İçeriğe geç

YANAN KALBİN VARİSİ

Bölüm 3 · 6 dk okuma

YANAN KALBİN VARİSİ

Bölüm 3

2. BÖLÜM: OK

Çaylaklar yaptığım hareketten dolayı şok olmuştu. Helena ise tatmin olmuş şekilde yerde acı içinde kıvrılan çaylaklara bakıyor ve, eğleniyordu.

Bu kız benim çocukluğuma benziyor.

Kılıcımı kılıç kılıfından çıkardım ve çaylakların gözlerinin bana dönmesi için kılıcın ucunu sertçe yere vurdum. “Bu kadar ufak bir darbeden bile bu kadar etkileniyorsanız, yaşamayı ve eğitilmeyi hak etmiyorsunuzdur. Şimdi, ayağa kalkın.” Diye emir verdim. Çaylaklar ayağa kalktı. “Helena, git ve şu kılıçları kollarından çıkar.” Dedim. Helena olumlu anlamda kafasını salladı ve çocukların yanına gitti. Kılıçları kavradı. Yüzünde sinsi bir ifade oluştu. Hiç düşünmeden kılıcı ilk önce daha fazla acı çekmeleri için ileriye biraz itti. Ardından ani bir hareketle çıkardı. Çocuklar acıyla inlemeye başladı. Kollarından çıkan kanlar, yerdeki temiz korumayı kana bulamıştı. Onları izleyen diğerleri ise, yüzlerini buruşturmuştu.

“Revire gidin, sizi iğrenç veletler.” Dedim. İnlemeleri kulaklarımı deliyordu. Midemi bulandırıyordu. “Bir hizmetli çağırın, şuraları temizlesin.” Dedim yüzümü buruştururken. Yüzümü buruşturmamın sebebi kan değildi. Asıl sebep, bu bücürlerin bu kadarcık şeyden bu kadar fazla etkilenmesi sinirlerimle oynamıştı. “Biraz mola verelim. Sonra çalışmaya döneriz.”

Bir çocuk sınıftan tahminimce hizmetkarlardan birini çağırmak için ayrıldı. Oturacak yerlerden birine kendimi bıraktım. Kanın keskin metalik kokusu, burnumu yakıyordu. Cebimden bronşumu çıkardım. Sol kolumu yaslanma yerlerine koydum ve başımı sol elime yerleştirdim. Diğer çaylaklar bana bakarak fısıldaşıyordu. Muhtemelen benim ne kadar korkutucu bir yaratık olduğumdan bahsediyorlardı. Buna alışkındım. Sorun yoktu.

Az sonra içeriye sınıftan çıkan çocuk ve Crow geldi. Crow elinde bir paspas tutuyordu. Kanın olduğu yeri görünce oraya doğru yol aldı. Bir bana bir yerdeki kana baktı. Yüzünde “öğrencilere zarar verme!” der gibi bir ifade vardı. Masum masum baktım. O ise iç çekip kanları temizlemeye koyuldu. Kanların tamamı temizlenince, paspastan kanlar akıyordu. Sınıfın köşesindeki bir kovayı aldı ve paspası içine koyup sınıftan çıktı.

Ayağa kalktım. “Evet, derse başlıyoruz!” diye bağırdım. Herkesin yüzünü bir korku kapladı.

Biri hariç.

Helena.

Tabi ki.

Herkes ringin önünde toplandı. Ben ise karşılarına geçip kollarımı göğsümde birleştirdim. “Umarım beni ciddiye almaya başlamışsınızdır. Dövüşmeyi bile tek bir kişi bile mi yok,” Helena’ya döndüm. “Helena dışında.” Dedim ve diğer öğrencilere dönerek gözlerimi kıstım. Çocukların kendilerini kastıklarını görebiliyor, hissedebiliyordum.

“Pekala. Şimdi size bir şeyler öğretmem gerek. Sanırsam birkaçınız dışında hepiniz temel kavramları biliyorsunuz. Umarım.” Gözümü çocukların üzerinde gezdirdim. Kılıcımı kılıfından çıkardım. “Umuyorum ki hepiniz dersinizi çıkardınız. Şimdi, tekrardan soruyorum.” Kılıcın ucunu sert bir hamle ile yere vurdum. “Temel kavramları bilmeyen var mı?!” bağırışımla birlikte çocukların çoğu irkildi. Bazıları ise dik duruşlarını ve ciddi ifadelerini bozmamıştı.

Kimse öne atılmamıştı. Umarım her biri doğru söylüyordur. diye geçirdim içimden. Teknikleri her birerinin küçük beyinlerine tek tek kazımam gerekiyordu. Bu oldukça sıkıcı olacaktı. Ben bilgi aktarımını değil, bilgi kullanımını severdim. Dövüşmeyi, her birerinin vücudunda kesikler atmayı istiyordum. Dövüşmeyi istiyordum.

“İlk olarak, duruşunuzu almanız gerekli. Tabii ki de. Başka ne yapacaksınız? Her neyse. Duruşunuzu aldıktan sonra derin bir nefes almanız gerekli. Nefesi aldıktan sonra içinizde tutun. Yavaş yavaş verin. Ardından nefesinizi düzene sokun. Nefes alış ve verişleriniz eşit sürelerde olsun. Aksi takdirde ciğerleriniz büyük zara görür, ve savaşın ortasında bayılırsınız. Uyandığınızda en iyi ihtimal ile kendinizi canavarın kollarında bulursunuz. Kötü ihtimal olarak ise uyanamazsınız.” Anlattıklarımı uygulamaya koyuldum. Derin bir nefes aldım. Oksijenin ciğerlerimin her bir karışına işlediğini hissedene kadar ciğerlerimde sıkıştığı yerden çıkmasına izin vermedim. Sakin ve yavaş şekilde nefesin yarısını verdim. Biraz bekledikten sonra ise tamamını verdim fakat ciğerlerimin gevşemesine izin vermedim. Kısa bir nefes aldım ve ciğerlerim gevşemeden aynı sürede geri verdim.

Yapmaları için çaylaklara işaret yaptım. Sessiz odanın içinde nefes sesleri duyuluyordu. Fakat, duyulmaması gerekiyordu. Sessiz şekilde nefes alıp veren tek kişi tabii ki de Helena idi. Doğru yaptığını, fakat diğerlerini yanlış yaptığını biliyordu. Yüzünde sinsi bir sırıtış oluşurken o nefes alıp vermeye devam etti.

Derin bir iç çektim. “Yanlış! Helena dışında hiçbiriniz doğru nefes alıp veremiyorsunuz. Bir canavar dört kilometre öteden bile nefesinizi sesini duyabilir. Nefesleri sessiz almanız gerek.” Diye çıkıştım. Her birinin yüzünde bir hayal kırıklığı vardı. Helena dışında. O gayet mutlu bir şekilde nefes alıp veriyordu. Çaylaklar sıranın sonunda olan Helena’ya baktılar.

Bu veletlere asla savaşın ortasında dikkatlerini dağıtmamaları gerektiğini öğretemeyeceğim gibi duruyordu.

***

Uzun bir antrenman bitişinde, sonunda her biri nefes alıp vermeyi öğrenmişti. Alnımdaki terleri kolumun tersi ile sildim. Sınıftan hiç kimseye bir şey söylemeden çıktım. Hızlı adımlar ile odama yöneldim. Boynumdaki kolyeyi çıkardım ve ucundaki anahtarı anahtar deliğine sokup üç-dört kez çevirdim. Kapı gıcırtıyla açıldı. Kapıyı arkamdan kapattım ve kapıyı yeniden kilitleyip anahtarın olduğu kolyeyi boynuma taktım. Vücudumu soğuk suyun altına sokup vücudumu kendine getirmek istiyordum. Kitapların arasındaki gizli bölmeye sakladığım anahtarı aldım ve cam kutuya yöneldim. Kapağı açtım ve kılıcı kılıç kılıfı ile özenle yerine yerleştirip kapağı kapattım. Anahtarı yerine koyduktan sonra üzerimdeki sıkı kıyafetlerden kurtuldum. Saçlarımdaki örgüyü açıp odadaki banyoya yöneldim. Suyu açtım. Aynanın önüne geçip kendime bakmaya başladım. Belim her zamanki gibi inceydi. Kaburgalarım derimin altından belli oluyordu. Kollarım ve bacaklarım cılızdı.

Sırıttım.

Karşımdaki düşmanlar –özellikle egoist erkekler- beni güçsüz bir rakip olarak görüyorlardı. Onlar diğerleriyle ilgilenirken ben kellelerine oku saplamış oluyordum. Buda benim güçlü özelliklerimden birisiydi.

Bedenimi soğuk suyun altına soktuğumda vücudumdaki tüm hücrelerin kendine geldiğini hissettim. Kafamı kaldırdım ve soğuk suyun yüzüme, göz pınarlarıma gelmesine izin verdim. Soğuk su beni kendime getirmeyi çok güzel başarıyordu. Çocukluğumdan beri bir kez bile sıcak suyun altında duş almamıştım. Zaten öyle bir şansım da yoktu. Babam, abim ve küçük kardeşim canavarların midesindeyken, annem ölüm döşeğindeyken daha sadece on altı yaşımdaydım. Hem çalışıp, hem anneme bakıp, hem de evimizi canavarlardan korumaya çalışıyordum. Tavernaların soğuk zemini, masadaki tükürük ve içki lekeleri. Tune’un meydanlarındaki kazıkçı satıcıların bağırışları, sinirli müşterilerin ağzından sıçrayarak meyve ve sebzelerin üzerine düşen salyalar. Üzerine oturduğum kartonu ezip geçen kalpsiz Tune’lular, beni kovalayan askerler ve dahası. Hayat benim için asla kolay olmamıştı, olmayacaktı da. İllith tüm o canavarları Tune sokaklarına döktüğünden beri, bir kere olsun mutlu olamamıştım. Hatırladığım tek mutlu anılar, babamın kahkahaları, abimin beni kucağına alıp döndürmesi, annemin pişirdiği leziz hindi kanatları, küçük kardeşim ile oyunlar oynadığımız zamanlar bana sarf ettiği sevgi sözcüklerinden ibaretti. Fakat İllith o canavarları serbest bıraktığında, tüm bu anılar sadece bir rüyadan ibaretti. Sonrası ise bir kabus.

Suyu kapattım ve yere çöktüm. Soğuk beton bacaklarımdan tüm vücuduma yayılıyordu. Ağlamıyordum. Ağlamak benim için bir günahtı. Affedilmesi zor bir günahtı. Ağlamak zayıflıktı. Ağladığın zaman gözlerin bulanıklaşırdı ve önündeki tehlikeleri görmezdin.

Ayağa kalkıp kabinden çıktım. Vücudumu havluya sardım. Banyonun kapasını açtığım ve odama döndüğümde ise gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bayan Karrey yatağımda oturuyordu.

“Hoş geldiniz Bayan Alisia! Bir an asla çıkamayacaksınız sandım.” Kıkırdadı. Karrey akademinin kadın dövüş öğretmeniydi. Pembe saçlarına, tatlı görünüşüne ve benden bile zayıf olan beednine rağmen gücü tartışılamazdı. Saçını her zaman ikili at kuyruğu yapardı. Dövüşürken taçları savrulur, güzel çilek kokusu rüzgar ile birlikte burnunuza gelirdi. Fakat görevlerde bu çilek kokusu, yerini canavar kanı kokusuna bırakırdı.

“Bayan Karrey? Umarım önemli bir şeydir.” Dedim ve kollarımı göğsümde bağladım. Yanaklarını şişirdi ve omuzlarını düşürdü. “Yalnızca yemekhaneye sizin ile birlikte inmek istemiştim.” Dedi ve alt dudağını sarkıttı. Kollarımı indirdim ve burnumdan güldüm. “Pekala. Üzerimi değiştireyim ve inelim.” Karrey mutluluk ile gülümsedi. Odadan çıktı. Üzerimi giyindim ve odadan çıktım. Birlikte, yan yana yemekhanenin yolunu tuttuk..

Bölüm sonu

1 yorum