İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 4 · 8 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 4

4-YER GÖK ARASI

Geçmiş ve gelecek arasında sıkışıp kalırız çoğu zaman; geçmişin hataları, geleceğin adımlarını etkiler. Endişesiz adım atabilecek miyiz? Zannetmiyorum. Bu endişe bizi geçmişe bağladığı kadar, geleceğin gerçekliğine de hazırlar.

Her zaman geçtiği yollardan geçti; bu sokaklar, bu kaldırımlar ve ileride gözüken yıpranmış bank, az çekmemişti Hamza'dan. Biraz daha kafasını boşaltması lazımdı, bu yüzden üst üste yığılmış düşüncelerine barikat kurmaya devam ediyordu. İlerideki bank artık önündeydi, derin bir iç çekip banka oturdu.

Düşünce seline engel olamıyordu. Şimdi ne olacaktı? Geç olmadan dönse miydi? Hayır, dönmeyecekti. Peş peşe gelen sorularına düşünmeden cevap veriyordu. Hava eskisi kadar esmemişti, yağmurun peşi sıra gelmiş bir durgunluk vardı; hava da toprağa karışmış olan yağmur, ölmeden önce güzel bir koku bırakmıştı etrafa. Hamza önce nefesini düzenledi, kriz anında nefes vermeyi unutuyordu. Verdiği nefesle biraz daha kendine geldi.

Tam banktan kalkacakken sokaktan çıkan adama takıldı gözü, tanıdık bir siması vardı. Hamza, adamın da dikkatini çekmiş olacak ki adam gence doğru yürüdü. Karanlığın içinden beyaz takkesiyle, uzun siyah paltolu yaşlı bir adam, hüznü yerde olan bakışlarından anlaşılan genç adamın yanına oturdu. Evet, bu adamı görmüştü Hamza. Birkaç saat önce dükkânda gördüğü yaşlı adamın ta kendisiydi. Saçları aklaşmış ve sesi huzur veren o amca.

Kadir amca, ufak bir tebessümle kafasını simsiyah gökyüzünde parlayan yıldızlara çevirerek konuştu.

"Hep yere bakıyorsun evlat. Gözlerin toprakta gömülü kalırsa, gökyüzündeki bu güzellikleri nasıl göreceksin?"

Bu sözün ardından Hamza, ilk defa kafasını kaldırarak gökyüzüne baktı. Küçüklükten beri böyle bakmamıştı gökyüzüne. Huzur veren bir tabloydu bu. Küçüklü büyüklü yıldızlar, simsiyah bir tuvale serpiştirilmişti sanki. Sonra gerçekleri hatırlamış gibi kafasını tekrar eğdi.

"Gökyüzüne bakmak pek benlik değil amca. Galiba ben toprak insanıyım."

"Sen toprak insanı değilsin evlat, sen geçmişine sıkışmış bir insansın."

Hamza, Kadir amcanın bu sözüne karşılık derin bir nefes alarak konuştu.

"Haklı olsanız da ne geçmiş ne gelecek şu anı değiştirmez. Ne olursa olsun tek değişen zaman. Oturduğum bankta aynı, önümdeki denizde. Ve insanların güvenleri de aynı. Hala kimse bana güvenmiyor."

Kadir amca, az çok durumu anlamıştı. Hamza'nın elindeki siyah kıyafet poşetine bakarak konuşmasını sürdürdü.

"Önce biz namazımızı kılalım, sonrası Allah Kerim."

Hamza, gidecek başka bir yeri olmadığı için Kadir Amca'nın peşine düştü. Ufak bir yokuştan sonra uzun minarelere sahip küçük bir cami gördüler. Cami pek yeni sayılmazdı. İstanbul'daki diğer camiler gibi gösterişli değildi. Duvarlar renk cümbüşüyle donatılmasa da farklı bir samimiyet vardı. Temiz avlusu ve samimi havasıyla bir başkaydı sanki. Hamza'yı huzurla dolduran şey ise camiyi çevreleyen bakımlı çiçeklerdi. Kırmızı bir gülün kokusunu içine çekti.

Hamza, gülü koparıp götürmek istese de kıyamadı. Kırmızı gül oraya aitti, onun sedasını duyabilmek için beklemesi gerekirdi. O sırada yanında onu izleyen Kadir amca, genç adamı izlemeyi bırakarak abdest almak için şadırvana yöneldi. Hamza, Kadir Amca'nın arkasından seslendi.

"Sizin isminiz nedir?"

"Kadir."

Hamza tebessüm etti. Kaç seferdir karşılaştığı bu kişinin ismini öğrenmişti sonunda. Kadir amca şadırvana oturduğunda Hamza'ya da yanına oturması için işaret etti. Genç adam, Kadir Amca'nın hareketlerini takip ederek abdestini aldı. Caminin içine girdiler. Dışına göre süslüydü, tavanlarda ve halılardaki motifler çeşit çeşit, göz yormuyordu. İki rekât namazlarını kıldıktan sonra caminin avlusuna tekrar çıktılar. Bir süre sessiz sessiz yürüdüler. İkisi de belli etmese de sırtlarındaki yükler, yavaşlatıyordu adımlarını. Birisi geçmişin prangalarına vurmuş bedenini, birisi ise geleceğin belirsizliğine karşı kırmıştı kanatlarını.

Hamza sokaktaki çiçekleri sayarken Kadir amca gökyüzündeki yıldızları sayıyordu. Hafif esinti eşliğinde yürürken dükkânın önüne gelmiş buldular kendilerini. Kadir amca, hırkasının cebinden anahtarını çıkardı ve Bismillah diyerek dükkânını açtı.

"Saat daha erken değil mi? Bu saatte mi açacaksınız dükkânı?"

"Bu saat çok bereketlidir delikanlı. O yüzden Allah'ın izniyle hep bu saatte açarım dükkânı."

"Nasıl? Bu saatte kimse oturmaya gelmez ki?"

"Hak Teâlâ rızıkları, fecr ile güneşin doğacağı vakit verir. Buyurmuş Peygamber Efendimiz (s.a.v). O saatler de tam da bu vakitler başlıyor."

Diyerek cevap verdi Kadir amca. Tam o sırada Hamza'nın gözü, masanın üzerindeki cama asılmak için hazırlanmış "Eleman Aranıyor" yazısına takıldı.

"Ben sizinle çalışabilirim," dedi büyük bir heyecanla. Kadir amca duymamış olacak ki,

"Efendim?"

Hamza masanın üzerindeki kâğıdı eline aldı.

"Eğer sizde isterseniz ben yanınızda çalışabilirim."

"Bak gördün mü delikanlı? Günümüz şimdiden bereketlendi bile."

Hamza'nın elinden kâğıdı aldı ve masanın altındaki çekmecelerden birine koydu.

"O zaman şuradan bir önlük verelim sana. Bugünden başla çalışmaya."

"Tamam, çok sevinirim," dedi hevesli bir sesle.

Birkaç saat öncesine kadar yapacak hiçbir şeyi olmayan Hamza'nın, şimdi helal yoldan para kazanacağı bir işi olmuştu. Kadir amca elinde beyaz bir önlükle geldi ve onu Hamza'nın beline bağladı.

"İlk işini verelim o zaman. Bugün hava güzel. Önce kapının önünü süpürelim, sonra da şu köşedeki sandalyeleri ve masayı çıkartırsın."

"Tamam Usta."

Bir anda hem Hamza'nın hem de Kadir Amca'nın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Kaderin ne getireceği belli olmuyordu. Bu iki yaralı insanı da yer ve gök misali birleştirmişti.

***

Hamza gittiğinden beri kimse uyumamıştı. Ortamın gerginliği, sadece Hamza'nın evi terk etmesinden değil, içlerinde yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklanıyordu. Kimi Hamza'nın dinlenmesi gerektiğini savunuyor, kimi ise Sarp'ın doğruları söylediğinde ısrar ediyordu. Tayfun, dirseğini dizine yaslamış, elini çenesine götürerek derin düşüncelere dalmıştı. Hamza'yı şikâyet etmeyeceğini bilecek kadar tanımıyordu. İçindeki sıkıntıyı arttıran da buydu. Deniz bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyor, bir taraftan da homurdanıyordu.

"Nasıl çocuğun gitmesine izin verdiniz, olayın aslını astarını öğrenmeden? Ne yapacak o çocuk dışarıda? Allah'ım, anlamıyorum hiçbirinizi!"

Ortamın gerginliğinden yararlanmak isteyen bir porsuk vardı. Sarp, oturduğu yerden kalktı.

"Ne çocuğu! Kendi de dedi, çocuk olmadığını. Sen hâlâ neyin hesabını yapıyorsun? Madem o kadar seviyordun, git peşinden. Kapı orada!"

Deniz iyice sinirlenmişti artık. Sarp’a doğru yürüdü.

"Lideri tanıman herkese her istediğini deyip yaptırman anlamına gelmiyor. Bana kapıyı gösterecek kadar kim olduğunu zannediyorsun lan sen!"

"Madem o kadar iyi biliyordun liderlik yapmayı, sen yapsaydın liderliği kaç yıldır," diye karşılık verdi Sarp.

Tayfun, hararetli bir şekilde konuşmaya sert bir giriş yaptı. Sarp'ın niyeti belliydi: Grup içindeki ikiliği daha da alevlendirip aradan kaçmak istiyordu.

"Sarp, yıllar önceki konunun ne alakası var? Ortalığı karıştırma. Herkes gergin. Kapa çeneni!"

Deniz, Tayfun'un öfkeli sesini bile duymadan devam etti.

"İstesem ben de yapardım!"

Sarp geride durmuyor, Deniz'in üzerine gitmeye devam ediyordu. Sinirlendiğinde yanağında oluşan çizgi belirgin hale gelirken kulağına kadar uzanan saçları hararetlenmeden dolayı ela gözlerinin önüne düşüyordu. Ortamda bulunan porsuk fırsatı kaçırmak istemediğinden boşluktan yararlanıyordu.

"Senin liderliğini de gördük. Topladın sokak çocuklarını eve."

İşte Deniz’in kopuş noktası bu kelimeler olmuştu. Elini sertçe duvara vurdu. Duvardan çıkan tozlar ortamın havasını ani bir şekilde değiştirmişti. Deniz, Sarp’ın üzerine yürümemek için kendini zor tutuyor, yumruklarını kanatırcasına sıkıyordu. Sinirlendiğinde hep yaptığı gibi saçını karıştırdı. Yıllarca öfkesini kendisinden çıkarmış, pişmanlıklarını içine gömmüştü. Şu an ise karşısında duran sersem adam toprağını eşeliyordu. Onun bu halini gören Tayfun, Deniz'in yanına giderek omzunu sertçe tutarak sarstı. Bu işin burada kapanması gerekiyordu. Yoksa Tayfun da kendini tutamayacak, Sarp’ın boğazına yapışacaktı. Tayfun'un acıması olmazdı. Ne Deniz gibi sakin kalmaya çalışır ne de Hamza gibi olayları çözüme kavuşturmak için çabalardı.

Deniz çaresizliğin verdiği öfkeyle son kez duvara vurdu. Vuruşunun etkisiyle elinin üstü hasar almış, derisinin bir kısmı etten sıyrılmıştı. Tayfun da arkadaşının bu öfke nöbetine daha fazla dayanamayarak Sarp’a doğru bir adım attı. Tayfun’a göre bütün problem Sarp’tı. Tam Sarp’a doğru hamle yapacakken arkadan ince bir haykırış yükseldi. Kaan tereddüt eder bir sesle konuşmaya başladı.

"Özür dilerim, hepinizden özür dilerim." diyerek elleriyle yüzünü kapattı. Tayfun korktuğunun başına gelmesinden kaynaklı bir öfkeyle sesini daha da yükselterek üzerine yürüdü.

"Ne demek istiyorsun lan sen! Oğlum, bak şu saniyeden sonra söyleyeceklerini dikkatli seç."

Kaan olanların sorumluluğunu kaldıracak kadar güçlü karakterli biri değildi. Oynadığı gizem rolüne daha fazla bürünememiş ve itiraf etmişti.

"Sizi ben polise ihbar ettim. Önceki gün Tayfun'la kavga etmiştik. Söylediği şeyler çok ağırıma gitti. O anki sinirle polise gittim işte, çok özür dilerim."

Deniz, Kaan'dan gelen bu itiraf karşısında şok olmuştu. Artık bir şey düşünemiyor, tepki bile veremiyordu. Hamza'nın bir şey yapmadığını biliyordu ama olayın Kaan'dan çıkacağını hiç düşünmemişti. Kendince çıkış yolları aramış, Üç Yıldız’ın kendilerine kurduğu bir tuzak olabileceğini bile aklına getirmişti. Deniz kendini arkasında duran koltuğa bıraktı. Kaan'ın bu itirafıyla tüm oda sessizleşti. Sarp bile Kaan'ın bu hamlesine şaşırmıştı.

"Ne diyorsun lan sen!? Senin yersiz gururun yüzünden suçsuz bir çocuğu evden kovduk, oğlum biz. Bize bu ihaneti nasıl yaptın?" dedi Tayfun.

Odadaki sessizlik, Tayfun'un Kaan'a indirdiği sert yumrukla bozuldu. Sinirden damarları görünür bir hal almıştı. Tayfun omzunu gerginleştirip destek almak için duvara tutunmuş Kaan'a göz ucuyla baktı. Burnundan kan damlayan Kaan yediği sert yumruğun etkisiyle tökezlemiş bir şekilde ikinci bir yumruğun gelmesini bekledi. Tayfun sol eliyle Kaan'ın yakasından tutarak tekrar kaldırdı.

"Ne olacak şimdi haberin var mı? O kadar mı aptalsın? Canın tehlikede, oğlum. Değer miydi lan bunun için?"

Öfkeli sözleri arasında ikinci yumruk Kaan'ın yüzünün soluna inmişti bile. Kaan'ın sessizliğine karşın Tayfun konuşmaya devam etti.

"Bu kadar zor mu lan konuşmak? Üç Yıldız'ın kulağına gittiğinde ne olacağını düşündün mü? Bu kadar basit mi senin için her şey?"

Yüzü kan içinde kalan genci yere bıraktı. Tayfun hala kendinde değildi. Yerde kalmış Kaan'a bakmadan konuşuyordu.

"BU OLANLAR BURADAN DIŞARI ÇIKMAYACAK. ANLADINIZ MI LAN BENİ!?"

Sarp’a dönmüştü. Çıksa bile bunu yapacak tek kişi Sarp olurdu. Ama hain porsuk, Tayfun ve Deniz haricindekilerle problemi yoktu. Ve ihanetin bedelinin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Tayfun biraz daha sakinleşmişti. Kaan da yavaştan ayaklanıyorken kendine doğru hızla gelen adımları gördüğünde kafasını kaldırmaya vakit kalmadan Deniz karşısında durmuştu. Şu an sadece yer yer duvara çarpmanın etkisiyle kan olmuş Deniz'in yumruk yaptığı elini görebiliyordu. Kaan’a kısa bir süre baktıktan sonra arkasını dönerek kapıya yöneldi.

"Siz ne yaparsanız yapın. Ben Hamza'yı aramaya gidiyorum."

Tayfun’dan beklenmedik bir teklif gelmişti. Bu sert adamın karakteri herkes tarafından anlaşılmaya müsait değildi. Kalbi sert zincirlerle çevrelenmişken sözleri ve gözleri, bu zincirlerin soğukluğunu taşıyordu. Ama yine de onun da kaybetmek istemeyeceği şeyler vardı.

"Bende geliyorum." Daha sonra Kaan’a döndü.

"Şikâyet meselesini daha sonra ayrıntılı konuşacağız, merak etme." dedi ve siyah deri ceketini alarak Deniz'in arkasından evden çıktı.

Grubun içindeki ilk tartışma bu değildi. Ama en önemlisi buydu. Çünkü tartışma kutupları Deniz ve Tayfun değildi. Bu sefer mağdur, kimsenin arkasında durmaya yeltenmediği Hamza’ydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.