Rüzgarın yüzümü okşamasıyla gözlerimi tekrardan açtım. Hala çok yorgundum. Buz gibi havada bile uykum açılmamıştı. Eve girsem iyi olacaktı. En azından hasta olmazdım. Oturduğum yerden kalkmam ile oturmam bir olmuştu. Çünkü annem yanıma gelmiş ve omuzlarıma bir şal kondurmuştu. Masaya yönelip tepsiyle getirdiği iki bardak kahveden birini bana ikram etmişti. Derin bir iç çekmişti. Sanki bir şeyler söyleyecek gibiydi. O kadar yorgundum ki aklımı buna yormadım ve önüme döndüm. Önüme döndüğümde karşımda Leal Dağları’nın muhteşem manzarasını görmüştüm. Genellikle buranın manzarasını pek sevmezlerdi. Josh Amcanın dediğine buradan yaklaşık üç ada ülkesi ötesinde olan Rhewit ülkesinin dağ manzaraları çok daha güzelmiş. Miş diyorum çünkü oraya hiç gitmedim, gidemedim. Annemin ve benim buna maddi durumu hiçbir zaman ülke dışına çıkmaya yetmedi. Annem bir çiftçiydi ve beni o büyüttüğünden dolayı beni de bir çiftçi olarak yetiştirmişti. Maalesef ülkemizde bir şeyler yetiştirmek, bundan para kazanmak çok zordu. Ayrıca pahalıydı da. Ülkemizin üç tarafı çöllerle kaplıydı. Geri kalan kısmı ise çöllerden gelen rüzgarlardan kötü etkileniyordu ve dağlık alanlar ile kaplıydı. Ülkemiz diyerek ülkeyi sahipleniyorum ama burası benim doğup belli bir yaşıma kadar büyüdüğüm yer değildi. Ben o dağları meşhur olan Rhewit ülkesinde doğmuştum. Oradan şu an yaşadığım ülkeye gelmemin sebebi bir savaştı, annem dedi,. Yaklaşık yirmi yıl önce çok fazla ölüme sebep olan bir savaş olmuş. Bu savaşta galip gelen ve tahta geçmeye hak kazanan kral Rhew ikizlerinin büyük olanı olmuş. Sonrasında savaştayken onun cephesinde olmayanları, onun kral olmasını kabul etmeyenleri tek tek sınır dışı etmiş. O sınır dışı edilenlerden biriydim ben. Sırf ailem kendini rengini belli ettiği için geleceğim yanmıştı. Belki okur bir okulda öğretmen bile olabilirdim ama şu an sefil bir hale düşmüş bir çiftçiydim. Çiftçi olmak eğlenceli olabilirdi eğer bu benim kendi seçimim olsaydı ama şu an tüm gün tarla çapalayan ve bütün akşam kas krampları yaşayan biriydim. Allahtan annem yanımdaydı da yalnızlık çekmiyordum. Sadece annem ve birkaç esnaf vardı çevremde. Hiç arkadaşım yoktu. Zamanında çok iyi bir arkadaş grubum vardı. Hepimiz dağıldık mecburen. Hepsi aileleri yüzünden taşındılar. Kalbim kırık bir şekilde söylüyorum ki buna nişanlım da dahil. Hep mektuplaşıyoruz ama uzun süre oldu yüz yüze görüşmeyeli. O da var ile yok arasındaydı. Ne kadar sevsem de uzaktık. Babası eski asker olduğu için onun da asker olma isteği vardı. Bu istek babası öldüğünde daha çok körüklenmişti. Bunun için uzak ülkelere gitti. Babası onun için çok değerliydi. Babası öldüğünde adeta gözümün önünde yok oluyordu o zamanlar. Kendini toparlar toparlamaz askerlik eğitimi almaya gitti. Yüzünü görmeyi , kokusunu içime çekmeyi çok özlemiştim. Keşke gelebilse, keşke geleceğine dair bir şeyler yazsa mektuplarında. Elimde olsa ben giderdim yanına ama benim ve onun ekonomik durumu belli. Eğer onun ekonomik durumu buna yetseydi beni ve annemi böyle sefil bir durumda bırakmazdı. Buna en içten duygularımlar inanıyordum. Her şeyin bir gün düzeleceğine inandığım gibi ya da eskisi gibi olabileceğimize inandığım gibi. Ben galiba birazcık duygusallaşmıştım. Bu kadar duygu yüklü olmak tarla çapalamaktan bile zordu. Hatta o kas kramplarına dayanmaktan bile… Aklımdaki düşünceler beni anlayabilecek insan sayısından kat ve kat fazlaydı. Kendime anlattıklarımı, kendim ile konuştuklarımı hiçbir zaman anneme veya bir başkasına anlatamamıştım bu şeffaflıkta. Böyle giderse anlatamayacaktım zaten. Ömrüm bu kurak ve dağlık arazide çürüyüp gidecekti. Ben bunu istemiyordum ama elimden gelen ve gelecek olan hiçbir şey yoktu. Bu ülkeden çıkmak benim için çok zordu. Buraya alışmıştım hem de her şeyiyle. Küçük bir ülkede yaşıyordum. Büyük ülkelere gitsem oradaki düzene alışamazdım. Oralarda saf bir köylü olarak görülürdüm ,öyle sayılırdım, kesin. Büyük ülkelerde geçinmek eminim ki zordur da. Josh Amca da söylemişti. Josh Amca 5-6 yıl önce Chamburg ’dan gelmişti. Chamburg, Rhewit ülkesinin gölgesi altında kalmış bir ülkeydi. Josh Amca eskiden Chamburg’ da hayatını sürdürmüş biriydi. Emeklilik yaşı geldiğinden sakin, sessiz ve kaossuz bir ülkede yaşamını devam ettirmek istediği için buraya yani Roline’ a taşınmış. Josh Amca burayı sakin bir ülke olarak gördüğü için taşınmış. Fakat beklediğinden de sakin bir ülkeymiş Roline. Josh Amcanın dediğine göre burası adeta ölü bir ülkeymiş. Diğer ülkelerde de duymuş bunu ama gözüyle görmediği için inanmamış. Bunu dediğinde üzüntüme üzüntü katmıştı sağ olsun. Tabi ki bunu bilerek yapmamıştı Josh Amca. Josh Amcanın bilerek birinin kalbini kıracağını düşünmüyordum. Beş yıl yıldır tanıyordum onu. Bir insana tüm kalbinle güvenmek için beş yıl yeterli bir süreydi bence. Josh Amca’ ya güveniyordum ama bu onun dobra, azıcıkta kaba bir insan olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Her şeyi çat çat yüzümüze vuruyordu. Örneğin dediğim gibi ülkemize “Ölü Ülke” lakabını takmıştı. Aslında doğru sayılabilirdi. Yaşayan bedenler olsa da ölü ruhlar vardı. Yaşayanlar bedenler içinde olan ölü ruhlar en büyük ölüm değil midir? Değilse bile çok büyük hüsrandır. Josh Amca dobralık yapmadığı zamanlarda özür dilemişti “Ölü Ülke” için. Evet, ilk başta üzülmüştü –hala da üzüyor-. Sonra fark ettim ki üzülmek bir çare değildi. Üzülmek bir çare olsaydı ben burada olmazdım. Ben koca bir korkak olmazdım. Ülkemden çıkıp hayatımı kurtarmayı deneyemeyecek kadar korkaktım. Düşündüğüm şeyler gerçekleşebilirdi ya da hiç düşünmediğim şeyler de gerçekleşebilirdi. Hayal etmek boştu benim için. Hayal etmek için fazla meşgul biriydim, yapacak işlerim vardı. Umutlanmak için hiçbir şeyim yoktu işlerimin aksine. Umutlarımın içinde boğulmak istememem de bir sebep olarak sayılabilirdi. Umutsuz ve mutsuz olmak daha kolaydı. Ve ben her zaman kolay yolu seçmeyi tercih ederdim. Çalışmak zorunda olan biriydim ve mecburen kolay yolu değil en kolay yolu seçmeliydim. Etrafıma baktığımda benim içim “çok kolay” bir yol yoktu. Sadece zor olan bir yol vardı. Zor yol diyip geçmek kolay. Kimi için zor bile sayılamazdı. Aklımda ki düşünceleri bölen şey şu an bakmakta olduğum Leal Dağları’ nın ortasına konmuş bir adet mektuptu. Mektubun nereden geldiğini anlamak için mektubu tutan ele kaydı gözlerim. El fazlaca buruşmuş bir eldi. Bir yaşlıya ait olmalıydı. Kafamı çevirip baktığımda o elin Josh Amcaya ait olduğunu gördüm. Mektup büyük ihtimalle nişanlım Kren’den gelmiş olmalıydı. Josh Amcadan mektubu almaya çalıştım ama elini kendine doğru çekerek mektubun ellerimin arasından çekilmesine sebep olmuştu. Bu davranışına anlam verememiştim. Anlam veremediğim için kaşlarımı çattım. Mektup benim mektubumdu. Neden bana vermek yerine ellerimin arasından çekmişti? Beni sinir etmeye çalışıyordu herhalde. Çokta iyi başarıyordu. Zaten yorgundum bir de Josh Amcayla uğraşamazdım. Görüyorum ki Josh Amca benim halimin tam tersiydi. Yüzünde kocaman, manidar bir gülümseme vardı. Her an kahkahaya dönüşebilecek bir gülümsemeydi. Yoksa mektubumu mu okumuştu? Josh Amcanın “birazcık kaba” davranışları artık bariz bir şekilde kaba olmaya başlamıştı. Benim nişanlımla olan özelimi niye okuyordu bu adam. Yorgunlukla dolu bedenim, sinirle dolup taşmaya başlamıştı. Annem sessizliğe dayanamamış olacak ki konuşmaya başladı. “Kızım?” dedi soru sorar gibi. Kafamı Josh Amcadan çekip dağlara döndüm tekrardan. Çatık kaşlarım ve boş boş bakan gözlerim bu manzarayı mahvediyordu. Sıra Josh Amcaya geçmiş olmalıydı. Çünkü o konuşmaya başladı: ”Roseline, sana önemli bir şey söylemem lazım.” dedi. Ne söyleyecekti. Nişanlımın bana yazıp gönderdiği ,içinde bana özel şeylerin olduğu mektubu nasıl okuduğunu felan mı. Düşündükçe sinirlerim zıplıyordu. Aylarca beklediğim mektubu ilk o açmıştı. Tüm heyecanımı mutluluğumu çalmıştı. “Roseline , Josh Amcaya baksana kızım!” İlla bakmam mı gerekiyordu? Ben ona bakmazken konuşamıyor muydu ? Kafamın içinde bu düşünceler dolanmasına rağmen beynim annemin dediğini bir emir olarak algılamış ve kafamı Josh Amcaya çevirmeme sebep olmuştu. “Josh Amca mektubu verir misin ? Sen bugün eve erken git. Söz yarın ben senin yanına gelirim. Geldiğimde benimle dalga geçersin, ben de sessizce benimle dalga geçmeni dinlerim olur mu? Senin dalga geçmeni çekemeyeceğim bugün. Lütfen, beni yorma ve evine git.” dedim sakin bir ses tonuyla . Benim ses tonuma zıt bir tonla annem bana çok kaba olduğumu söyledi. Ne bekliyordu, ne istiyordu? “Josh Amcana neden bu kadar tepkilisin?” dedi. O benim yerimde olsaydı çapayla Josh Amcayı kovalardı herhalde. Bir de “Bir dahakine kovalamakla kalmam çapalarım seni Josh .” derdi. Fazla vahşice olurdu. Asla tanık olmak istemezdim buna. Kabuslarıma girerdi. Anneme cevap vermeye karar verdim. “Hiç düşündün mü anne? Josh Amca neden Kren’den gelen mektubu okudu? Bu bana yapılmış bir saygısızlık ve sen bu saygısızlığa destek çıkıyorsun resmen. Ben buna sinirlendiğim için bana kızmakta çok haksızsın anne! Ben içeri giriyorum. Burası fazla soğudu.” Haklı olmama rağmen kendimi açıklamıştım. Umarım beni anlayıp üstüme gelmezlerdi. “Roseline! Ne yapmaya çalıştığını anlamadığımızı mı düşünüyorsun?” Josh Amcadan beklemediğim bir çıkıştı bu. “Ne yapıyormuşum Josh Amca?” merakla sordum. Ne ima ettiğini çözmeye çalışıyordum ama olmuyordu. Ne yapıyormuşum ki ben? Bir şey yapıyorsam bunu bilmem gerekmez mi? “Roseline, sen hiç böyle biri değildin o günden önce. Söylediklerim seni kırdı mı? Kırdıysa çok yazık. Gerçekler acı olabilir ama onlar gerçeklerdir. Gerçekler seni asla yanıltmaz. Ama bakıyorum ki sen yanılmayı istiyorsun. Çünkü sen gerçeklerin altından kalkamayacak kadar güçsüz, onları kabul edemeyecek kadar da korkaksın!” dedi. Sadece birkaç sözcüğün yan yana gelip canımı bu kadar acıtabileceğini düşünmemiştim. Kalbimin ağrıması normal miydi? Gözlerim acıyordu. Ağlamak üzereydim. Hemen eve girmem gerekiyordu. Arkamı döndüm. Tam koşacakken Josh Amca beni kolumdan çekip sertçe az önce kalktığım yere oturttu. Delirmiş olmalıydı. Evet, Josh Amca yeri geldiğinde kaba bir adam oluyordu ama bu hareketi ona göre bile fazlaydı. “Niye kaçıyorsun? Hazmedemediklerinle karşı karşıya gelirken ağladığını görmeyelim diye mi? Olanlar senin suçun değil Roseline. Bunu ne zaman kabul edeceksin?” “Josh Amca ne saçmalıyorsun sen!? Aklın alıyor mu senin dediklerini? Ben hayatımda böyle terbiyesizlik görmedim.” dedim. Dediklerimin hangi konuları açabileceğini düşünmeden. “Roseline sen hayatın ne olduğunu biliyor musun ki ‘hayatımda böyle bir şey görmedim’ diyebiliyorsun! Sana hayatı tatma şansı vermeye çalışıyoruz ama sen kendi çöplüğünde hayatı bir kez bile tatmadan ölmek istiyorsun. Buradaki kaç insan senin istemediğin, tercih etmediğin seçenek için canını feda edebilir biliyor musun? Onlardan biri annen. Gayet iyi biliyorsun bunu ama o senin için kendi hayatından vazgeçiyor. O, senin hayatın için elinden geleni yapıyor. Senin yaptığınsa koskocaman bir nankörlük. Artık senden rica etmiyorum, emrediyorum Roseline.” “Milyon kere dedim size. Sizi burada bırakamam diye. Neden beni anlamıyorsunuz? Eğer gidersem aklım sizde kalır. Sizsiz bir hayat olamaz benim için. Ben siz yokken nasıl yaşarım düşündünüz mü? Aklım hep sizde kalır. Ne yiyiyorlar, ne içiyorlar, nasıl bir hayat sürüyorlar ya da hala yaşıyorlar mı? Ben nasıl bunların altından nasıl kalkacağım hiç kafa yordunuz mu? Aklım sorular ve işaretleriyle dolu. Bir de siz üstüme geliyorsunuz. Yapmayın bunu. Görüyorsunuz, çabalıyorum. Çabama karşılık olarak bana böyle mi davranıyorsunuz? Aklımın içinde sadece siz yoksunuz. Kren de var. Ben istemez miyim onunla mutlu bir hayat sürmek, istemez miyim çocuklarımız olsun? Onlara baktıkça Kren’e olan aşkım daha da kabarsın istemez miyim?” Ağzımdan bir hıçkırık kopmuştu. Bağıra çağıra ağlamaya başladım. Yıllardır içime attığım özlem şimdi gün yüzüne çıkmıştı. Annem bana sarıldı, saçlarımı okşamaya başladı. Ona karşılık vermedim. Çünkü ağlamakla meşguldüm. Biraz olsun rahatladıktan sonra göz yaşlarımı silmek için annemin kollarından çıktım. Hemen kazağımın kollarını yüzüme bastırdım. Bastıra bastıra sildim yüzümü. Rahatlama hissi gitmiş yerine utanç duygusu gelmişti. Hayatım boyunca bu kadar utanmamıştım. Aynı hiç böyle ağlamadığım gibi. Öyle utanmıştım ki yüzlerine bile bakamıyordum. Josh Amca konuşmaya başlamak istiyor ama başaramıyor gibiydi. O da ayakta durmaktan yorulmuş olmalı ki geldi ve diğer yanıma oturdu. Annemin yerine o sarılmaya başladı. Adeta bir baba gibi sarıldı hem de. Yıllar sonra böyle bir sarılmaya ihtiyacım olduğunu anlamıştım. Bu ihtiyacı yeni yeni fark etmem kalbimi sızlatmaya başlamıştı. Josh Amca bana kızı gibi davranmaya başladığından beri hissediyor gibiydim bu boşluğu. Josh Amca bana sarılınca o boşluğu daha çok hissettim. O boşluğun yarattığı his canımı acıtıyordu, bir yandan canlı hissettiriyordu. Uzun zamandır kendimi hissiz, yorgun hissediyordum. Josh Amca bana sarılınca o yorgunluğu almıştı bedenimden. Sonsuza kadar bu anda kalabilirdim. Tam şu anda ölebilirdim. Gözüm açık gitmezdim. “Kızım daha iyi misin?” dedi Josh Amca. Demeseydi iyi olurdu. Çünkü kızım kelimesi canımı daha çok yakmıştı. Kendime gelmem gerekiyordu. Konuşulacak çok şey vardı ve ben bunlar konuşulmadan buradan kalkamayacaktım. “Daha iyiyim Josh Amca.” Cidden daha iyiydim. İçimden akıp gitmişti çoğu şey. “Peki son kararın nedir?” Konunun çabucak değişmesi garibime gitmişti. İki dakika sabredememişti. Bu adam yıllar geçtikçe huysuzlaşmaya başlamıştı. “Bana bak Roseline. Bu teklifimi sana son kez sunuyorum. Sen de zaten bıktın beni dinlemekten. Sakın karşı çıkma veya sözümü kesme. Çünkü gözlerine bakarak anlayabiliyorum. Sen duygularını dışarı yansıtmadığını düşünüyorsun ama gözlerin seni ele veriyor. Seni ilk tanıdığım günde anlıyordum senin gözlerinin anlatmak istediğini. Sen rahat bir nefes almak istiyorsun. Ben de sana rahat nefes alma şansı veriyorum. Lütfen, bu şansı geri tepme. Dediğin gibi Kren ile mutlu bir hayat sürebilirsin. Bizi düşünme. Biz kendi başımızın çaresine bakarız. Hem biz sana mektup gönderebiliriz. Mektup boşuna icat edilmedi ya.” Lafını bitirirdi küçük bir kıkırtıyla. İstemsizce güldüm. “Sence Kren ile mutlu olabilir miyiz Josh Amca?” Hayal etmesi bile mutluluk veriyordu. “Niye olamayacaksınız kızım? Genç bir delikanlıyla güzeller güzeli kız her yerde ve her zamanda mutlu olurlar.” Biz mutlu olabilirdik. “Josh Amca aklıma takılan bir soru var. Sorabilir miyim?” Sorma dese bile soracaktım. Sormazsam kendi kendime kafamda kuracaktım cevapları. “Sor bakalım meraklı.” Josh Amcanın iznini de aldıktan sonra zihnimi toplayıp soracağım soruyu netleştirdim. “Nasıl? Ve neden ben?” En kısa haliyle sormuştum ama Josh Amca anlamamışa benziyordu. “Josh Amca cevaplamayacak mısın? Cevaplayacağını söylemiştin.” dedim. “Cevaplayacağım eğer ne sorduğunu anlarsam.” Ne sorduğumu açıklasam iyi olacaktı. “Yani neden ben? Madem buradan gitmek gibi bir imkanın vardı da sen niye gitmiyorsun? Biliyorum buraya kafa dinlemeye geldin ama…” Sözümü nasıl bitireceğimi bilemiyordum. Kelimeler dilime dolanmıştı. Cümlemi tamamlama gerek kalmadan Josh Amca bana cevap verdi. “Senin de dediğin gibi ben buraya kafa dinlemeye geldim Roseline. Buradan gidersem buraya gelme amacımdan sapmış olurum. Neden seni göndermek istediğimi sordun. Sana anlattığım kızımı hatırlıyor musun?” Hatırlıyordum ama bunun konumuzla ne alakası vardı? Kendime sorduğum soruyu Josh Amcaya da sormaya karar verdim. “Evet hatırlıyorum. Peki, senin kızınla alakası nedir konumuzun Josh Amca?” “Seni hep kızıma benzetmişimdir. Eğer kızımı kaybetmeseydim ona iyi bir gelecek sunacaktım. Sunacaktım sunmasına da o benim ellerimden kayıp gitti. Yıllar sonra onu sen de buldum. Ona veremediğim şeyleri sana verirsem hem sen hem o huzura erer. Teklifimi kabul edersen omuzlarımdan büyük bir yük almış olursun. Verdiğim sözleri tutmuş olurum. Ona, kızıma bir adım daha yaklaşmış olurum.” Ağlama sırası Josh Amcaya geçmişti. Yanına gittiğim zamanlarda hep kızını anlatmıştır bana Josh Amca. O da savaş mağdurlarından biriydi. Yani Josh Amcanın kızı. Savaş esnasında evine ateş açılmıştı. Silahtan çıkan bir kurşun o küçük kızın bedenine saplanmış. Savaşta olan küçük kıza olmuş. Savaş, o masum kızdan canını aldığı gibi benim de hayatımı almıştı. Josh Amcanın bana kızını anlattığı zaman da böyle düşünmüştüm. Benim düşüncelerimde bir değişim olmamıştı ama Josh Amcada değişiklik vardı. O gün ağlamamıştı, bugün ise göz yaşları sel olup gidiyordu. “Ağlama Josh Amca. Ağlamaya devam edersen ben de her an ağlamaya başlayabilirim.” dedim. “Sen ağlama. Ağlarken çirkin oluyorsun.” demesine karşılık “Josh Amca ayıp oluyor.” dedim sahte bir kızgınlıkla. “Eee kızım gidecek misin?” Soru annemden gelmişti. Bu soruya bir cevabım vardı fakat cevabımdan pek emin değildim. “Gitmeli miyim anne? Gitmemi ister misin?” Gitmemi istediğini biliyordum. Sadece bunu açık açık söylemesini istiyordum. Gitmem için o da Josh Amcayla iş birliği yapıyordu. Tarlada işi erken bittiğinde Josh Amcanın yanına gidip konuşuyordu. Bunu onu takip ettiğimde öğrenmiştim. Takip etmemin sebebi annemim şüphe dolu davranışlarıydı. Yatmaya gittiğini ve onu rahatsız etmememi söyleyip arka kapıdan çıkıyordu. Onu görmediğimi sanması aptallıktı. Çünkü arka kapı tarlanın tam çaprazındaydı ve ben onu çok rahat bir şekilde görüyordum. Bu tekrarlanınca ben de takip ettim. Bana neden yalan söylediğini, nereye gittiğini sorsam konuyu kapatacağını bildiğim için yaptım bunu. Yaptığım şey doğru olmasa da yapmak zorundaydım. “Sakın yanlış anlama kızım ama gitmen için benden daha isteklisi yok. İstersen kal ama gitmediğin içinde pişmanlık yaşama.” “Ya gittiğim için pişman olursam anne?” Annem bu seçeneğin varlığından haberdar değilmiş gibi baktı yüzüme. Annemin kendine gelmesini bekledik. Kendine geldikten bir süre sonra “Yapmadın diye değil yaptın diye pişman olmak her daim kötünün iyisi olan seçenektir kızım. Orada yapamazsan geri dönersin. Döner değil mi Josh Amcası?” Cevabını bende merak ediyordum. Buradan çıkıp gitmek, uğraş gerektiriyordu. Belki de ben bu uğraş ile başa çıkamayacağımı düşündüğüm için en başından reddediyordum. Farklı bir pencereden baktığımdaysa ben hayallerimden git gide uzaklaşıyordum. Fazla uzaklaşmıştım. Eğer hızlı davranırsam aradaki açığı hemen kapatabilirdim. Josh Amca dönebilir dememişti. Konuşmaya bile yeltenmemişti. Kitlenip kalmıştı. “Üzgünüm ama geri dönmesi zor gibi.” Dedi. Üzgün olduğu anlaşılıyordu. “Bunu bana söylememiştin Josh! Seninle beraber olup kızımı gitmeye ikna etmeye çalıştım ben ve her daim kendimi isterse geri dönebilecek diye avutmuştum. Şimdi sen zor diyorsun.” Tepkisini fazla bulmuştum annemin. “Anne abartıyorsun biraz.” Tekrar beklemediğim bir tepki verir diye tedirgin olmuştum. Olmasından tedirgin olduğum tepkiyi alamamıştım. Aksine sakin bir şekilde karşılamıştı. Şaşırtıcıydı. Az önce bağıran çağıran annem şu an bambaşka bir hale bürünmüştü. İyi olduğunu kontrol etmek için yaklaştım anneme. Sulu gözlerini ve kıvrılmış dudaklarını gördüm. Aniden döndü bana: “Böyle dediğine göre gideceksin.” dedi. “Nereden çıkardın bunu anne?” Şaşırmıştım. Ağzımdan çıkmamıştı gideceğime dair bir kelime. “Senin gideceğini Josh Amcan bana seni gönderebileceğimizi söylediğinden beri biliyordum. Sadece ne zaman gideceğini kestirememiştim. Daha geç karar verirsin sen diye düşünmüştüm. Geri dönemeyebileceğini duyduktan sonra da seni bir daha görememe korkusu sardı bedenimi. Gitme hevesini kırdıysam özür dilerim anneciğim. Affet beni.” Annemin kulağına eğilerek fısıltıyla konuştum. “Orada iş bulur bulmaz seni aldırırım buradan ama Josh Amcaya söylemek yok. Oradakilerin de başını şişirir. Anlaştık mı?” Fısıldayarak konuşuyordum ama Josh Amcanın bizi duyduğuna yemin edebilirdim. “Anlaştık kızım.” Josh Amca sıkıldığını belli etmek için iç çekip duruyordu. “Roseline gitmeye karar verdiğini var sayıyorum.” Say Josh Amca say. Onu onaylamak için kafamı aşağı yukarı salladım. Leal Dağları’na döndüm. Derin bir nefes çektim içime. Aylardır karar veremediğime karar vermiştim. Karar vermem iki saatimi bile almamıştı. Aslına bakarsa iki saatimi değil altı ayımı almıştı. Koskoca altı ay kafa yormuştum. Sonunda karar vermiştim. Gittiğim yerde berbat durumlar içine düşebilirdim ama belirsizlikler içinde kalmaktan daha iyi olacaktır benim için. Oh be! Hatrıma düşen mektupla Josh Amcaya döndüm. Mektubu ondan alsam iyi olacaktı. Mektubu sormadan önce geleceğimi Kren’e bildirmeyi aklıma not ettim. “Josh Amca mektubumu alabilir miyim?” Mektubu bana vermedi. Cebinden çıkarmaya tenezzül etmemişti. “O benim mektubum kızım.” Madem onun mektubuydu neden gözümün içine sokmuştu? “Sana mı gönderilmiş? Kren’den bana değil mi?” Dediği gibi onun mektubuysa ben ona karşı büyük bir ayıp etmiş olurdum. “Benim ağzımdan öyle bir şey çıkmadı ki.” “Nasıl çıkmadı Josh Amca? Benim mektubum dedin ya.” Aklımı bulandırmıştı. “Evet, benim mektubum dedim. Bunu ben yazdım. Gitmeye karar verirsen sana bunu sana verecektim. Gitmeye karar vermezsen yine sana verecektim. Seni gitmeye teşvik etsin diye.” Sözünü bitirdiği anda özür dilemeye başladım. Mahcuptum yaptıklarına karşı. Özür dilemekten boğazım kurumuştu. Kuru kuru öksürmeye başlamıştım. Annem saatler önce bana ikram ettiği kahveyi ,buz gibi kahveyi, uzattı içmem için. Bir güzel içtim kahveyi. Boğazımın ağrısı geçtiğindeyse konuşmaya devam ettim. “Ne yazdın mektupta? Yoksa gizli aşkın için mektup yazıp beni de postacın mı yapıyorsun.” Hınzır bir gülümsemeyle bakıyordum Josh Amcaya. Benim yüzümdeki gülümseme giderek asılıyordu. Josh Amcanın suratının adeta bir duvara dönüşmesinden dolayı. Hadsizlik etmiştim. “Josh Amca neden yüzün asıldı?” Bu sorunun cevabını merak ediyordum. Yüzü birden asılınca korkmuştum. “Aklıma eski eşim geldi güzel kızım.” Neden suratının düştüğünü anlayabiliyordum. Annem bir hışımla kalkıp gitmişti yanımızdan. Annemin peşinden mi gitsem Josh Amcayla mı kalsam bilemiyordum. İkisinden birini seçmek yerine anneme seslendim. Sesimi duyar duymaz tozlu patikanın orta yerinde durmuştu. “Nereye, neden gidiyorsun anne?” “Josh Amcan eski karısından bahsedince babanla olan mutlu anılarımız canlandı gözümde.” dedi ve yoluna devam etti. Beni yoldan döndüren Josh Amca, annemi döndürmemişti yarı yoldan, ben de döndürmemiştim. Annem babamdan bahsedince şaşıp kalmıştım. Annem uzun zamandır bahsetmemişti babamdan. Bahsetmeye ihtiyaçta duymuyordu. Babamı küçük yaşta kaybettiğim için ona dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Hatırlamıyor olmam onu özlemediğim anlamına gelmiyordu. Soruyorum kendime “Nasıl hatırlamadığın birini özlüyor olabilirsin?” diye. Hala cevabı bulmaya çalışıyorum. “Roseline, yarın buraya mal getirmek için bir araç gelecek. Seni onunla göndereceğim. Hazır ol tamam mı? Bu mektubu da al. Benim için oğluma ilet olur mu?” Josh Amca oğlundan ilk defa bahsediyordu. Oğlu olduğunu ilk defa duymuştum. “Senin bir oğlun mu var? Adı ne? Nasıl biri? Neye benziyor? Nerede yaşıyor? Chamburg’da mı? Ben Chamburg’a mı gideceğim?” ard arda sıraladığım soruların yanıtlanmasını bekliyordum. “Chamburg’a gideceğini önceden söyledim Roseline. Sen beni dinlemiyor muydun?” Ortaya çıkmıştı Josh Amcayı dinlemediğim. “Sen boş ver Josh Amca. Oğlundan bahset birazcık.” Konuyu değiştirmek istemiştim. Değiştirmek istediğimi de belli etmiştim. “Oğlum… Oğlum…” Oğlum diyor ama devamını getirmiyordu. “Evet, oğlun Josh Amca.” Devam etmesi için yardım etmeye çalışıyordum. “Oğlumun nasıl olduğunu bilmiyorum.” dedi. Bir insan oğlunun nasıl olduğunu bilmez mi! “Ne demeye çalışıyorsun Josh Amca ?” “Yıllardır konuşmuyoruz. Sadece Chamburg’da yaşadığını biliyorum. Onu bulup vermelisin bu mektubu.” dedi. “Pardon? Josh Amca bana oğlunun adını dahi söylemedin. Ben nasıl bulacağım senin oğlunu?” Mantıklı bir soru daha. “Senin onu bulmana gerek kalmadan o seni bulur. Sıkı giyin yarın için. Bu havada bile soğuktan titriyorsun. Chamburg’da donarsın.” Josh Amca da annem gibi gitmişti. Nasıl bulacaktı beni ya?
Bölüm 1
Bölüm 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.