İçeriğe geç

YALGIZ

Bölüm 10 · 9 dk okuma

YALGIZ

Bölüm 10

10- DENİZİN DERİNLİKLERİ

Yaşam, duygular arasında kalmış bir nehir gibidir. Bu nehrin sana ne zaman kimi getireceğini ya da akıntısına kimlerin kapılacağını asla bilemezsin.

Kadir, gecenin geç saatlerinde dışarıdan gelen siren seslerini anlamayarak yatağından doğruldu. Acı acı çalan siren sesleri yaklaştıkça içindeki sıkıntı daha da büyüyordu. Filiz de uyanmış, sağ elini göğsüne götürüp Kadir’e bakıyordu. Odadaki karanlık, mavi ve kırmızı ışıkların aydınlatmaya başlamasıyla birlikte Kadir yataktan çıktı. Odalarının kapısı tıklatılınca ikisi birden irkildi. Gül Seda da uyanmıştı. Kapı açıldığında genç kızın endişe dolu yüzüne ışıklar sırayla çarpıyordu. Genç kız sessizliği bozdu.

“Dede, ne oluyor?”

Kadir odanın camına doğru yaklaşıp perdeyi araladı. Bir süre dükkânın önündeki kalabalığa anlam veremedi. Ancak bir şeylerin yolunda gitmediğini anlaması çok uzun sürmedi. Eşine yan dönerek seslendi.

“Filiz, siz evde bekleyin, ben ne olmuş bir bakacağım.”

Kapıda öylece kalmış torununa bakarken tedirginliğini belli etmemeye çalıştı.

“Kızım, sen de ananenin yanına geç. Haberleşiriz. Hayır olsun inşallah,” diyerek odadan çıkıp koridora doğru yürüdü. İçindeki sıkıntı gitgide artıyor, nefesine etki ediyordu. Askıdaki kabanını alarak kapıyı açtı. Merdivenleri hızla inerken dışarıdaki sesler artmış, insan sesleri birbirine karışmıştı. Ama hepsinin sesinde ortak bir tını vardı: “Korku.” Demir çıkış kapısını açtığında polislerin tuttuğu fenerler etrafı tamamen aydınlatmıştı.

Köşeyi döndüğünde, kalabalık insanlara göz gezdirirken kendine doğru gelen uzunlu kısalı insanlar arasından tek bir kişinin gözleri Kadir’in dikkatini çekti. Kumral saçlı o genç. Uzaktan seçmesi zordu. İstemsizce elleri titriyor, düşünceleri bulanıklaşıyordu. Dışarıdaki ses karmaşasına rağmen kafasından şu anda düzgün bir şey geçmiyordu. Sanki ayaklarına ağırlık bağlanmış gibi adım atarken zorlanıyordu. Gözlerini, elleri arkadan kelepçelenmiş, polisin kafasını yere doğru ittiği gence kilitlemişti. Birkaç kez gözlerini kırptı. Midesindeki boşluk hissi yerini sıkıntıya bırakmıştı. Nefes almayı bırakmış, elini kaldıramaz olmuştu. Genç, “Kardeşim içeride, bırakın beni!” diye bağırarak polislerin elinden kurtulmaya çalışıyordu.

Hayır, ne gözleri yanılıyor ne de aklı ona oyun oynuyordu. Bu yüz, göz, kumral saçlar, sinirlenince yüzünde sağında oluşan o kırışıklık, en ufak ayrıntılar bile tek kişide birleşiyordu. Kadir, çaresiz gence karışık duygularla bakarken beyaz önlüklü hekimin kendisine çarpmasıyla bir iki adım geriledi. Hekimin gittiği yöne kafasını çevirdiğinde, olduğu yerde, şu anda şu saniyede kabustan uyanıp her şeyin bitmesini istedi.

Birkaç gün önce tanışıp yanında işe aldığı o dertli bakışına rağmen güzel gülüşlü genç, kanlar içindeydi. Taşındığı sedye kırmızıya bulanmış, yüzü bembeyaz kesilmişti. Çevreden gelen sesler, Kadir’in düşüncelerini susturmak istercesine artıyordu. Polisler olay yerine girmek isteyen kişileri engellemeye çalışırken yer yer seslerini yükseltiyordu. O sırada ambulansın içinden kalabalık sesleri delen bir ses duyuldu.

“Yaralının yakını burada mı?”

Kadir şu anda yaptığı hiçbir hareketin bilincinde değildi. Hızla ambulansa doğru yöneldi, bu esnada birkaç kişiye çarpmış olmak bile umurunda değildi. Ambulansın içine girdiğinde kırmızıya bulanmış sedyeye eliyle dayandı. Siyah saçları yüzüne düşmüş, toprak gözleri karanlığa gömülmüş gence bakıyordu. Fakat istemsizce gözleri dışarıdaki polis aracına kayıyordu.

28.08.2024

Hastanenin penceresinden gözüne vuran loş bir ışıkla uyandı Hamza. Kafasında müthiş bir ağrı vardı, yarı sersem bir şekilde bir şeyler mırıldanıyordu. Gözlerini açtığında hastanenin soğuk beyaz duvarlarıyla göz göze geldi. Nerede olduğunu çözmek için etrafındakilere anlamsızca bakıyordu. Yatağın yanındaki sandalyede oturan Kadir Amca hemen ayağa kalkıp doktora seslenerek Hamza’ya döndü.

“Hamza, iyi misin oğlum?”

Yatakta yorgun gözlerle bakan Hamza, aldığı narkozun etkisiyle kendinde değildi. ‘Oğlum mu?’ Kulağının alışık olmadığı bir kelimeydi bu. Gözünü birkaç kez açıp kapadı. Hala etraf bulanıktı.

“Baba beni almaya mı geldin?”

Narkozun etkisiyle söylediği sözlerle odada bulunan Kadir Amca’yı olduğu yerde çakılı kalmıştı. Evlat acısı taşıyan adam, yataktaki gencin alnından öperek geriye çekildi. Sakalları gencin yüzüne batsa da Hamza’yı rahatlatmış olacak ki, yarım açılan gözleri tekrar kapanmıştı.

“Evet geldim oğlum. Bu sefer yetiştim.” Boğazı düğüm düğüm olmuş olsa da toparlanmak için kendini zorladı. Doktora seslenmek için odadan çıkarken sabahtan beri titreyen dizlerinin bağımsızlığını ilan etmesiyle duvara yaslanarak dizlerinin üzerine çöktü. Eliyle yüzünü kapatarak dualar ediyor, bir taraftan da yaşananların gerçek olduğunu kendine inandırmaya çalışıyordu. Beş dakika kadar bu halde öylece kaldı. Koca adam. Herkese şifa olsa da kendi dikenleri her geçen gün bedenine batıyordu.

Toparlanarak hastanenin ilaç kokan havasını içine çektiğinde kokudan genzi yanmıştı. Hemşirelere hastanın durumunu izah ettikten sonra tekrar odaya geçti. Hamza’nın bu sefer açılan gözleri, daha önce olduğu gibi önüne siyah bir perde çekilmiş gibi değildi, daha canlıydı. Kurumuş dudaklarından tek bir soru çıktı:

“Ne oldu?” diyebildi sadece. Kadir Amca, ayrıntısına inmeden olayların üzerinden geçti. Hamza hatırlamıştı. Hatırlamasıyla kalbine saplanan olaylar, bedenini tekrar karanlığa bırakmasını istemesine sebep oluyordu. Deniz, Deniz abisi, polisler gelmişti. Bıçağın bedenine girdikten sonra çektiği acıya kadar her şey birer birer beynine hücum ediyordu. Tüm vücudu kendini karanlığa bırakmadan önce hatırladığı en net görüntü, Deniz abisinin korku dolu yüzüydü. Telaşla yataktan doğruldu. Göğsüne saplanan bir sızıya rağmen ciğerlerine çektiği acı dolu nefesi vererek konuştu.

“Abim nerede, Kadir Amca? Nereye götürdüler? Benim onu görmem lazım. O böyle olsun istemezdi gerçekten. Asla kötü bir şey yapmaz o. Ne olur görmeme izin verin.”

Konuşmak için soluduğu nefese aklından geçen kelimeleri sığdıramıyordu. Hala az da olsa narkozun etkisinde olduğundan başını düşünmeden söylediği kelimelerin sonuçlarını algılamakta güçlük çekiyordu. Gözleri endişe ile büyüyen Kadir Amca, içine düştüğü çukurun ne kadar derin olduğunu hala çözememişti.

“Ne abisi, oğlum, ne diyorsun sen?”

Olanlar karşısında yıllardır yaşadığı tecrübeler bile yetersiz kalmıştı. Kadir’in içi paramparçaydı. Hamza ve Deniz tanışıyor muydu? Oğlu nasıl olmuştu da bu hale gelmişti? Aklı almıyordu. Evlatlarını koruyamamış bir babaydı o. Yıllardır aradığı oğlu, bu şekilde mi çıkacaktı karşısına? Kapının yanındaki komodine dayandı. Bu karmakarışık düşünceleri bu bedeni daha fazla taşıyamaz hale gelmişti. Tüm gece uyumamıştı ve bedeni onun için her geçen dakika daha da ağırlaşıyordu. Kapının yanındaki komodine dayandı. Bu karmakarışık düşünceler, bu bedeni kaldırmıyordu artık. Duyguları, geçmişi, hepsi bir yük olup sırtına biniyordu. Hayatın bilinmezliklerinde ve sürprizlerinde boğulmuş, öylece durmuş; şu an yaşananların gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Deniz'in onu gördüğünü sanmıyordu. Ama bir baba olarak koruyamadığı oğlunun nasıl bitkin ve çaresiz olduğuna bir kez daha şahitlik etmişti. Kadir, bu düşünceler silsilesinde boğulurken Hamza'nın attığı can simidiyle kısa ama derin bir nefes aldı. Yaralı adam yatakta biraz daha toparlandı.

"Kadir Amca, ben bir şey demek istiyorum ama nasıl diyeceğimi bilmiyorum."

Kadir, yatakta doğrulmuş gence doğru birkaç adım daha yaklaştı:

"Söyle, oğlum."

"Ben şikayetçi olmak istemiyorum. Dükkânın zararını çok çalışıp kapatacağım. Söz veriyorum, borcumu ödeyeceğim."

Kadir'in içi rahatlamıştı. Kendi de şikayetçi olmak istemiyordu, ama Hamza'nın ne diyeceğini kestirememişti. Sonuçta karşısındaki kişi, oğlu ve oğlundan ayrı görmediği dostuydu. Saatlerdir bu soru kafasını meşgul etmişti. Yıllardır aradığı oğluyla hapishanenin kasvetli ve acımasız duvarları arasında yüzleşmek istemiyordu.

"Peki tamam, öyleyse. Ne borcu oğlum, asıl sen hakkını helal et. Bizim yüzümüzden ne kadar sıkıntı çektin. Görevliler dışarıda sorgu için bekliyorlardı. Daha iyiysen çağırayım mı?"

"Olur, Kadir Amca, çok teşekkür ederim. Söz veriyorum, elimden geleni yapacağım."

Kadir Amca dışarı çıkarak köşede bekleyen polislere seslendi. Polisler, Hamza'nın da ifadesini aldığında şikayetçi olmadıklarına dair birçok evrağa imza attılar. Polisler odadan çıktıkları gibi, Filiz Teyze içeri girdi. Şikayetçi olunmayacağını duyduğu anda şok olmuştu. Ama fazla bir şey sormadı. Her zaman olduğu gibi, eşi ne karar verirse arkasındaydı. Kadir Amca, Filiz Teyze’nin elindeki sefer tasını aldı. Sandalyenin üzerine koyarken Filiz Teyze yumuşak sesiyle odanın huzursuz havasını dağıttı.

"Size bir şeyler hazırladık. Kolay bir şey atlatmadık, çok şükür geçti."

"Elhamdülillah, Hanım, elhamdülillah."

Filiz Hanım anlamıştı, Kadir amcanın sesinden bir şeylerin ters gittiğini. Ama sorularını sormak için doğru zamanı bekliyordu. Filiz Hanım, Hamza'ya doğru yaklaştı ve saçını okşadı. Hamza’nın içinde hala yaşamaya çalışan küçük çocuk, ufacık anne sevgisine muhtaç olduğundan ne yapacağını şaşırmış, bu duygunun esiri olmak istemişti.

"Nasıl oldun oğlum, kendini nasıl hissediyorsun, istediğin bir şey var mı?"

"Yok, Filiz Teyzem, çok sağ ol. Siz de benim yüzümden çok yoruldunuz, dinlenin biraz lütfen."

Doktor yavaşça kapıyı açtı. Beyaz önlüğünün üzerindeki yazıdan anlaşıldığı üzere alanında uzmandı. Beyazlamış saçları, bu mesleğe yıllarını verdiğinin bir kanıtıydı. Doktor, Kadir Amca'nın arkadaşı olmasına rağmen ondan yaşlıydı. Hamza'nın kendine gelmiş olduğuna sevindiğini ifade eden ufak bir tebessümle, elindeki evrakları karıştırdı.

"Çok şükür, durumun gayet iyi. Bıçak çok derine saplanmamış. Sen yine de kendini zorlama, gerekli işlemleri gerçekleştirdikten sonra taburcu ederiz inşallah."

"Sağ ol Ahmed, çok yardımcı oldun."

"Ne demek, Kadir, bu bizim görevimiz. Siz yine bir sıkıntı olursa bana haber verirsiniz. Birkaç ilaç yazdım, yarasının iltihap kapmaması için mutlaka kullanması gerek. Ağrı kesici ve kremde yazıyorum. Düzenli kullansın. Geçmiş olsun."

"Allah razı olsun."

"Âmin, amin cümlemizden inşallah."

Doktor Ahmed odadan çıktı. Bu akşama kalmadan taburcu olacaktı Hamza. Ama kafasının içinde dönen düşünceler aklını bulandırıyordu. Abisini o şekilde çaresiz görmek, aldığı yaradan daha çok yaralamıştı ruhunu. Kadir Amca ise, yana yakıla özlemle aradığı oğlunun feryatlarını şimdiye kadar kim bilir kaçıncı kez dinlerken kalbinin sıkıştığını hissediyordu.

***

Deniz, karakolda kendinden geçmişti. Birkaç kez sakinleştirici almasına rağmen, elleri hala şiddetli bir şekilde titriyordu. Nezarethanede geçirdikleri ikinci gündü ve Hamza’dan daha hala hiçbir haber alamamışlardı. Tayfun, arkadaşının yanında dik durmaya çalışıyor, ancak vücudu ve ruhu onu ayakta tutmaya zorlanıyordu. İki gecedir uykusuzluğun verdiği bitkinlik, vicdan azabıyla birleşince her şey dayanılmaz hale gelmişti. Üstüne, burunlarının dibinde biten Sarp, bakışıyla, konuşmasıyla ya da nefes alışverişiyle bile Deniz’i çileden çıkarmaya yetiyordu. Görevli polis, aralarındaki tartışmalara daha fazla dayanamayarak Sarp’ı ayrı bir nezarethaneye aldırmıştı.

Deniz, yorgunluktan solmuş ela gözlerini ovuşturdu. Yüzü, gözlerinin aksine bembeyazdı. İçinden, "Yer yarılsa da içine girsem," diye geçirdi. Kardeşlerinin canının yanmasından bu kadar korkarken bedenlerine soğuk metalin girmesine kendi sebep olmuştu. Bunun sorumluluğu, nefesinin boğazından aşağı inmesini engelliyordu.

"Benim yüzümden yine koruyamadım. Yine kaybettim kardeşimi, benim yüzümden... Nasıl yaparım o bana 'abi' dedi? Ona bunu nasıl yaparım? Koruyamadım, ya bir şey olduysa? Ben bunun altından kalkamam Tayfun. Ölsem daha iyi. Yaşayamam ben, Tayfun. Ne olur, bir şey yap. Kâbus bunlar de. Yalvarırım, yine kâbus görüyorsun de."

Deniz, hıçkırıkları arasında kelimelerle boğuluyordu. Kardeşinin gördüğü, hatta kendi canından öte gördüğü kardeşinin bu hali kalbini binbir parçaya bölüyordu. Teselli etme konusunda pek de başarılı olmasa da gözlerinin altı moraran Tayfun, yanına yaklaştı.

"Hamza’yı tanıyorsun, çok güçlüdür o. Bir şey olmayacaktır, içini ferah tut. Hamza seni bu halde görseydi çok üzülürdü. Kendine gel, lütfen. Toparlanman lazım."

Tayfun, yıllardır uzak kaldığı dostunu ikinci kez bu kadar bitmiş görüyordu. İlkinde kanı deli akan gençlerdi, ancak yaşanan olaylar Deniz’i çok erken olgunlaştırmış ve dönülmez yollara sürüklemişti. Tayfun, duvara sırtını dayayarak ayakta beklerken anahtar sesleriyle siyah gözlerini parmaklıklara çevirdi. Güvenlik görevlisi, bulundukları nezarethanenin kilidini açarak içeri girdi. Deniz, ani bir hareketle ayağa kalktığında başta gözleri kararmış ve sendelemişti; ancak Tayfun hemen ona destek olmuş, ayakta durması için yardımcı olmuştu. Tayfun, o an içindeki kaplanı tamamen susturmuş hem arkadaşını hem de kendini toparlamaya odaklanmıştı. Deniz, uzun süredir bağırmanın etkisiyle kısılan sesiyle güvenliğe korkulu gözlerle bakarak cevabının bedenini paramparça etmesinden korktuğu soruyu sordu.

"İyi mi, yaralanan çocuk? İyi mi, olay yerindeki?"

Deniz’in kalbi, o sözcükleri duymaya hazır değildi. Bu sefer toparlanamayacaktı. Güvenlik, geldikleri andan beri sürekli gürültü çıkaran adamları rahatlatmak adına merhametle ilk önce gülümsedi.

"Herhangi bir hayati riski yokmuş. Şu..."

Deniz’in elinin ayağının bağı çözülmüş, öylece kendini dizlerinin üzerine yere atmıştı. Düşünce seli durmuş, susmak bilmeden konuşan iç sesi nihayet susmuştu. Hala ağlıyor olduğunu bilmesine rağmen, gözlerinde yaş kalmamıştı. İkisinin de aynı anda aldıkları derin nefesin sesi, boş odayı doldurmuştu. Deniz, kargaşa içerisinde dağılmış saçlarını küçük bir hareketle geriye toplarken Tayfun da elini alnına götürüp başını ovuyordu. Tayfun’un canını sıkan bir başka mevzu ise buradan gürültü patırtı olmadan nasıl çıkacaklarıydı. Genç adamın daha fazla düşünmesine fırsat kalmadan kapıdaki iri yarı görevli konuşmaya başladı.

"Yaralı ve dükkân sahibi sizden şikayetçi olmadı. Gerekli evrakları ve belgeleri teslim ettikten sonra serbestsiniz."

Bu sefer dört ayaklarının üzerine düşmüşlerdi. Görevli, kapıyı açık bırakarak çıkınca Deniz yanındaki soğuk duvardan destek alarak kalktı. Tayfun’a dönüp yorgun bir gülümsemeyle,

"Geçmiş olsun kardeşim, çok şükür." dedi. Hala bayılacak gibi hissediyordu. Kardeşi yaşıyordu. Bunun mutluluğu, aynı zamanda pişmanlığı gibi bir ömür yeterdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.