17 EYLÜL
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
NÜFUS CÜZDANI
TC. KİMLİK NO: ***********
SOYAD: BAŞÇIL
AD: AYDA
BABA ADI: MÜZEYYEN
ANA ADI: PINAR
DOĞUM YERİ: İZMİR DOĞUM TARİHİ: 5.2.1997
Bazen oturduğum yerden, anlamsızca nüfus cüzdanıma bakardım.
Cüzdanda yazanları okumak bana bir şeyler hissettirirdi; yaşadığımı.Sonuçta elimdeki gerçekten de bu dünyada bir yerlerde olduğumun
kanıtıydı. Doğduğumun kanıtıydı, dünyaya attığım bir imzaydı.
Henüz ilkokula yeni başladığım, gördüğüm tüm yazıları okumaya hevesli
olduğum zamanlarda ilk defa nüfus cüzdanımdaki ‘baba adı’ kısmını
okuduğumu hatırlıyorum. Kuş gribinin yaygın olduğu dönemlerde
hastalandığım için sağlık ocağına gitmiştik ve sırada beklerken annem
benden nüfus cüzdanımı tutmamı istemişti. O sırada da baba adı kısmında
neden erkek ismi değil de kadın ismi yazılı olduğunu merak etmiştim fakat
anneme soramamıştım.
Babamın adı tabi ki de Müzeyyen değildi, o isim anneanneme aitti. Yine de
babamın isminin tam olarak ne olduğundan emin değilim. Annem daha
önceki yıllarda adının Uğur olduğunu söylemişti fakat onu beni geçiştirmek
için söylediğini biliyordum.
Bildiğim kadarıyla annem henüz on altı yaşındayken, evlilik dışı, kaza
sonucu doğmuştum. Sanırım babam bebeğin kendisinden olduğunu
reddetmiş, tüm sorumluluğu annemin üstüne bırakmıştı bu yüzden tam
olarak asıl babamın kim olduğu bilinmiyor. Daha sonra -annemin
söylediğine göre- babam ben doğmadan önce bir şekilde ölmüştü. Benim
doğumumla ilgili tek bildiğim şey buydu, tabi birde şubat ayının beşinci
gününde doğduğumu biliyordum.
Babamın yokluğunu çoğunlukla annemin bana karşı, soğuk tavırlarından
sonra hissediyordum. İlkokuldayken veli toplantılarımın hiçbirine
gelemezdi çünkü o saatlerde çalışmak zorundaydı. Tek başına çocuk
büyütmek kolay bir iş değildi, eve tek para getiren kişi annemdi çünkü. O
zamanlar belki babam olsaydı ikisinden biri gelirdi diye düşünüp babamın
olmamasına üzülürdüm. Arkadaşlarımla dışarıya çıktığım zamanlar bazen
eve dönüşte yağmura denk gelirdik. Çoğu arkadaşımı babası yağmura
yakalanmamaları için çocuklarını arabalarıyla alırdı, arabaları olmayan
2aileler otobüsle bile olsa şemsiye tutmak için almaya geliyorlardı. O
zamanlar annemi aramayı bile denemezdim çünkü o sırada ya işte oluyordu
ya da işten çok yorgun döndüğünden uyuya kalmış olup, almaya
gelmiyordu.
Bugün okulun ilk günüydü o yüzden yataktan kalkmakta epey
zorlanmıştım. Hava artık kendini yataktan atıp serinlemek için yeterince
boğucu bir şekilde sıcak değildi fakat Selen’in aşırı heyecanlı ve coşkulu
sesi beni yataktan kaldırmak için yeterli olmuştu. Bazen Selen’in uyanık
olması o kadar gürültüye neden oluyordu ki o uyandıktan sonra geri
uyumam mümkün olmuyordu.
Selen henüz altı yaşındaki üvey kardeşimdi. Annemin üvey babamdan
Erol’dan- sahip olduğu benimle ikinci kızıydı. Ve Selen’i diğer kızından
çok daha farklı seviyordu.
Anneler çocuklarını eşit sever, anneler her çocuğunu eşit görür…
Bu söze ne kadar istesem de katılmıyordum. İki ya da üç kişiyi aynı şekilde
eşit şekilde sevmek mümkün olabilir miydi? En azından birini %1 daha
fazla severdin. Selen’in benim aksime babası belliydi, annemin çok sevdiği
kocasının genlerini taşıyordu. Ona ‘tatlı kızım’ diye sesleniyordu. Annemin
Selen’e olan sevecen tavrı bazen kendimi yetim gibi hissetmeme neden
oluyordu. Beni dünyaya getiren kişi benim annem değilmiş de başka
biriymiş gibi geliyordu. Bazen annemin bana baktığı sırada gözlerinde o
sıcaklığı arıyordum fakat hiçbir zaman bulamıyordum. Belki de sadece
düşüncelerim abartıdan ibaretti fakat artık bende ona o sıcaklığı
gösteremiyordum.
Üniversiteyi ailemin yanında, İzmir’de, okuyordum. Bunun iki nedeni
vardı; birincisi İzmir’de yaşamayı gerçekten seviyordum, ikincisi ise evden
3ayrılmamla birlikte annemin beni tamamen unutacağını düşünmemdi. Belki
hep gözü önünde olursam daha farklı olur diye düşünmüştüm fakat şimdi
düşününce belki beni özlemesi onun için daha iyi olurdu.
Nihayet yataktan kalktıktan sonra tuvalete gidip uyanabilmem için yüzüme
soğuk su çarptım. Başımı lavabodan ayırıp su damlalarıyla kirlenmiş
aynayla göz göze geldiğim sırada gözlerimin içinin uykumu alamadığım
için kızarık olduğunu, sol yanağımda ki yastık izini gördüm. Yüzümde ki
bu yorgun ifadeyi makyajla kapatabilmem mümkün müydü?
Mutfağa gider gitmez dolaptan kendime bir dilim beyaz ekmek aldım ve
kızartma makinesine yerleştirdim. O sırada Erol başını gazeteden
kaldırarak bana baktı ve ağzı dolu bir şekilde “Bu saatte neden ayaktasın?”
diye geveledi.
Cevaplamayı unutup Erol’un normalden fazla karışmış sakallarına
odaklanmayı bıraktıktan sonra “Bugün okulum başlıyor.” diye yanıtladım
yarı uykulu halimle.
Çokta umurunda olmadığını düşündüğüm şekilde “Hımm.” deyip dikkatini
tekrar gazetesine verdikten sonra bir şey düşünmek için duraksadı ve “Yani
Selen ablasıyla daha fazla zaman geçiremeyecek.” diye ekledi gerçekten
düşünceli bir tavırla.
Yaşasın… Ne yazık ki (!) bebek bakıcılığına bir süre ara vermek
zorundaydım.
Ekmeğimi aldıktan sonra demlenmiş çay kokulu masaya oturdum ve
Erol’un düşünceli sorularını yanıtlamaya devam ettim.
“Selen zaten kreşe başladı. Orada birlikte oynayacağı dolu oyun arkadaşı
vardır.” dedim beni anlamasını umarak. Selen’le zaten çok da fazla
oynamıyorduk. Sadece akşamları hep birlikte oturma odasında
4oturduğumuz zamanlarda, Erol’un bakışlarını televizyondan ayırdığı birkaç
dakika içinde, annemin beni gizliden dürtmeleriyle Erol’a göstermelik
olarak onunla zaman geçiriyordum. Selen’de bende birbirilerimizi pek
sevmezdik, Erol bu yönden gerçekten de çok saftı. Annem kimse fark
etmeden -özelliklede Erol fark etmeden- onu parmağında gerçekten çok
güzel oynatabiliyordu.
Erol’un eski karısı bir kaza sonucu anne olabilme özelliğini kaybettiği için
hiç çocukları yoktu bu yüzden annem Erol’u çok güzel avlamıştı. Bununla
kesinlikle gurur duymuyordum, kurnazlığı beni gerçekten tiksindiriyordu.
Bazen annem gerçekten kocasını mı seviyordu yoksa parasını mı diye
düşünmeden edemiyordum.
Ya da Selen Erol gibi zengin birinden olmasaydı kızına olan ilgisi nasıl
olacaktı?
Ekmeğime tereyağı sürüp üstüne çilek reçeliyle zenginleştirdikten sonra
çeneme akıtmamaya özenerek ekmeğimi hızlıca yedim. Kahvaltımı kısa
sürede bitirdikten sonra odama gidip hazırlanmak üzere ayaklandım. Tam
doymasam da kalkmak zorunda kalmıştım çünkü hazırlanacak fazla
zamanım kalmamıştı. Zaten sofrada da pek yenilecek şey yoktu.
Altıma vücudumu saran yüksel belli bir kot giyip üstüme de siyah,
midemin bir kısmını gösteren kolsuz bir tişört geçirdim. Saçlarımı
düzleştirip omuzlarıma güzelce bıraktım -saçlarımı ne zaman düzleştirsem
bakır rengi saçlarımın sanki boyamışım gibi koyulaşarak kahverengine
benzediğini fark ediyordum-. Göz kapaklarıma kahve tonlarında far
uyguladıktan sonra eyeliner çektim daha sonra maskarayla tamamladım.
Cildime de fondöten, allık sürdükten ve çillerimi kapattıktan sonra artık
okula gitmek için hazırdım.
5Metroya yetişebilmek için koşar adımlarla ilerliyordum. Dersin
başlamasına neredeyse kırk dakikadan az kalmıştı ve ben daha metroya bile
binememiştim. Nasıl olmuşta bu kadar geç kalabilmiştim? Evden ayrılalı
çok olmasa bile midemin açlıkla hafiften hareketlenmeye başladığını fark
ettim fakat istikametimi değiştirmeden, dümdüz metro istasyonuna doğru
hızla ilerledim.
İş saati olduğundan istasyon aşırı kalabalıktı; her yerde evrakla dolaşan
insanlar, topuklu ayakkabıyla birlikte resmi giyinilmiş kadınlar, koca sırt
çantalarıyla birlikte kulaklık takmış liseli öğrenciler… Kalabalığın
oluşturduğu sıraya rağmen en küçük boşluğu değerlendirip sıyrılmaya
çalışarak kartımı basmayı başardım. İnsanların yan gözle bana baktıklarını
hissetsem de içimdeki suçluluk duygusuyla hızımı kesmedim. Aralarından
bir kadının hiddetle “Bir tek bir yere yetişmeye çalışan sen değilsin!”
dediğini duydum fakat duymamış gibi yaparak yoluma devam ettim.
Merdivenlerden aşağıya koşar adımlarla ilerliyordum. Merdivenin sağ
tarafına rağmen yukarı doğru çıkan insanlarla çarpışmamaya özenerek
basamaklardan inerken “KAPILAR KAPANIYOR.” anonsunu duydum.
Kapılar son anda kapanırken içeri sıyrılmayı başardım. Benden, birkaç
saniyede olsa, sonra gelen birkaç kişi yetişemeyerek kapının arkasında
kaldı.
İçerisi her zamanki gibi tıklım tıklımdı. Bir elimle direğe tutunuyor, boşta
olan elimle ise çantamda ki kulaklığı arıyordum. Elime kulaklık haricinde
her şey geliyordu; ruj, kalem, cüzdan, birkaç bozukluk, ped… Zor bela
kulaklığımı bulmayı başardım ve kulaklığımı sağ kulağıma yerleştirdim.
Kırk yedi dakikalık yolculuktan sonra okula varmayı başarmıştım.
Telefondan ders programına hangi amfide olduğuma bakarken bir taraftan
da okul kartımı basarak okula girdim. Telefonumdan okulun sitesinde göz
gezdirirken ekranımın birden Hande’nin aramasıyla değişerek beni irkiltti.
6Okuldaki tek arkadaşıma telefonu açarken olabildiğince istekli gözükmeye
çalıştım.
“Ben okuldayım, sen neredesin?” dedi her zaman ki gibi düşük hayat
enerjisiyle.
Ona rağmen ses tonumu enerjik göstermeye çabalayarak “Geliyorum, çok
yaklaştım.” diye yanıtladım nefes nefese kalmış halimle.
Kısa göz gezdirmem sonucunda Hande ve -Hande’nin ben hariç diğer
yakın olduğu kişi- Buse’yi okulun kapısının yakınlarında sigara içerken
buldum. Buse benim ilkokuldan arkadaşı olmasına rağmen yakın değildik.
Aynı sınıftayken de pek konuşmazdık; o bana göre daha sert ve daha çok
erkeklerle zaman geçirtmeyi seven bir tipti. Erkeklerde onunla zaman
geçirmeyi severlerdi, hiçbir zaman onu aralarında dışlamamışlardı. Kıvırcık
ve siyah saçları ile oldukça çekici kızdı fakat erkekler onunla oyun
oynarken ona karşı hiçbir şey hissetmemişlerdi. Fakat işler erkeklerin
ergenlik çağına girmesiyle değişmişti.
Hande’nin saçı onu son gördüğümden beri biraz daha uzun görünüyordu.
Sanırım birazda kilo almıştı fakat bunu ona tabi ki de söylemeyecektim.
Yaz tatilinde yurt dışındaydı, okuldan ve dışarıdan arkadaşlarıyla biraz
gezmişti o yüzden fazla iletişim kuramamıştık fakat çokta eksikliğini
hissettiğini düşünmüyorum.
Hande’ye selam vermek amacıyla sarılmak için yanlarına yaklaştığım
sırada burnuma yoğun bir şekilde sigara kokusu geldi fakat duymazlıktan
gelmeye çalıştım. Normalden fazla etle kaplanmış Hande’ye sarılır
sarılmaz parfümünü değiştirdiğini fark ettim; bu parfüm geçen senekinden
biraz daha ağır ve kadınsıydı. Ondan uzaklaşıp kısaca tekrar süzdüğümde
gri, kısa kollu ve vücut hatlarını ortaya çıkartan bir elbise giydiğini fark
ettim fakat nasıl göründüğünü ona söylemedim.
7O da benim ona yaptığım gibi kendini geriye çekti ve kısaca yüzümü
yokladı.
Koyu saçlarını geriye atarak “Makyaj mı yaptın? Daha farklı
görünüyorsun.” dedi kibirli bir şaşkınlık ifadesiyle. Hande’nin tepkisi
üzerine Buse’nin tek elinde sigarasıyla beni derinden süzdüğünü hissettim;
bakışları resmen lazer ışını gibi derimi yakmıştı.
Çaktırmadan sıktığım dişlerimin arasından Hande’nin yüz ifadesini ve
konuşma şeklini taklit ederek “Ben her zaman makyaj yapıyorum.” dedim
fakat Hande kendisinin çok doğru düşündüğünü varsayarak inatlaşmaya
devam etti.
“Ama bu sefer ki farklı. Normalde bu kadar özenmezdin.” dedi ve biraz
duraksadıktan sonra heyecanla koluma vurup “Yoksa dikkatini çekmek
istediğin biri mi var!” dedi gizliden soktuğu lafın üstünü örtmek ister gibi.
Son sözüne karşı sadece gözlerimi devirmekle yetindim.
Tahminimin dışında ders oldukça sıkıcı geçmişti, bakışlarım ya sınıftaki
öğrencilerim üzerimde ya da tahtanın üstünde duran saatin üzerinde
oluyordu. İçerisi derslerin ilk haftası olduğundan fazla kalabalık değildi,
profesörde fazla bir şey anlatmamıştı zaten. Bunlara rağmen asıl dikkatimi
dağıtan Hande’nin hayattan bezmiş haliydi. Ders boyunca uzaklara dalmış,
sürekli telefonunu kontrol etmiş ve iç çekmişti. Ders bitiminde binadan
çıkarken sonunda ona ne olduğunu sormaya karar verdim.
Anlatmaya fazla gönüllü olmasa da “Bunu kimseye söyleme ama galiba
Ata beni aldatıyor.” dedi sıkkın bir ses tonuyla. Şaşırmış gibi yapmama
gerek var mıydı gerçekten çünkü şaşırmamıştım. Çocukta böyle bir
potansiyeli önceden görmüş olmalıydı. Yani ben görmüştüm.
İçini boşaltmak ve arkadaşından umut almak isteyen Hande devam etti.
8“Yani bilmiyorum, araya yaz tatili girdiği için mi böyle oldu?
Anlamıyorum.” dedi düşünceli gözlerle uzaklara dalarak.
Üniversitedeki erkekler böyleydi, kimse biriyle takılırken ciddi bir ilişkiye
girmeyi düşünmüyordu. Tek amaçları senden yararlanmaktı; bir gün eve
atmak ve diğer gün tanımamış gibi yapmak. Kimseye güvenemiyordun.
Olayı anlamaya çalışarak “Neden aldattığını düşünüyorsun ki?” diye
sordum ve devam ettim.
“Belki de sadece ilişkiden sıkılmıştır.”
Hande söylediğim şeye karşılık şok olmuş bakışlarla “Çok teşekkürler
tesellin için!” dedi ve hışımla önüne döndü.
Vücudumdaki kanın öfkeyle yavaş yavaş ısındığını hissediyordum,
yüzümün yanaklarımı yaktığını fark etmeme rağmen “Ah, bilmiyorum!
Sadece moralini düzeltmeye çalışıyorum.” dedim ve ardından yardımcı
olmaya çalışarak “En azından aldatıldıktan iyidir.” diyerek kendimi
savunmaya geçtim.
Fakat aynı şımarık Selen gibi “Hayır, daha iyi değil. Ben sadece birileri
tarafından sevilmek istiyorum.” diyerek surat asmaya devam etti.
Belki de çok sevilmek…Hande’nin çevresi genişti, geçen yıldan bu yana Ata
dördüncü sevgilisiydi. Muhtemelen Ata ile biterse bir başkasını bulurdu o
yüzden onun için üzülemeyecektim.
Hande’nin mutsuzluğunu görmezden gelerek kampüste başıboş yürürken
kulüp tanıtımlarının olduğu yere denk geldik. Öğrenciler ellerindeki
broşürleri bize uzatarak önümü kesiyorlar, tutkuyla kulüplerine davet
ediyorlardı.
9“Okçuluk kulübüne katılmak ister miydin?” Ya da “Dalgıç kulübüne
yazılmak ister misin?” Hayır…
İlgiden sıkılmış bir halde ortamdan uzaklaşmaya çalışırken uzaktaki
fotoğrafçılık kulübünün standı gözüme takıldığı sırada adımlarımı
yavaşlattım. Standa bakarken zihnimde özenle yaptığım resimler canlandı
ve bir anda kalbim heyecanla tekledi. Hep yaptığım resimlerin özgün
olmasını isterdim fakat elimde özgün fotoğraf bulunmuyordu. Fotoğraf
çekmekte de çok iyi sayılmazdım, en azından onlar bana nasıl
çekebileceğimi gösterirlerdi. Belki de bu kulüp bunun için iyi bir fırsat
olabilirdi.
Hande’yi bir anda unutarak “Ben şuraya bir uğrayacağım.” dedim ve
standın bulunduğu yöne doğru ilerledim. Görmezden geldiğim Hande
fırsatı kaçırmayarak hemen arkamdan seslendi.
“Ayda, nereye gidiyorsun!”
Arkama dönmeden “Fotoğrafçılık kulübüne!” diye seslendim peşimden
gelmeyeceğini umarak. Fakat Hande yanıma koşarak ulaştı.
Kibirli tavrını saklamayı denemeden “Onca kulüp varken aralarından bula
bula bunu mu buldun?” dedi gülerek. Sinirlenmemeye çalıştım; en azından
yüz ifademi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım.
Seçimimden utanmayarak “Ne varmış? Ben her zaman fotoğraf çekmeye
ilgi duymuştum. Fotoğraf çekmeyi öğrenmek istiyorum.” dedim
kendimden emin bir şekilde.
Bunun üstüne Hande beni daha da sinirlendirerek kahkaha attı.
“Sen ona güzel selfie çekilmek istiyorum desene. Bana sorsaydın ben sana
öğretirdim.” dedi ve ‘kusursuzluğuyla’ göz kırptı.
10Hande ne zamandır bu kadar sinir bozucu olmuştu?
“Hayat sadece erkek tavlamak için selfie çekilmekten ibaret değil.” demek
istedim fakat ağzımı kapalı tuttum. Sahip olduğum tek arkadaşı da
kaybetmek istemiyordum. Kamera sadece selfie çekilmek için
üretilmemişti, sadece kendini çekmek zorunda değildin. Dünyada
kaydetmek isteyeceğin dolusuyla şey vardı; gün batımı, kediler, oyun
oynayan çocuklar…. Boş terk edilmiş bir arazi bile fotoğraf çekmek için
gözüme çok güzel geliyordu. Kendi gözünden gördüğün dünyayı
kaydetmek, oldukça heyecan vericiydi benim için.
Standın başında bir kız bir de erkek vardı, bizden üst sınıf oldukları
oldukça belliydi. Kendinden emin ve artık yavaş yavaş üniversite için fazla
olgun duruşları onları kolaylıkla ele veriyordu. İkisinin de boynunda mavi
saplı, asılmış isim kartları vardı, kız -yani ismi Miray Bilge olan –
Hande’nin suratsızlığına rağmen bizi oldukça sevecen bir şekilde karşıladı.
“Hoş geldiniz! Fotoğrafçılık Kulübü ile ilgili bilgi almak ister miydiniz?”
diye sordu heyecanını azaltmayarak.
“Tabi.” dedim bende takındığım aynı sevecen tavrımla.
O sırada Hande dirseğiyle beni dürttüğünü hissettim ve ona kafamı
çevirmeden yan gözle baktım. Gözleri sanki bana bir şey anlatmak ister
gibi bir sağa bir sola dönüyordu. Ne yapmaya çalıştığını anlamadım fakat
oldukça komik duruyordu bu yüzden gülmemek için yanağımın içini
ısırdım. Miray bir şeyler söylüyordu o yüzden ona dönüktüm fakat Hande
tam o sırada beni tekrar dürtüyordu. Bu sefer aşağıdan çaktırmadan
parmağıyla bir şeyi işaret ettiğini fark ettim ve o çaktırmadan o tarafa
doğru baktım. Parmağının gösterdiği taraf yalnızca kızın yanında ki -yani
Miray’ın yanında ki- çocuğu gösteriyordu. Daha sonra baş parmağını
kaldırarak iyi işareti yaptı; bu Hande’nin çocuğu beğendiği anlamına
11geliyordu. Böylelikle Hande’nin tepkisi sonucunda kısaca çocuğu süzdüm.
Güzel denilebilecek şekildeydi, üniversitede ki diğer yakışıklı çocuklar
gibiydi fakat biraz pasif ve çekingen duruyordu. Muhtemelen burada ona
benzeyen dolusuyla başka çocuklarda vardı. Saçları tamamen düz değildi
hafif içe doğru dalgalanmıştı ve saçını anlını açıkta bırakacak şekilde
taramıştı. Saçları küllü kumral rengindeydi ve gözleri neredeyse siyah
denilebilecek koyu kahveydi. Burnu kavisli değildi fakat kemeri de yoktu,
yalnızca düzdü. Yine kumral kirli sakalları vardı, sakallar boynunun bir
kısmına kadar devam ediyordu. İsim kartında Gökmen Ilgar yazıyordu.
Çocuk bakışlarımı üzerinde hissetmiş olmalıydı ki kafasını baktığı bir
kâğıttan kaldırarak bana baktı. Bakışlarımı hemen çevirdim ve hiçbir şey
olmamış gibi Miray’a geri döndüm. Miray son hızla kulüp ile ilgili bir
şeyler anlatmaya devam ediyordu.
“Amaçlarımız; üyelerin fotoğraf hakkında bilgi ve becerilerini geliştirmek,
üyelerin yapacağı fotoğrafa ilişkin çalışmalarına destek vermek ve üyelerin
çektiği fotoğrafları çeşitli yerlerde sergilemek.”
“Bununla ilgili haftada iki gün derslerimiz olacak. Güzel fotoğraflar
çekebilmek için geziler de düzenliyoruz. Geçen sene Antalya gezimiz
olmuştu. Manavgat Şelalesi, Apollon Tapınağı, Perge Antik Kenti gibi
yerlere gidiyoruz.”
Tüm dikkatimi Miray’a vermeye çalışsam da Hande beni dürtmeye devam
ederek tüm odağımı bozuyordu.
Hande’yi görmezden gelmeye çalışarak “Ben kulübünüze üye olmak
istiyorum.” dedim.
Miray bunun üstüne gülümsedi ve “Tabi ki.” diyerek bana bir form
uzatmaya yöneldi.
12Tam o sırada Hande de araya girerek “Ben de üye olmak istiyorum.”
Diyerek beni şaşırttıktan sonra yan gözle Gökmen’e dönerek “Telefonun
arka kamerası artık bir işe yarasın.” dedi kendince komik olmaya çalışarak.
Şok olmuş bir şekilde ona bakıyordum, ciddi olamazdı. Az önce kulübün
saçma olduğunu söylemişti, şimdi de oldukça hevesliydi. Yüzünde yine o
yapmacık, aşırı sevecen ifade vardı. Bunu genelde bir erkeği beğendiğinde
ve tatlı görünmek için yapıyordu. Bu kulübe tamamen o çocuk için üye
oluyordu. Tadım kaçmıştı.
Birkaç işlem yaptıktan sonra bizden kulübe kayıt olmamız için şart olan
ücreti istediler. Çantamdan cüzdanımı almak için elimi soktuğu sırada
ısrarla elime değen pedi çaktırmadan geriye atarak cüzdanımı çıkardım.
Parayı Gökmen’e veriyorduk o yüzden Hande parayı verirken bile aşırı
hevesli görünüyordu.
Parayı uzatırken bakışlarını Gökmen’den ayırmayarak “Bu kulüp için
değer.” dedi Hande.
Bende parayı tıpkı Hande gibi Gökmen’e uzattım ve haliyle istemeden olsa
da göz göze geldik. Miray’ın heyecanı ve sevecenliğine rağmen bana bakış
şekli beni tedirgin etmişti. Gözlerindeki koyuluk içimi kararmış, tenimi
uyuşturmuştu. Daha fazla dayanamayıp bakışlarımı kaçırdım.
Nihayet işimizi bitirdikten sonra diğer dersliğe doğru yürürken Hande hala
heyecanını gizleyemiyordu.
Hande “İlk etkinliği sabırsızlıkla bekliyorum.” dedi neşesini dışarıdaki
diğer insanlara bile fark ettirirken.
Peki ya Ata’ya ne olacaktı? Bu kadar çabuk unutmuş muydu?
Konuşmamı beklemeden “Çocuğun ismi Gökmendi.” Dedi kendi kendine
umut enerjisiyle dolarken.
13Henüz umurumda olmadığını söylemeye fırsat bulamadan “Yanında ki
kızla umarım bir ilişkileri yoktur.” dedi devam ederek.
Nihayet Hande’nin nefes almak için duraksadığı sırada konuşmak için
fırsat bularak “O kadar da yakışıklı değildi, biraz pasif ve çekingen gibiydi.
Ayrıca üniversite de ona benzeyen dolusuyla çocuk vardır.” dedim.
Bunun üstüne Hande bıkkın bir şekilde gözlerini devirdi.
“O dolusuyla çocukla istediğin zaman şak diye tanışamıyorsun ama.” diye
ekledi neredeyse bana haklı olduğunu düşündürerek.
Peki, tebrikler birisiyle tanışmış oldun.
Okulun ilk gününün yorgunluğu hala üzerimdeydi. Çantamı bir kenara
fırlatarak kendimi yatağa attım. Yüzümü yorganıma bastırarak yastığımın o
rahatlatıcı kokusunu içime çektim. O uyuma isteğiyle resmen başım döndü.
İyice kıvrıldım ve bacaklarımı kendime çektim. Gözlerim istemsizce
kapandı. Tam uykuya dalacakken telefonumdan gelen bildirim sesiyle
kendime geldim. Kolumu zorla hareket ettirerek telefonumu elime aldım.
Gelen bildirime baktım. Fotoğrafçılık kulübünün muhabbet grubuna
alınmıştım. Telefonu elimden bırakıp gözlerimi kapatmaya devam ettim.

