Tufan’ın sesi odada soğuk bir bıçak gibi kesildi.
“Herkes kendi çocuğunu alsın.”
Yaman Bey ona sinirle baktı, sonra büyüttüğü çocuğa Emre’ye çevirdi gözlerini. Emre, on yedi yıldır bu ailenin içinde büyümüş ama hiçbir zaman ait hissetmemişti. O da aynı soğuklukla bakıyordu.
“Önce Efgan’a da sorsaydık,” dedi Yaman Bey, sesi gergindi.
Tufan bana iğrenerek baktı. Dudakları tiksintiyle kıvrıldı.
“Ona ne soracağım? Onu istemiyorum. Kendi öz oğlumu buldum. İster atın ister alın, umrumda değil.”
Gözlerim anında doldu. Gözyaşlarımı yutkundum, boğazım düğümlendi. Tufan, annem dediğim kadın ve Emre… Hepsi kalktılar. Kapıya yöneldiler ve çıktılar. Oda birden bomboş ve sessiz kaldı. Sadece biz kaldık: ben, Yaman Bey, Ömür Hanım ve Sina.
Yaman Bey yavaşça yanıma yaklaştı. Elini omzuma koymak istedi. Ben korkuyla geri çekildim. Eli havada kaldı. Bir an üzüntü geçti yüzünden, sonra yumuşak bir gülümsemeyle baktı bana.
“Efgan oğlum… bizimle gelmek ister misin? Zaten gelmek zorundasın. Seni sokağa bırakmayız. Daha on yedi yaşındasın.”
Kafa salladım. Başka seçeneğim yoktu. Bu insanlara güvenmiyordum. Nasıl bir aile olduklarını bilmiyordum. Ama sokakta kalmak da istemiyordum.
Hastanenin önünden arabaya bindik. Yaman Bey direksiyona geçti, Ömür Hanım ön koltuğa oturdu. Ben arkaya, Sina’nın yanına oturdum. Sina kollarını göğsünde bağlamış, pencereye yaslanmış, hiç konuşmuyordu.
Yaman Bey dikiz aynasından bana baktı. Gözleri gülümsüyordu; sıcak, koruyucu bir bakış.
Ömür Hanım arkaya döndü, sesi kibar ve sevecendi.
“Efgan… tatlım, yorgun musun? Bir şey ister misin? Su? Biraz bir şeyler atıştırmak?”
Cevap vermedim. Camdan dışarı bakıyordum. Ağaçlar, yol, ışıklar akıp gidiyordu. Konuşmak istemiyordum. Korkuyordum. Yanlış bir şey söylersem her şey değişebilirdi.
Ömür Hanım ısrar etmedi. Sadece “Tamam canım, ne zaman istersen konuşuruz,” dedi ve önüne döndü. Ama sesinde o kadar samimi bir sıcaklık vardı ki içim biraz kıpırdandı.
Yol uzun sürdü. Sonunda büyük demir kapılar açıldı. Uzun bir bahçeden geçtik. Ev… aslında malikaneydi. Üç katlı, kocaman, bahçesi fıskiyeli, pencereleri ışıl ışıl.
İçimden geçirdim: Burası üç kişi için çok büyük…
Araba durdu. Yaman Bey indi, kapımı açtı. Nazikçe.
“Hoş geldin oğlum. Burası artık senin de evin.”
İçeri girdik. Koridordan salona doğru yürürken içeriden kız ve erkek sesleri geliyordu. Kahkaha, bağrışma, televizyon sesi… Kalbim hızlandı.
Salona adım attığımızda olduğum yerde kaldım. Salon çok kalabalıktı. Koltuklar, kanepeler dolu. Herkes bana bakıyordu. Ve bakışlar… nefret doluydu. Kötü, yargılayıcı, düşmanca.
Korktum. Geriye bir adım atmak istedim ama Yaman Bey nazikçe sırtıma elini koydu ve beni içeri çekti.
“Tamam oğlum, korkma. Hepsi senin ailen.”
Sonra tek tek tanıttı. Sesi gururlu ama aynı zamanda uyarıcıydı.
“En büyük abin Barlas, 34 yaşında.”
Barlas koltukta yayılmış, kollarını açmış, bana ters ters bakıyordu.
“İkinci abin Ateş, 32 yaşında.”
Ateş telefonuna bakıyordu ama göz ucuyla beni süzüyordu.
“Üçüncü abin Acar, 30 yaşında . İkizi Ulu da burada, o da 30 yaşında.”
İkizler yan yana oturmuşlardı. İkisi de kaşlarını çatmıştı.
“Beşinci abin Erim, 28 yaşında.”
Erim sadece başını salladı, konuşmadı bile.
“Sezer, 26 yaşında.”
Sezer koltuğun kenarına yaslanmış, dudak büktü.
“Ablan İlayda, 24 yaşında.”
İlayda kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini devirdi.
“ablan İrem, 20 yaşında.”
İrem… sadece o gülümsedi. Güler yüzlü, nazik. Gözleri sıcak. Diğerlerinden farklıydı.
“İkizin Sina, 17 yaşında.”
Sina hâlâ sinirli bakıyordu, kollarını göğsünde sıkıca bağlamıştı.
“Küçük kardeşlerin: Elfida 15, İkizi Elzem 15, Ve üçüncüsü Ezel 15,”
Elfida, Elzem ve Ezel üçüzdü. Hepsi aynı anda bana baktılar. Elfida burun kıvırdı. Elzem ve Ezel ise alaycı bir kahkaha attılar.
Hiçbiri beni sevmiyordu. Bir tek İrem güler yüzle bakıyor, nazikçe “Hoş geldin Efgan,” diyordu. Diğerleri… kaba, düşmanca.
Barlas ilk konuştu, sesi sertti:
“Demek gerçek oğul sensin ha…ama biz seni bu aileden saymıyouz o yüzden fazla alışma ve sakın bana abi deme ben senin abin değilim.”
Ateş güldü.”anne baba yabancıları sevmediğimizi bilmiyor musunuz o bizim için bir yabancı”
Acar homurdandı: “Umarım fazla yer kaplamazsın. Zaten kalabalığız.”
Ulu ekledi: “Bize hiç benzemiyorsun. Zayıf, ürkek bir şey…”
Erim: “Sokaktan mı geldin? Duruşun öyle diyor.”
İrem endişeyle ve üzüntüyle konuştu."abi yapmayın onun ne suçu var o daha çocuk önyargılı davranmayın"
Sezer: “İrem sen karışma herkes yerini bilsin onun ailemizde yeri yok çabuk alışmasın hem ne çabuk unuttun diğer piçin yaptıklarını"
İrem:”abi onla efgan bir mi çocuk daha yeni geldi"
İçimde sinir ve öfke birikmişti sanki ben mi gelmek istedim bu eve sinirle konuştum
İlayda: “Anne, bu mu bizim yeni ‘kardeşimiz’? Gerçekten mi?”
"Bende zaten sizi ailem olarak kabul etmiyorum reşit olunca gideceğim size meraklı değilim"
Elfida:"gitsen iyi olur çünkü bizde seni aileden saymıyoruz sen benim abim değilsin hiçte olmayacaksın"
Sina en sert bakanlardan biriydi, sesi alaycı ve öfkeliydi:"buraya fazla alışma kızıl seni kovmak için elimden gelen herşeyi yapacağım bu evde rahat edemeyeceksin"
Elzem:"hem ne malum abimiz olduğu DNA testini değiştirmiştir bu"
Yaman Bey birden parladı. Sesi gürledi:
“Yeter! Hepiniz kesin sesinizi! Bu evde kimseye hakaret yok. Efgan sizin kardeşiniz. Ona böyle davranırsanız, hepinize hesap sorarım!”
Çocuklar sustu ama bakışlar değişmedi. Öfke hâlâ oradaydı.
Ömür Hanım yanıma yaklaştı. Elini omzuma koymadı, sadece yanımda durdu. Sesi yumuşaktı, annelik dolu.
“Efgan tatlım… gel otur. Seni tanımak istiyorum. Neyi seviyorsun? Neyi sevmiyorsun? Alerjin var mı? Astımın olduğunu duydum… Bana her şeyi anlat. Ne istersen, neye ihtiyacın varsa söyle. Burası artık senin evin.”
Koltuğun kenarına oturdum. Ellerim titriyordu. Herkes bana bakıyordu. Ama Ömür Hanım’ın gözleri öyle samimiydi ki… içimden bir şeyler dökülmeye başladı.
“Ben… sessizliği severim,” dedim kısık sesle."kitap okumayı ders çalışmayı yemek yapmayı müzik dinlemeyi severim “Karanlıkta korkarım ama sessizlikte kendimi güvende hissederim.Yaprak sarma severim…"
"Alerjim var. Çilek… kivi… kara biber. Bunlardan birini yersem boğazım şişiyor, nefes alamıyorum. Astımım var zaten, soğukta, tozda, stres altında kriz geçiriyorum. İlaçlarım var ama bazen unutuyorum."
”Bacağım… doğuştan sakat. Yerinden çıkıyor bazen. Kendim yerine oturtuyorum. Gece ağrıyor,”
"Kızıl saçlarımı severim… ama bazen utanıyorum. Okulda dalga geçiyorlardı."
Sözlerim bittiğinde oda sessizdi. Ömür Hanım’ın gözleri dolmuştu. Elini uzattı, bu sefer izin verdim. Parmakları sıcaktı.
“Teşekkür ederim oğlum. Bunların hepsini öğrendim. Bundan sonra çilek, kivi, kara biber evde olmayacak. Astım ilacın her zaman yanında olacak. Bacağını da doktorlara göstereceğiz.”
Yaman Bey de başını salladı. “Buradasın artık Efgan. Kimse sana dokunamayacak.”
İrem köşeden usulca yaklaştı, bana sıcak bir gülümseme verdi. Diğerlerinin bakışları hâlâ soğuktu.
Henüz alışamamıştım. Bu kadar abim, ablam, kardeşim olmasına… ve hepsinin bana düşman gibi davranmasına. Bir tek İrem gülümsüyordu. Sina ise hâlâ öfkeyle bana bakıyordu.
Ama en azından biri gülümsüyordu.
Ve ilk kez, çok küçük de olsa, içimde bir umut kıpırdandı. Belki burası… zamanla evim olabilirdi.
Belki.