saatlerdir kıçımı koyabilecek kadar bile yer yokken umarsızca ortalığı dağıttığım odadaki yatağımın üzerinde, kafamın karışıklığını, nesnelere yansıtan ve sıkkın ve plansız hayatımın göstergesi olan o koca kıyafet yığınından trençkotumu aradığım için geç kaldığım buluşmaya, kendime küfr ede ede yetişmeye çalışıyordum.
Kulaklarımdaki kulaklıktan gelen müzik sesi yüksek olduğu için mi yoksa benim beynimin artık başka bir veriyi değerlendirmek istemeyecek kadar yorgun olmasından mıdır bilmiyorum ama başımı ağrıtıyordu. O karmaşık görüntüler, meydanda toplanmış insanlar sel gibi akıp giden akışkan bir halden çok daha uzakta, bir ip çilesinin karmakarışık halini andırıyordu.
Söylenen kafenin yerini hatırlamıyor olmakla birlikte zihnimin bir yerlerinde konumu canlanıyor gibiydi. Zaten ne zaman gitmek istediğim yeri bilerek gittim ya da ne zaman gitmeyi çok arzuladığım bir yer oldu ki. O kadar uzun zamandır hafızamdaki her şey flu ki en son ne zaman bir kahveyi sevdiğim için içtim, en son ne zaman bir çaya keyif aldığım için eşlik ettim hatırlamıyorum. İçgüdülerim ise beni yönlendirmekte çok güçlüler. Uzun süredir öylesine kararlar alıyor ve öylesine bir hayat sürüyordum. Asıl geç kalma sebebim ise ne dağınıklığım ne de ceketi geç buluşumdu. Zaten bu durumun uzun süredir yaşanıyor olması nedeniyle bu kargaşaya çoktan alışmıştım. Duşa girerken de kalan süreyi hesaplayarak hareket etmiştim. Ancak planlarım duş jelimin bitmiş olduğunu fark edip markete gittikten sonra kart bakiyemin dolmuş olması ve ardından yurda dönerek insanlara yakalanmamaya çalışarak elimdeki su şişesine milletin duş jelinden azar azar doldururken kendimi bulamam nedeniyle istediğim gibi gerçekleşmemişti.
Tüm bunlar yaşanırken ise ben anneme içimden küfürler yağdırıyordum. Saatlerce içimden nefretler kusuyordum. Telefonda ise anneme bunu ne kadar süreceğini ve bu işkencenin ne zaman biteceğini sorarken ben, annem ise karşı taraftan umarsızca olmadığı çok belli olan ruh haliyle birlikte kafamda sanki bu olaylarda onun da etkisinin sorumsuz babamdan daha çok olduğu üzerine bir imaj çiziyordu. Oysa annemin bu hikayede benim gibi mağdur olanlardan olduğunu ben de biliyordum ama annemin karşımdaki tek muhattap olması ve benim dünyaya gelmemele başlayan mağduriyetlerimin sorumluluğunda onun da payının olması nedeniyle ona içimde babama duyduğumdan daha büyük bir nefreti barındırıyordum.
Hayattaki savruluşlarına karşı tek dayanağı kendisi olunca insan; hatta kalbi kırıkken bir gülümseme beklememesi gerektiğini öğrenince onlarca gecenin ardından bunu yaşatanlara karşı bitmek bilmez bir nefret ve vicdanın engel olamayacağı eylemlere sebebiyet veren ruhsal durumlar yaşıyor insan.
Ebeveyn olmanın genetik mirası aktarmaktan, tek bir evde yaşayan üç dört insan olmaktan, kendi isteklerini kendisini koruyamayan ve isteklerini yeterince ifade edemeyen bir canlıya dayatmaktan çok daha fazlası olduğu gerçeğini, hayatın bana böyle öğretiyor olması kadar kalbimde oyuklar açan başka bir konu daha yoktu galiba.
Evimizde dışardan bakıldığında ışıl ışıl ama beni asla ısıtmayan bir güneş, her seferinde kendi başıma düşüp kendi başıma ayağa kalkmam gerek dediğim geceler ve bitmek bilmez günler vardı.
Güzel günler için daha kaç savaştan. Yarayla ölmeden çıkmam, daha kaç gün kendimden vazgeçmem ve daha kimleri beynimde öldürmem gerekiyordu bilmiyorum.
Oyuncaklarım yüzünden dayak yediğim gün öldürmüştüm ben etrafımdakileri. O gün bitmişlerdi yüreğimdeki sevgileri. O zaman yalnız kalmıştım gece yarıları, ayın bile aydınlatmadığı sokaklarda. O gün kaybolmuştu yüreğimi ısıtan o kalın kumaş parçaları ve bırakmışlardı yüreğimi ıssız soğuğa. O gün bitmişti tenimde kalan öpücüklerin anlamı. Yalnız ben vardım. Yabancı oldular hepsi benim için. Sonrada kendimden vazgeçtim yaralarımın acısını hissetmemek, kalbimin çığlıklarını duymamak ve mosmor olmuş yara izlerine bakmamak için. Ondandır galiba bu kafa karışıklıkları, eylemlerin anlamsızlığı, yaşamın sıkıcı bitmek bilmeyen günleri.
Sokaklarda koştururken bir kaç kere dönerek aynı sokaklardan geçsem de en sonunda bir telefon bile açmadan bulmuştum buluşuma yerini. Çoktan kahveler söylenmiş fincanların dibi görülmüş özensizce ve saygısızca servis edilen karton bardaklardan da alınmış ve onlar da bitmişti. Ben geldiğimde artık masadakilerin ne konuşulacak gündelik konuları kalmış ne de tartışılacak başka fikirleri. Hepsi geç gelişime somurtmaktan çok umarsızca yaklaşıyor ve bana artık kızmaktan daha çok alışmış olmaktan ya da gözden çıkarmış olmaktan gelen bir sıkkınlıkla bakıyorlardı. Hatta Ömer artık benim yüzüme bile bakmaya tenezzül etmemekle birlikte bir selamı bile çok görüyor gibiydi. Herkesin karşılamasına o da katılırken soğuk bir hoşgeldini yeterli görmüş ve yüzüme bakmamayı da sürdürmüştü.
En yakın arkadaşlarımdan biri dediğim Ömer’in ara ara benim yerime başkalarıyla vakit geçirirken benimle geçirdiği zamandan daha çok zevk alıyor olması başta canımı sıksa ve onu kıskansam da artık ben de bu duruma alıştığımdan bir laf edemiyordum. Zaten ne diyebilirdim ki? Hayatım da çoğu zaman ilk planda olmamaya, sevilen o çocuk olmamaya, bir dost olarak görülmemeye o kadar alışmıştım ki… Şimdi en yakınım dediğim insanın en yakını olmamak üzsede daha katlanılabilir bir haldeydi. Çünkü kendimi görmezden gelmeye ve acılarımı yaşamamaya devam etmek kadar alışık olduğum başka bir davranış biçimi zaten yoktu. O nedenle ben de bu tavrına karşılık yüzüme bir tebessüm yerleştirerek metrodan buraya nasıl koşturduğumu, aslında sabahtan beri bu saat için hazırlandığımı ancak ailemin bana para gönderme noktasında yaşadıkları umarsızca davranışsal sorunu açıklarken, her şeyi abarta abarta anlatıyordum. koştururken nefes nefese kaldığımı saklamaktan çok belli edercesine solumaya devam ediyor. Bir yandan sanki önemliymiş gibi telefon kayıtlarımdan annemle yaptığım görüşme saatini arıyordum.
O sıralarda bir ara kalktım saygısızca kullanılan bir servis yöntemi olan karton bardaktaki kahvelerden birini aldım ve tekrar yanlarına döndüm arkadaşlarımın. Beni neden seviyorlar anlamıyorum. Yakışıklı değilim evrimsel psikolojik altyapıları benimle arkadaş olmaya itmez onları, başarılı mıyım desem hepsi kadar başarılıyım. Onlardan fazla değil. Dağınık kafada bir insan, hatta umarsızca ve özensizce bir arkadaşlık ilişkisi yöneten biriyim ben gelmeseydim kalkacakları ama ben geldiğim için kalmaya devam ettikleri belli. Belkide benim onları sevdiğimi hissediyorlar. Onları gerçekten seviyorum da zaten.
Ömer bana dönerek bu hafta eve gidip gitmeyeceğimi sordu. Ortalama bir buçuk aydır eve gitmiyordum ve artık gitmek istediğimi sıkış tepiş olan o odadan kurtulmak istediğimi söyledim.
Sormasam söylemeyeceği belli olan Ömer’e ben de yönelttim aynı soruyu
“Ben gitmeyeceğim bu hafta uğurlarla konsere gideriz diye konuştuk. Oğlum zaten her hafta eve mi gideceğiz ben gitmem valla eve. Yol falan çekemeyeceğim hiç.” dedi.
“Ben de uzun süredir gitmiyorum ama cidden sıkıldım burdan artık bir gidip gelesim var." dedim.
Buna karşılık bana hiç de yolu çekemeyeceğini, iki gün için o kadar para verip hem yorulup hem de zaman kaybetmenin aşırı derece mantıksız ve aklı başında insan işi olmadığını abartılı bir şekilde anlatırken sanki onu da beraberimde götürmeye çalışıyormuşum gibi aşırı bir tepki veriyordu.
Ömer’in bu hallerine o an bu durumundan hoşlanmıyormuş, bir insanın bu kadar katı olmaması gerekiyormuş gibi tepkiler versem de aslında içten içe onu o yapan bu aşırıcı ama yer yer komik olan tavırlarını seviyordum. Bu aşırılıkları onu tanımazken gözümde çok iğreti bir insan yapsada tanımaya başladıktan sonra ilişkimiz yer yer tartışan ama aradaki güvenin hiç konuşulmasa da tartışılamayacak bir durumda olduğu bir ilişkiye evrilmişti
Ben de Ömer’in bu tavırlarını devam ettirerek “Sen mi gidiyorsun eve kardeşim? Ben gideceğim. Sen neden bu kadar yükseliyorsun? Sanki seni zorla gönderiyoruz eve. Hem senin uğurlarla planın varmış baksana zaten. Eve gidip ne yapacaksın. Siz eğlenin diğerleriyle.” Diyerek benim de tanıdığım ama benim onun kadar yakın olmadığım arkadaşları ile yaptığı plana hiç davet etmemesi üzerine sitemli olduğumu da hissedebileceği bir ifade kullanmış olsamda anlayacağını düşünmediğim bir tavır olmuştu benimki. Çünkü Ömerin bu tür bir durumu sallamadığını ve hatta bunu konuşulacak bir konu olarak görmediği de belliydi.
Masadaki Cemre ise benim ne kastettiğimi anlayabiliyordu. Çünkü ne zaman Cemreyle yalnız kalsak Ömerle ilişkimin çok komik olduğunu, bir karı koca gibi olduğumuzu iddia etse de ben her seferinde Ömerin bazı davranışlarından nasıl hoşlanmadığımı anlatıyordum. Yer yer beni haklı bulsa da ikimiz de bu durumu Ömer’in doğal hali olarak görüyor ve konuyu kapatıyorduk.
Her ne kadar geç kalma bahanesi olarak anlatsam da bu gün yaşadığım sorunları, bu problemin kronikleşmiş bir problem olmaya başladığını, elime aylardır üç beş kuruştan fazlasının geçmediğini bilmiyorlardı. Çünkü derdimle ne insanları germeye gerek vardı ne de kendimi acındırmaya.
Zaten bilseler de ne yapabileceklerdi ki. Acımı mı azaltabileceklerdi. Onun yerine ise kendi acımla ve sıkıntımla insanları üzmektense kendi sıkıntılarımda boğulacaksam yalnız boğulmalıydım ve totalde daha fazla acı yaşanmamalıydı.
Yavaş bir şekilde masadan kalkıp artık yurda gitmek üzere kafeden kalkmıştık. Üçümüzde aynı yere gidiyorduk.
Cebimdeki telefonun internet erişimi kapalı olduğundan ne gelen bir mesaj vardı ne de bildirim. Metroda giderken müzik dinlemek için kulaklığı kulağıma takıp şarkı dinlemek üzere internet erişiminini açmak için telefonumu elime alınaca fark ettim otuz iki arama ve iki mesaj olduğunu. Telefon sessiz olduğundan fark edemediğim bu arama ve bildirimlerden şu an haberim oluyordu ve ortalama yarım saat önce yapılan aramaların tamamı anneme aitti. Ve hepsi ard arda yapılmıştı. Anneme sinirli olduğumdan tekrar aramak istemedim. Sonra neden geri dönmediğimi sararsa bildirimi gördüğümde metroda olduğumu yurda gidince geri dönmeyi planladığımı ama yurda gidince de unuttuğumu söyleyerek o bir daha beni arayana kadar aramazdım. Bu durumda gerçekten benim neden böyle yaptığımı sorduğu konuşmaları dinlemeye halim yoktu. Mesajılarına da o an bakmaktan kaçındım ve yurda gidene kadar camdaki yansımamı izledim.
Eskiye göre büyümüş değil yaşlanmış gösteren suratıma baktım. Yalan yanlış yaşanmış günlerin akışına bir kere daha kapıldım ve metrodan indikten sonra da umarsızca yerdeki parkeleri sayarken ayağıma bir taş takıp ona tekme ata ata yurda vardım. Yanımda Ömer ve Cemre de vardı. Ben yurda girerken onlar da kendi kalacakları yere doğru ilerlediler.
İlk kattaki odama asansörle çıkıp nasıl odamda olduğumu kavrayamayacak kadar kaymış zaman algımın bu absürt durumunu fark etsem de aldırmadan kendimi yorganın içine attım. Ve yorganın üzerindeki kıyafet yığınından hiç bir rahatsızlık duymadan, onca sebep varken zamana kızmadan ve küsmeden sadece umarsızlık hissinden beslenerek telefon kılıfımın köşelerini inceleyerek öylece uyuya kaldım yatakta.
Uyanmam ise alt odada kalan alt dönemlerin bağırışmalarından dolayı uykumun kesilmesi ila gerçekleşti. Bu duruma ne sinir oldum ne de uykum bölündüğü için bir mutsuzluk hissi besledim.
Yataktan kalkmadan öylece telefonumu elime alırken saatin daha yalnızca sekiz olması ve kafamın çok uyuşuk olmasına rağmen birazda olsa uykumu almış olmam nedeniyle gece yarısına, belki sabah kadar uyumayacak olmam canımı sıksa da bu saatleri verimli kılmak adına hiç bir plan yapmadım. Bu umarsızlığım nevrotik bir depresyon halini andırıyordu.
Zihnimdeki algılanılan tek şey kapalı pencerelere rağmen akan trafik sesi ve diğer yurt odalarından gelen aşırı heyecanlı insanların sesleriydi. Normal şartlarda fanatik taraftarların maç sırasında çıkarabilecekleri sesler olarak algılanılan bu seslerin çıkıyor olmasının nedeni sürekli olarak yurtta kamlaya alışmış ve o nedenle aşırı davranışları sergileme noktasında kendilerini alıkoymayan ve bu durumu normalleştirmiş bir öğrenci tipiydi.
Bu seslerden başka zihnimi meşgul eden başka bir düşünce ya da telaş olmasa da bir anda aklıma metroda fark ettiğim, annemin mesaj bildirimleri takıldı. Hemen elime aldığım telefonun mesajlarını açtığımda ise annemin iki mesajının;
Oğlum.
Bu hafta geliyorsun değil mi.
Mesajları olduğunu gördüm. Ve sinirimden bir kere daha deliye dönmeme sebebiyet veren şey annemin bu gereksiz tavırı ve umarsızlık seviysesi oldu. Sırf ,bu hafta geliyor musun?, demek için 35 arama yapan bir insandan ne beklenirdi ki zaten. Normalde üç beş aramayla sınırlı kalan bu darlama durumunun, bu seviyelere çıkmış olmasını anlamasam da bunca gümbürtünün, bu gün anneme verip veriştimem nedeniyle gerçekleşmiş olabileceği ihtimali de bu durumu zihnimde normalleştirmem için yetti.
Yatağımda onca dağınıklığın içinde görülebiliyor olsa asla bu odaya ait değil demeyeceğiniz zihnimin derinliklerinden bir yerinden, dedesini kaybettikten sonra okuldan ayrılan arkadaşım çıktı geldi.
En son bir yakınımı kaybedeli yıllar olmuş ve görece küçük olmam nedeniyle bu olaya çok tepki vermiyor olmamın sebebini çok da sorgulamamış olsam da şimdi bir anda bu arkadaşımın yaşadıkları aklıma gelince acaba bir gün böyle bir durumu yaşasam nasıl bir tepki verebileceğim konusunda kararsız kalacak kadar umarsızlığımın ve hayat anlamsızlığımın yüksek seviyede olduğunu fark ettim.
Tüm canlılardan yegane farkı, kendi varlık bilincine hakim olması olan insanın, yakınını kaybedişi ve varlığını paylaştığı bir insanı artık görmekten çok öte, hissedemeyeceğinin bilincine varmış olması nedeniyle çok büyük bir psikolojik buhrana giriyor sanırsam.
Peki bu derecede bir yakınının kaybedişine üzülmeyen bir insanın, bu durumunda bir suçlu aranacaksa yalnızca kendi benliği ile var olduğu için o insana mı kızmalı, yoksa varlığını paylaşmanın anlamsız olduğunu ona hissettirenlerin davranışsal problemlerinde mi hatayı aramalı.
O insana varlığı paylaşmanın anlamsızlığını aşılayan davranışları doğuran insanların ise kendilerinin de varlığı paylaşmayı bilemedikleri gözden kaçabilir mi? Peki ya onlara da paylaşımsızlığı öğreten ancak dünyadan göçüp gitmiş nedenleri, nerede afaroz edebileceğiz.
Öyleyse onların aforizmadan uzaklığı ve hatta yargılanıyor olmalarının imkansızlığı nedeniyle sizin ruhlarınız mı ermiş bir beden gibi her varlığın affına koşmalı.
Bunca düşüncenin arasında her şeye rağmen ne babamı haklı görebiliyordum. Ne de annemin sevgisini yalın olarak hissedebiliyordum. Onlar sevgilerini paylaşıyor olduklarını sansalarda ruhun varlığını paylaşmayı bana öğretememişlerdi. Kendileri bu paylaşımı gerçekleştiriyor olasalar dahi sahici olmayan, sevgi dolu ebeveyn olma isteklerinin altında yatan diğer güdüleri, ruhumu bu paylaşımı becerebileceğim bir alanda büyütmekten çok uzakta paçavra gibi yalnız bırakılmış bir ruh olmaya itmişti. Bu nedenlerden dolayı acılarımın katlanılabilirliği artsın diye kendisini, kendi gözünde görünmez kılan ben için bu tür durumların artık ne anlamı kalmıştı ne de yüreklerde üzüntü yaratan bir izi.
Hayattan tek beklentim artık elimdeki bana değer veren insanların birer birer gitmemesi ve bana var olduğum için değer verdiğini söyleyenlerin en azından söylemlerinin aksine hareket etmemesi. Sahici bir durum aramıyorum. Bana gerçekten ben olduğum için değer vermiyorlarsa dahi öyleymiş gibi yapmaları yeterli oluyor. Bunu benim anlamamam yeterli. Çünkü ruhlar öleli ve sadece bedenler kalalı benim için uzun süre oldu. Bunca ceset ise ne yıkanmaya değer gözümde ne de saygı dolu ritüeller içinde defnedilmeye.
Benim ruhumu öldürenlerin kalpleri sızlamazken ve hiç bir ritüel en azından var olduğum günlere ithafen yerine getirilmezken, ne diye insanların bu hakları yerine getirilsin. İnsanın bazı hakların elde etmesi için aynı özeni da karşıya göstermiş olması gerekir zaten. Değil mi ?
Ömer’in sevgisini hak ediyor olmamın sebebi ona gösterdiğim özen ve sevgi. Oysa onun bana göstermediği ilgi hakkım olanı vermiyor olması.
Ama işte her hakkın sağlanması yalnızca sizle alakalı olmuyor. Ve ondandır, onlarca ruh bir sürü hakkını alamadan bu dünyadan göçüp gidiyor.
Geride kalan dünya ise ödenmemiş ve teslimi imkansız haklarla dolup taşıyor. Ondan sıkıcı, acımasız, karanlık ve mide bulandırıcı bir iğretiliğe sahip bir dünya kalıyor. Her geçen gün bu topraklar çoraklaşıyor, kirleniyor ve kavruluyor.
İki saat yatakta geçirdiğim zamanın ardından Cemre’nin araması ile tekrardan elime alıyorum telefonu. Beni dışarıya çağırıyorlar. Ömer de inmiş, çekirdek almışlar karşılıklı yiyeceklerinden bahsediyorlar.
Canımın istemiyor oluşu üşengeçlikten olsa da üşengeçliği bir bahane olarak kullanamayacak oluşumdan ve hatta onlarla birlike olmaktan mutluluk duyduğumdan kabul ettim. Ayağımdaki çorapların üzerine giydiğim terliklerim, kalın eşofmanımın üzerindeki absürt ince kısakollum ve onun üzerine geçirdiğim polar ceketimle aşırı derecede uyumsuz olan kıyafetlerime aldırmadan, sanki her şey uygunmuş yalnızca saçımda sorun varmışcasına saçımı ve sakalımı düzelterek aşağı indim. Bahçedeki çardaklardan birde oturmuş olan ikili için masanın ortasına on tl bıraktım.
Arkadaşlar yeterli bilmiyorum ama elimdeki tek bozukluk buydu o nedenle bunu getirebildim eğer eksik gelirse siz bana söyleyin yarın kampüste vereyim dedim.
Anlatmak istediği bir şey olduğu belli olan Cemre,
“Off hiç önemli değil salak mısın iki çekirdeğin lafını mı edeceğiz ben böyle bir insan mıyım?” dedi
Ben de “Tamam ya. Ama yine de bunu bari al” dedim.
Cemre de “Alacağım zaten” dedi
Biz karşılıklı olarak gülüşürken Ömer ise çekirdek yiyor bir yanda da bir yandan da saçma sapan müziklerinden açmış, dinliyordu.
Genel olarak zaten Ömerle müzik üzerindeki iletişimimiz Ömerin kulağıma saçma sapan gelen müzikleri dinliyor olması ile başlayan sürecin sonrasında benim de alışmam ve artık müziği sevmem şeklinde gerçekleşiyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar oturup sohbet ederken bazen saçma sapan konular konuşup kahkaha atarken bazende yargı dolu bir sohbetin içinde kendimizi buluyorduk.
Ancak bu konuşmaların tamamında içimde en yakın arkadaşınızın evlenmesinde düğün bittikten sonra yaşadığınız burukluk hissi vardı. Ya da aylardır görmediğiniz sevdiklerinizle geçirdiğiniz bir son akşam yemeğinde hissedilen o duygu.
Yalın olarak yalnızlığın ya da sevilenden uzak kalınılacak olmanın verdiği, sızıdan ibret bir duygu değil.
Biraz kabullenilmişlik var. Biraz da acı. Biraz özlem, huzurulu bir hüzün, acıtan bir kalp sızısı ve anın mutluluğu. Kalpteki hüzünlerin minik tebessümü aslıda.
Neden böyle hissettiğimi bilmiyor olmakla birlikte bu hisler oldukça anlamsızdı. Ne ben arkadaşlarımı uzun bir süre göremeyecektim ne de bu son geceydi. Onlar hep benim yanımda olmaya devam edecek ve nice geceyi daha birlikte geçirecek, belki uzun kavgalar edecek sonra da ağlayarak birbirimize ne kadar salak olduğumuzu anlattığımız, bir sürü özür dilediğimiz konuşmalar yapacaktık. Her biri ellerimi tutmak isteyecek insanlar olarak kalacak ve ben de onların ellerini tutmaktan mutluluk duyacaktım.
Ya gerçekten evrenin bir yerindeki haberciler bana haber gönderiyor ya da ortamın havası beynimde daha önce yaşanmış olan bu tür bir anının ortam benzerliği nedeniyle gün yüzüne çıkması ve hisleriyle anının tekrar edilmesine neden oluyordu.
Havada ise tuzlu bir meltem ve burunlarda koku bırakan bir neme mevcuttu. Gökyüzü ne griydi ne lacivert . Kızıllıktan çok daha uzakta, koyu gecenin karanlığına kendini bırakmaya hazırlanan bir lacivertlik vardı.
Ortamda ise büyük ve yaşlı ağaçlar, tarihi bir bina ve çevreden geçen arabaların fren ve hızlanma sesleri ile akan bir trafiğin ruhunu hissetmemi sağlayan dinamikleri ile doluydu. Hafif bir rüzgar olsa da ne üşütüyordu ne de üzerimizdeki ceketleri çıkartabilecek kadar hafif bir etki bırakıyordu.
Çiçeklerin varlığından ziyade yer yer sararmalar başlamış bir doğa ve kendini baştan bırakmış tek tük yapraklar yerlerdeydi.
Sanki her şey bana gerçekten bu hisse girmem için kurgulanmış ve yaşanılmışlardan pişman olunmayan bir hayatın son demelerini yaşadığını bilen o insanların tebessüm, minnettarlık ve kaybolacak bedeninin kopuşundan haberdar olmanın acı hüznü ile dolu ruhun o parçalarına dokunmamı istiyordu.
Sevdiğin insanlarla geçirdiğin son gün olacak olması şu an beynimde çok da bir şey ifade etmiyordu. somutlaştırabildiğim ve beynimde olası anlara dönüştürebildiğim düşüncelerden çok uzakta bu düşüncelerin şu an akla geliyor olmasının absürtlüğü ile ilgileniyordu beynim. O nedenledir ki hisler samimi ve vazgeçilemez olsalar da düşünceler çok da hislerimi destekleyici ölçekte değil aksine odaklanma problemi yaşayan bir hafıza gibiydi. Yer yer zihne gelen bu düşüncelerle birlikte, Cemrenin lafları ile odağım kayıyor, Muratın yorumları ve tepkileri ile tekrar aynı düşüncelerin aklımda tasavvur etmesi için yaşanılan gecikme süreleri uzadıkça uzuyordu.
Bütün bu gece yaşanılan absürt hislerden sonra, tekrar ayrılmıştık ancak bu sefer ayrılırken Cemre’nin yüzünü öyle bir incelemiştim ki o gözleri, bir daha gözlerimin içine bakmayacaklarmış gibi. Sanki o burnunu bir daha göremeyecekmişim, sanki bir daha gülüşü ile dalga geçemeyecekmişim gibi. Sanki onunla konuşabilecekken konuşamayacakmışım gibi.
Ömerin ise bir yerlerde otururken hep ellerine bakardım. Tırnaklarının şekline, parmaklarının incelik ve uzunluklarına. Yine o gece ellerine bakarken çok daha dikkatle inceledim parmak eklemlerinin üzerindeki parmak izi gibi Kıvrımlı ve kesikli izleri. Zihnime kazımak istedim o izleri. Elleri ile sanki bir daha benim sırtımı sıvazlamayacakmış, benimle tokalaşmayacakmış gibi bir hise büründüm. Bu anlamsız ama içgüdüsel davranışlarımın o anlık bir anlamı olmasa da bunları yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Gece boyunca dikkat ettiğim ayrıntılara hep bakmak istedim. Ama bir saatten sonra kalkmak gerekti ve ben de bu düşüncelerin anlamsızlığı ile bu davranışlarıma bir son vererek iyi geceler diledim ve yurttaki odama gitmek üzere yanlarından ayrıldım.
Yurt odama vardığımda mesaj kutumda bir mesaj daha vardı ve mesaj yine annemdendi.
“Oğlum yarın geleceksen erken gel. Olur mu? Çok geçe kalınca yemek yemeden yatıyorsun. Yarın sevdiğin yemeklerden yapacağım. Sonra ertesi güne kalınca tadı kaçıyor diyorsun ya ondan dedim.
Annemin bu halleri gerçekten beni endişelendirmeye başlamıştı çünkü bu hallerinde normal olmayan bir şeyler vardı. Normal olmayan şey annemin bu mesajı normalde atmayacak bir kadın olmasından çok, ban hissettirdikleriydi. mesajlarında herhangi bir problem olmasa da otuz iki aramasının gerçekten mantıklı bir açıklaması yoktu. Ya ciddi bir vicdan azabı içerisindeydi ya da başka bir olay dönüyordu. Davranışlarının bir an için ona olan sinirimi yatıştırmaya çalışıyor olmasının bir nedeni olduğunu düşününce daha da sinirlendim. Alkolik kocasından boşanmak yerine hem benim dünyaya gelmeme neden olumuş hem de bu yaşanılanlardan rahtasız olması gerekirken sesini çıkaracak cesareti kendinde bulamıyor olması ciddi anlamda sinir bozucu bir durumdu.
Ekonomik özgürlüğü olan öğretmen bir kadının ailesinin de o kada muhafazakar ve gelinlikle giren kefenle çıkar gibi bir düşüncesi olmayınca kendisi de öğretmen olan bu adama karşı nasıl bu kadar sabırlı ve katlanılamaz davranışlarına karşı çıkmayacak kadar sakin kalabiliyordu anlamıyordum. Alkolik olduğu herkesten saklanan bu adamın ciddi olarak etrafından melek olarak görülmesi bir yana evde bu yanını da üzerimizde manüplatif bir anlatı olarak kullanıyordu. Ve bu sıkıntılı ruh hallerinin karşısında adamın ne annesi tepki gösteriyordu ne de annem bir karşılık veriyordu
Adam sorumsuzca hayatının yükleri ile üzerinde sorumluluğu olduğu insanların günlerinden çalıyor ve hayatlarında geri dönülemez izler bırakıyordu. Ve kimse bu aymazlığa bir dur demiyordu.
Annemin ailesi de bu durumdan bazı hatları ile bilgi sahibiydi. Ancak onlar bu durumun kronikleşen taraflarını ve benim ihmal edilen hayatımı görmedikleri için bu durum karşısında konuşmayı akıllarına getiremeyecek kadar olaya yabancı kalıyorlardı. Sadece annemin babasının ölmesi üzerine konuşlan miras paylaşımında babamın haddinden fazla olaylara dahil olması dayımı kızdırmış ve uzun gecelerce süren tartışmalarla sonuçlanan günleri bize yaşatmışlardı. Bu günlerden sonra dayımla babamın ilişkileri çok sınırlı kalmış ve ilişkileri konusunda sorunlarala uğraşmaktan kaçınan annem ise kardeşiyle hiç görüşmez olmuştu. Ve böylece kardeşiyle ilişkisini kısmen de askıya alan annem bu günden sonra bir daha babamın sorunlu ve problemli bir insan olduğu konusunu konuşmaya açmadı.
Annemin bu beni germeye devam eden davranışlarını bir kenara bırakıp artık bavulumu toplamaya başladım. Uzun süredir hiç yüzünü bile açmadığım ders kitaplarından rastgele bir kaçını da bavulun içine atarken, Cemre’nin bana aldığı yeşil küçük arabayı da yanıma aldım. Zaten o arabayı nereye gitsem sırt çantamın küçük cebine koyardım.
Bavulumu da hazırladıktan sonra telefona bakarak geçirdiğim saatlerin ardından uykuya dalmıştım. Uyandığımda ise saat sabahın onuydu. Ne çok geç ne de çok erken bir saatti. Bu gün okul olmasına rağmen okulu asmıştım. Yurdun hemen karşısındaki kafeteryaya bavulumu da alarak kahvaltı yapmaya gittim.
Kafede çalışan kadınlardan bir tanesi ilk yurda yerleştiğim yıl benimle baya sohbet etmişti. O gün çok meraklı bir kadın olduğunu düşünmeme sebep olan davranışları olsa da sonrasında hiç bir zaman ilk günki kadar meraklı bir kadın olmadı. Ancak her zaman ise bu tanıdıklığın verdiği rahatlığı hissettirdi. Yine mini pizza simit vb. ürünlerin satıldığı bölümdeydi. Her seferinde boyoz isteyeceğimi bile bile yine de sorardı ne almak istediğimi, o gün başka bir şey istiyor olma ihtimalime karşın. Ama ben o gün de onu şaşırtmadım ve yine boyozumu alarak ayrıldım ordan. Saat on bire kadar oralarda takıldıktan sonra terminale gitmek üzere taksiyi çağırdım. Elli TL’yi adama uzatırken de adamın yüzüne bakmadan cüzdanımla uğraşmaya devam ettim bir yandan. Taksiden indiğim zaman, adamın yüzünün tek bir ayrıntısını bile hatırlamadığımı düşününce, bir an hafızamın kapasitesinden şüphe dedecek şekilde dehşete düşsem de sonrasında umursamaz tavrımın nedeni olarak adamın yüzüne bir kere bile bakmadığımı hatırlayınca bir nebze de olsun rahatladım. Daha beş saat terminalede beklemem gerekiyordu. Ben de telefonumun şarjının bitecek olmasını biliyor olmama rağmen, beş saatin tamamında telefonumla ilgilenerek vakit geçirme yolunu seçtim. Zaten ne arayan vardı ne soran. Ki olsa da ne kadar önemli bir nedenleri olabilir ve hangi haberi anında iletmeleri gerekebilirdi ki. Bunun için insanların hayatında yer ediyor olmak gerekirdi. Ama benim kaç insanın hayatında yer ettiğim çok büyük bir tartışma konusuydu. En azından bu durum benim kafamda böyleydi. Beş saatin tamamı terminalin bir orasında bir bir burasında pineklerken sigara içmek için arada dışarı çıktığım zamanların toplamından ibaretti.
Geçen saatlerin ardından ise otobüsüm terminale gelmiş ve eskilerini umarsızca terminalde bir başına bırakırken yenileriyle aynı yolu bilemem kaçıncı kere kat etmek için hazırlanıyordu.
Otobüsün en önü için bilet aldığım koltuğuma yerleşir yerleşmez kafamı Öndeki ikramları koymamız için ayrılan dayanağa yaslayarak uykuya daldım. Kulaklarımda kulaklıkla karışık çalma listesinden nemli bir hava ve ıslak toprak kokusu barındıran rüzgarlı gece kokusunu andıran müzikleri dinlemeye başladım. Zaten kısa süre sonra uykuya daldığımdan müziklerin de bir anlamı olmaz oldu.
Beş saat sürecek yolculuğun ilk yarısında tamamen uyurken ikinci yarıyı tamamen uyanık geçirmiştim. Dışarısı artız zifiri karanlık ve sadece otobüs farlarının aydınlattığı ama net olmayan flu bir ortamdan ibaretti benim için.
Yol çizgileri üzerime üzerime geliyordu sanki arkadaki uyuyanların hafif mırıltıları, beynimin kıvrımlarını düzleştimek istercesine bir baskı uyguluyordu sanki. Ve hatta hissediyorum bu baskının acısını.
Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı otobüsün muavininden bir ağrı kesici isteyerken, bu semptomların düzensiz uykularımın bir sonucu olduğunu, biyolojik saatimin dengesini kaybettiği ve böyle devam edersem ya aklımı yitireceğimi yada kanser olacağımı düşündürmeye başlamıştı. Öyle böyle bir şekilde yol bitti ve ben otobüsten indim.
Beni alıp eve götürmesi için babamı arayacaktım ancak beni arabayla alamayacağından emin bir hisle aramadım. Zaten ne kadar büyük bir şehirdi ki? Bir ucundan diğer ucuna yürüyerek gidebileceğim bu şehrin sokaklarından, korkmadan yürümek istedim. Belki bir tanıdık yüz görür bir hoş ve sıradan sohbet için yolun ortasında durulur diye düşündüm. Ama bu tür bir karşılaşmanın yaşanması için gereken o ilk göz göze gelme eyleminin gerçekleşme ihtimaline inat olsun diye kafamda kapüşon ile yere bakarak yürüyordum. Ayağıma gelen çakıllara tekmeler savuruyordum. Canı sıkkın sarhoşlar ve yaramaz çocuklar gibi. Bir elim ağır valizi kaldırırken diğer elim bol paçalı kot pantolonumun içindeydi. Eve giderken ezbere bildiğim sokakları bir bir geri de bırakıyordum. O eski oyunların oynandığı sokakları.
Annemin salçalı ekmek verme ihtimali için değil, üşümekten korktuğum için gitmek zorunda kaldığım eve gidiyordum.
İnsanların ailecek evlerinde arkadaşlarının ailelerini ağırlayacakları için heyecanla koştukları eve değil kimse halimizi görmesin diye bir arkadaş bile edinemediğim o yalnız eve gidiyordum.
İstediğimi yapabildiğim o çakıl dolu sokaklardan geçip bir kere daha dayak yediğim o eve gidiyordum.
Umarsızca, çocukça isteklerimin hor görüldüğü için ağlatıldığım eve, akranlarımla görüştükçe çocuk olduğumu hatırladığım sokakları aşıp gidiyordum.
Bir umutla okuldan öğretmenimin tebrikleri ile takdir görebilme ihtimalimin olduğunu düşünerek gittiğim ama görünmezmişimcesine davranıldığı o eve bir ker daha gidiyordum
Kendimi var etmeye çalıştığım sokaklardan var ettiğini, varlığını paylaşmanın anlamsız olduğunu hissettiğim eve gidiyordum.
Ağlamanın kar etmez olduğunu anlayınca göz yaşına küstüğüm evime gidiyordum.
Kendimi geride bırakıp huzursuz bir dört duvara koşuyordum .
Eve yaklaştıkça anlamsız gerginlik daha da arttı
Ve sokağın daha son köşesinide dönmeden bir araba kalabalığı çıktı önüme
Tereddütle ilerlemeye devam ettim. Anlamsız gerginliğim daha da artmıştı
Köşeyi döndüğümde ise kaslarım bir anda gevşedi, görüntü bulanıklaştı. Gördüğümün ne olduğunu zihnim kavramaya çabaladı .