim. Arkamı döndüğümde yüksekliğin aynı olduğunu fark etmiştim. Derin bir nefes almış ve yüzümü yeniden dağa dönüp atlamıştım. Yere sert bir şekilde indiğim için dizim kanamaya başlamıştı fakat bu benim için sorun değildi. Daha da zorlarına katlanmıştım.
Dağa tırmanmaya başlamıştım ve tırmanınca bir kayalık görmüştüm. Üzerine çıkmış ve oturmuştum. Manzarayı izlemek o kadar zevkliydi ki…
Yine aynı şeyi yapıyordum. Kayanın üzerinde oturmuş manzarayı seyrediyordum. Gözlerimi kapattım. Saçlarım rüzgarın akışıyla süzülüyordu. Ormanın ferahlatıcı ve temiz kokusu burun deliklerimden giriyor ve ciğerlerime karışıp temizliyordu. Ok ve ay yerine kılıç almıştım. Evet, ben bir okçuluk eğitmeniydim. Hobim okçuluktu. Fakat kılıcı taşıması daha kolaydı ve daha rahat oturmamı sağlıyordu. Ben doğanın büyüsüne kapılmışken, arkamdan gelen ses ile gözlerimi açtım.
“Daha kurnaz olmalısın, Alisia.”
Arkamı döndüğümde onunla karşılaştım. O... o…