İlk öncelikle herkese selam. Wattpad bildiğiniz üzere Türkiye de erişim engeli yiyince kitaplarımız gitti. Şimdi ise buradan devam ediyoruz.
İnstagram hesabımız: senfoni_yazar
Takipte kalmayı unutmayın.
Keyifli okumalar..
Sevdiğini kaybetmek kadar berbat bir durum yoktu bu dünyada. Acımasız hayatın kanunlarından biriydi sevdiklerini kaybetmek. "Kaybedeceksin. Hayatında birini illa ki kaybedeceksin," diyordu hayat. Acımasızdı. Acıması asla yoktu. "Ben böyleyim," diyordu. "Alışmanız lazım," diyordu. Ama bizler asla alışmak istemiyorduk. Hayatın böyle olmasına, tahammül edemiyorduk. Zordu. Fazlasıyla zordu. Hayatın kanunlarını çekmek, zordu. Acı çekmek zordu. Hiç bir şey yaşamamış gibi yaşamak zordu. Sevdiğini kaybet zordu. Daha niceleri zordu... Hayat zordu.
Sevdiği insanı toprağın altına koymakta zordu. Ölü insan toprağın altında nefes almıyordu ama nefes alamaz toprağın altında diyerek ağlıyorduk. Ölüydü ama toprağın altında yaşayamaz diyerek feryat ediyorduk. Feryadımız, ağlamamız boşaydı. Çok iyi biliyorduk. Ama hayatın şart olarak koyduğu alışmayı uygulamak istemiyorduk. Sevdiğimiz yaşasın, hayatta olsun, yanımızda olsun istiyorduk. Bizden çok uzak, toprağın altında olmasın istiyorduk. Bence de fazla bir şey istemiyorduk.
Haykırmak istiyorduk, neden yaptın demek istiyorduk. Ama aynı cevabı almaktan da korkuyorduk. "Hayatın kanunu bu." Hazır cevap buydu. Hazır lafları buydu. Başka hiç bir şey değildi. Bizde biliyorduk hayatın kanunu olduğunu. Biliyorduk, illa ki bir gün bizden gideceklerini. Ama o kadar güzel günlerimiz varken, yaşayamadığımız günleri yaşamak varken gitmesi koyuyordu. Annemin bana güzel günlerimi yaşatmadan gitmesi koyuyordu.
Annem...
Annem bana bu dünyada güzel günlere borçluydu. Bir aile borçluydu bana. Yaşayan bir ölü yapmıştı beni. Babam ile beni yaşarken öldürdüler. Hayat bana acımazken, ailem bana acısın dedim. Olmadı. Kendi öz evlatlarına asla acımadılar. Tek acıdıkları evlatları vardı, o da ağabeyimdi. Ağabeyim hayattan gidince ailem bana küstüler. Ağabeyim benim doğumun ile gitti bu dünyadan. Benim doğduğumu öğrenir babam ile hastaneye gelmek istemiş, ama sonu geldi. Babam ile gelirken trafik kazası geçirmişler, frenler tutmamış ve kaza gelmiş. Babam sağ kurtulmuş ama abim ölmüş. Abim ile aramızda sekiz yaş varmış. Ben daha yeni doğmuşum ama doğar doğmaz da katil oldum. Benim doğumun ölüm getirdi. Lanet getirdim, acı getirdim, mutsuzluk getirdim. Aileme uğursuzluk getirdim.
Daha iki üç günlük bebeğim, annem bana sütünü vermedi diye canım çıkasıya kadar ağlıyorum. Komşular geliyor, zorla sütünü veriyor bana. Sütünü bile bana haram kılmış. Komşular yetişirmiş hep imdadıma. Onlar büyüttü sayılır beni. Ben beşiğin içinde canım çıkasıya kadar ağlarken asla annem umursamazdı. Üstüne üstün ağlayarak,bağırarak beni susturmaya kalkarmış. Bende bebeklik hâlim ile daha fazla ağlarmışım. "Sus," dermiş bana. "Lanetli bebek, sus," dermiş. Komşular sustururmuş beni. Annemin gazabından onlar korurmuş beni. Daha yeni doğmuş olduğum hâlde beni dövmeye kalktığını söylediler. Bir kez geldiklerinde, annemin beni tokatlayarak susturmaya çalıştıklarını görmüşler. Üstüne üstün yeni doğmuş bir bebeğim ben.
Geçmişimi hatırlamıyordum ama bana bu olayları anlatan komşularımız vardı.
"Sus, artık sus," diyerek ortalığı yıkıyormuş annem. Salondaki beşiğin içinde, canım çıkasıya kadar ağlıyormuşum. Bezim temizmiş, gazımı çıkartmışlar. Tek eksiğim anne sütü ve uyku. Aç uyumuyormuşum. Annem pencerenin önünde , koltukta oturuyormuş ve dışarıya bakıyormuş. Elinde ise ağabeyimin kazağı varmış. Baktığı ise, ağabeyimin kaza yaptığı araba. Araba bildiğin hurdalık olmuş. Paramparça, her yanı dökük kırık. Ama bizimkiler abimden son kalan diyerek koymuşlar evin önüne. Elindeki kazağı koklar dururmuş. Komşular ise öylece annemi izlermiş. Beni ne kadar susturmaya çalışsalar ise ben inat gibi annemi istermişim.
En sonda dayanamamış annem. Kalkmış ayağa hiddetle. Elindeki kazağı, mücevhermiş gibi koltuğa nazikçe koymuş. Kazağa kıyamazmış ama bana kıyarmış. Gelmiş başıma. Bağırmaya başlamış. "Lanetli bebek, sus," dermiş ve anında tokat atmaya başlarmış. Canım çıkasıya kadar ağlayan ben, evde kıyamet koparmaya başlamışım. Can acısı ile daha fazla haykırmaya başlamışım.
Hazır olda bekleyen komşular, almış hemen annemi tepemden. Başka biri çakmış anneme tokatı. Yere itmiş. Bas bas bağırmaya başlamış. Hiddetli çıkıyormuş sesi. "Kendine gel artık!" dermiş. Sarsarmış annemi. "O da senin çocuğun! Kendine gel!"
Annem yerde gözü yaşlı kendisini yere atan kadına bakmış. "Lanetli o. Oğlumu öldürdü. Gebersin açlıktan." Ölmem için bas bas o da bağırırmış.
Annemi sarsan kadın bir tekme çakmış anneme. "Lanetli değil o bebek," demiş. "Katil değil o bebek," der ve beni korurmuş. Yere eğilmiş ve annemin çenesini sıkmaya başlamış. "Ver sütünü, doyur çocuğunu."
"Kucağıma asla almam. Bağrıma asla basmam." İnat edermiş annem. Her seferinde inadını tutarmış. Annemi sarsan kadın süt sağma makinesini getirmiş. Anneme sormadan açmış göğsünü, tutmuş makineyi göğsünün ucuna. Sütümü çekmiş. Annemi bir çöpmüş gibi yere itelemiş. Sütü hemen biberona koymuş.
Gelmiş kadın hemen yanıma. Kucağına almış, bağırına basmış. Biberona ağzıma koymuş. Aç olan bende, daha fazla direnmeden içmişim. Annem desen öylece yerde bakarmış bize. O kadın, annemin tokat attığı yerleri elinin tersi ile nazikçe severmiş. Acıyı unutmam içinmiş. Ben ise hıçkıra hıçkıra içermişim sütü.
O gün, o kadın hep yanıma gelmiş. Hep beni o doyurmuş. Zorla annemden süt alırmış. Beslemiş beni, büyütmüş. O kadın, İrem teyze idi. İrem teyze; şuan 45 yaşında, kahverengi saçlı, yeşil gözlü, zayıf bir kadındı. Çok iyi ve çok temiz bir kalpli kadındı. Çocuğu olmazdı İrem teyzemin. Kocasıda asla istemezdi. Bana hep çocuğu gibi davrandı. Her gün annem müsaitmi değil mi umursamaz gelirdi yanıma. Bazen de alırmış beni, yanında kalırmışım. Kocası ilk başlarda itiraz etsede, sonra da alışmış bana. Sevmiş beni. Hatta o da çocuğu bildi beni.
Annemden nefret ediyordum. Yanımda olsun istiyordum ama bir yandan da olmasın istiyordum. Arafta kalmıştım. Çıkmaz sokakta yolumu bulmaya çalışıyordum. Seçim, asla yapamıyordum. Bir yanım o senin annen desede bir yanım ise,sana sütünü bile haram kıldı diyordu. Doğruyu söylüyordu. Doğar doğmaz katil yaptığı kızını sütünü dahi vermemişti. Aç bırakmıştı, ağlamama göz yummuştu, beni dövmüştü. Bunların hepsi, ben daha yeni doğan bir bebek olduğum zamanlar yapmıştı. İki üç günlüktüm ya da bir haftalık. Ne fark ederdi ki? Acı yine acıydı. Değişen bir şey yoktu. Ama artık seçim yapmak için çok geçti. Annem bugün ölmüştü.
Toprağın altına gömmüştüm onu bugün. Benim için yaşayan bir ölüydü. Tamamen ölü oldu. Hayatta değildi, bana nefretini kusmuyordu, lanetli bebek demiyordu. Borcunu ödemesini istedim. Benimle güzel bir gün geçirsin istedim. Ama ölürken bile bana nefretini kustu. Ölürken bile: senden nefret ediyorum, diye bas bas bağırdı. Ailesi tarafından sevilmeyen kız olarak kaldım ben hep. Ruhum yanıyordu, canım yanıyordu. Paramparça olmuştum. Bir yanım tamamen eksik kaldı. Annemden nefret ettiğim hâlde ölmesine üzülmüştüm. Üzülmüştüm çünkü benimle güzel bir gün bile geçirmemişti. Koyuyordu ister istemez ama her şey için geçti. Ölürken bile bana nefretini kusan kadından ben bağrına basmasını istedim. Bir gün olsa bile vakit geçirelim dedim. Bir günde olsa annem olsun istedim. Geceleri ağlayarak uyandığım günleri,aç susuz kaldığım günleri, annem ve babam olmasına rağmen ailesiz olduğum günleri, ailemin benden nefret ettiği her bir gün için, bir güzel günde unutmak istedim. Asla bir gün içinde unutamazdım ama yaşadığım annem ile bir günü,o gün için unuturdum. Adam akıllı, normal hayatıma dönerdim. Ama hep imkânsızı istedim. Her zaman olduğu gibi...
Sadece yanımda biri olsun istedim. Bana iyi gelicek olan birini istedim. Hayattan hep çok fazla bir şey istiyordum. Ama istediklerim hep istemem ile kalıyordu. Bir diğeri ise sevdiğim adamın yanımda olması.
Sevgim karşılıksızdı. Beni görmüyordu bile. Normal sıradan biri olarak görüyordu. Belkide daha farklı, bilemezdim. Ama ben öyle görmüyordum. Her acı çektiğim an onu görüyordum karşımda. Ruhuma ilaç gibi geliyordu. Uyuyordum, rüyama giriyordu. İyileştiriyordu beni. Yanımda oluyordu. Destek veriyordu. Arada öpücük bırakıyordu arada saçımı okşuyordu. Ama hiç konuşmuyordu. İlk gördüğüm an kabullendim ben bu karşılıksız sevgiye. Ama kalbime laf geçiremedim. İlla ki Savaş dedi. Savaş, Savaş, Savaş. Başka da bir şey demedi. Sevdiğim adamın adı Savaş'tı.
İlk kez babamın yanında görmüştüm onu. Babamla kavga ediyorlardı. Ne için kavga ettiklerini bilmezdim. Kapıyı kapattığım an göz göze gelişimimizi ve ritim değiştiren kalp atışlarımı unutmazdım. Unutamazdım.
İrem teyzenin evinden ayrılıp, babamın ve annemin olduğu eve geliyorum. Mecburiyetten. Kapının önüne geldiğimde yüksek sesler duyuyorum. Bir yabancı ses ve babamın sesi. Elimdeki anahtar ile içeriye giriyorum. İçeriye girdiğimi fark eden bir tek bana nefret ile bakan annem. O da umursamıyor, endişeli gözler ile babama bakıyor. Kapıyı kapatıyorum ve ardında ise yabancı kişinin bakışlarını üzerimde olduğunu fark ediyorum.
Bir yabancıya bakıyordum. Adını, sanını bilmeden öylece bakıyordum. Kalbimdeki ritimlerin bir anda değiştiğini fark ediyorum. Güm güm, yerinden çıkacak gibi. Yabancı kişi ise beni süzüyor. Süzmesi ile heyecanlanıyorum. Ama fark ettirmiyorum. Heyecanıma ve kalbimin değişen ritmine bir de sövüyorum. Neden olduğunu ise anlamıyorum.
Yabancı beni süzmesi bırakıyor ve sırıtarak babama bakıyor. Kafası ile beni işaret ediyor. "Kızın mı?" diyerek soruyor.
Babam nefretle bana bakıyor ve küfredercesine onaylıyor. "Maalesef evet."
Sonra aklına bir şey gelmiş gibisine gülümsüyor ve oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geliyor. Bana gülen yüzü ile bakıyor. "Kızım," diyor saçımı severek.
Ben tabikide bocalanıyorum. Yüzüme bakmayan adam bir anda saçımı okşayıp, kızım diyordu. Şaşkın ördek bakışlarım ile babama bakıyordum. O sırada annem geldi ve annemde saçımı okşamaya başladı ve yanağıma bir öpücük bıraktı. Yıllardır çok istediğim öpücüğü, şimdi veriyordu bana. Ona baktığımda ise o da bana gülen yüz ile bakıyordu. Benim bakışlar ise aynı.
"Annem, neden geldin sen? " diye sordu annem.
O şaşkınlık ile bende cevap veriyorum. "Bir kaç eşyam kalmış, onu almaya geldim."
Annem tam konuşacak iken yabancı atlıyor hemen söze. "Kızınızı çok seviyorsunuz galiba?"
Babam evet ya da hayır demek yerine sinirli sinirli baktı yabancıya. "Sanane lan!" diyerek kükredi.
Beni korumuştu. Yıllardır bakmadığı, nefretle baktığı, yüzüne dahi bakarken tahammül edemediği kızına şimdi bir yabancının karşısında koruyordu. Üzülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum. Değişik bir olayın içinde buluyorum kendimi.
Yabancı bana göz kırptı. Göz kırpması ile yerimde biraz daha kıpranıyorum. O da bunu görünce biraz daha gülümsüyor. Elini uzatıyor sonra bana. Adını zikretiyor daha sonra,"İsmim Savaş. Peki, senin ismin nedir?"diye soruyor.
Ben tam anında cevap verecek iken babam elini benden uzak tutuyor. "Siktir git bu evden,"diyerek kükremeye devam ediyor.
Adını öğrendiğim Savaş ise bana bakıp yine göz kırpıyor ve kapıya doğru adımlıyor. Tam evden çıkacak iken arkasına bakıyor. Ben zaten dönmüş onun gidişini izliyordum. "Görüşmek üzere, güzel kız," diyerek evden çıkıyor.
O sırada annem ağzını bir ıslak mendil ile silmeye başlıyor. Anneme dönmüş, neden öyle yapıyorsun diyecek iken koluma giren babam tarafından yere iteleniyorum. Yere yapışmam ile karşımda olan anneme ve babama bakıyorum. Her şey bir anda gelişmişti. Babam parmağını kaldırdı ve bana karşı kükremeye devam etti. "Eğer o it Savaş'a bir şey çaktıracak olursan, seni kendi ellerin ile öldürürüm, Melisa. Duydun mu!" diyerek bağırdı.
Bende sadece onaylar şekilde kafa salladım. Annem ve babam ise beni öylece bırakıp evden çıktılar.
O gün salaklığıma karşı çok yandım. Dedim, "Beni sevmeye mi başladılar acaba?" diyerek içimden dedim. Düşünmesi bile içimdeki kuruyan filizleri yeşertmişti. Ama öylece anında kurudu kaldı yine. Savaş'a karşı bir şey çaktırmamak için kullanmışlardı beni. Ama hâlâ anlayamıyordum. Neden çaktırmak istemedi? Kavga ediyordu, ben geldiğim an tükürürcesine, "Maalesef," demişti. Sonrada yalandan sevgi gösterisi. Bir bit yeniği vardı ama asla çözemiyordum.
O günden sonrada Savaş ile çok fazla görüşmüştüm. Dışarıda yalnız dolaşırken, sahilde, kafede otururken... Her yerde karşıma çıkmıştı. Karşıma çıkması ile kalbim daha fazla Savaş dedi. Bende uydum kalbime devam ettim. Savaş'a aşık oldum.
Düşüncelerimi bölen, yanağıma sert bir tokat atılması ve yere düşmem ile olmuştu. Her şey bir anda olmuştu. Dolu gözlerim ile annemin üzerine toprak atılmasını izliyordum. Etrafımdaki olayları fark etmemiştim bile. Az önceki olay gibi. Kafamı kaldırdığımda, babam başımda bağırıyordu bana.
"Senin gibi evladın, Allah bin bir belasını versin. Abini öldürdün, şimdi de anneni öldürdün."
Acıyan kalbim daha fazla acıdı. Küfredercesine söylediği cümleler ateşe sürüklüyor da sürüklüyordu beni. Bu zamana kadar nasıl yanmadığımı, bende bilmiyorum. Ama yanmam yakındaydı.
Bir şey diyemeden öylece babama baktım. Tek bir kelime edemedim. Söyleyecek tek bir kelime bulamadım. Kelimeler boğazımda takılıp kalmıştı. Düğüm olduğu hâlde üst üstüne, sıkı sıkı düğümlendi yine kelimelerim boğazımda. Nefretini biliyordum zaten. Nefretini kusmasına alışmıştım.
O sırada babamı tutan adamlar geriye doğru yalpalandı. Babam dibimde bitti ve beni tekmelemeye başladı. Bu zamana kadar nefretini kusmaktan başka bir şey yapmayan babam, annemin cenazesinde beni dövüyordu. Hemde bir suçum olmadığı hâlde.
Tekmelerin acısı ile inledim. Göz yaşlarım benden bağımsız dökülmeye başladı. Acı ile inliyordum ama babam asla umursamıyordu. "Nefret ediyorum senden, Melisa. Nefret!" diyerek hem bağırıyor hemde vuruyordu babam bana.
İnsanlar, "Dur, etme," deseler bile babam durmak bilmedi. Kollarını tutan insanlardan kolunu sertçe kurtardı. Bana doğru eğildi ve saçımı sertçe tuttu. Ardından ise sürüklemeye başladı.
Sürüklemeye başladı beni yerde. Ayağa kalkmama bile müsade etmedi. Dizlerim yere sürtüyor, derim yırtıldıkça yırtılıyordu. Parçalanmıştı resmen. Şakasız parçalandı. Mezar çıkışına gelince hızlıca yere itti beni. O sırada dizlerim ise kan çanağındaydı. Dizimin acısını hissetmiyordum. Hissettiğim acı, bir kez daha kimsesiz olduğumun yüzüme vurulması.
Yerde kafamı eğmiş, öylece hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Şiddetli hemde. Omuzlarım bile ağlamanın şiddeti ile sarsılıyordu.
"Bir an önce ölde, senin gibi bir kızım olmasın. Öl artık ya, öl!" diyerek bağırdı bana.
Daha sonra yanıma çöktü ve omuzlarımdan tuttuğu gibi sarsmaya başladı. Benim gözlerim kapalı, yere bakıyordu. Babama bakmak istemiyordum. "Öl, kurban olayım öl artık. Daha fazla ölüm getirme bize. Abini öldürdün şimdi de anneni. Öl ki rahat yaşayım artık."
Ellerini yüzüme koydu ve yüzümü avuçladı. Kafamı kaldırdı. Bende babamın ellerini ilk defa yüzümde hissetmem ile gözlerimi açtım. Babam ağlıyordu. Önümde diz çökmüş ağlıyordu. "Yalvarıyorum sana, öl. Öl lütfen öl. Bu hayattan git, diğer hayata geç,"dedi ve elinin birini saçıma götürdü. Okşamaya başladı. " Bak, sana sevgide gösteriyorum,"ardından yanağımı öptü. "İstediğin buydu. Gösterdim sana sevgi. Sende benim istediğimi yap. Öl ve git bu dünyadan. Yalvarıyorum sana öl."
İlk defa babam bana sevgi göstermişti. Yanağımı öpmüştü, saçımı okşamıştı, yüzümü sevmişti. Ama hepside bir istek içindi. Ölmem içindi.
Kenan Soydemir; asla birine yalvarmayacak olan, acımasız, gaddar olan adam ilkini benim ölmem için kullanıyordu. Babam bana yalvarıyordu. Ölmem için yalvarıyordu. Bu dünyadan gitmem için yalvarıyordu. Sesini hep bana nefretini kusmak için kullanan babam, bu sefer ölmem için yalvararak kullanmıştı. Asla önümde diz çökmeyecek olan adam ölmemi istediği için diz çöktü.
Benden bu kadar nefret ediyordu. Beni bu kadar evladı olarak görüyordu. Hatta hiç görmüyordu.
Bana yalvardıkça canım daha da acıyordu. Parçalanan bedenim daha da parçalanıyordu. Bedenin ruhumdan ayrılıyormuş gibi hissettim. Ölmek istedim. Babamın ölmem için yalvarmasıyla ölmek istedim. İlk defa bu kadar pes etmiştim karşısında. Bu kadar yorulduğumu fark ettim.
"Ölürsem mutlu olur musun, baba?" diyerek içimden geldiği gibi konuştum. Sesim ağlamaktan kısık çıkmıştı ama babam duymuştu.
Önümde hâlâ diz çökmekte olan babam anında cevap verdi. "O günü bayram ilân ederim ben."
Tek cümle bitirdi beni. Ruhum daha da paramparça oldu. Denilecek tek bir kelime bile yoktu. Ne söylenirdi ki zaten? Benim öldüğüm gün bayram olucaktı. Benim öldüğüm gün; en sevindiği, en mutlu olduğu gün olucaktı. Babam benim ölmem ile kendine bayram edicekti.
Yüreğimdeki acı kavruluyordu, daha fazla artıyordu. Böyle olmasın. Babam benden bu kadar nefret etmesin artık. Ben bunları hak edecek bir şey yapmadım. Dünyamda acı ile yaşamaktan başka bir şey yapmadım. Sonumuz ne olucaktı bizim? Kötü baba ve kötü çocuk olarak bitsin istemiyordum. Benim suçsuz olduğumu anlasın istiyordum. Yaram kanıyordu, daha fazla tuz basmasın. Kalbimi söküp atmasın. Anlaşmasak, baba kız olmasak bile artık benden bu kadar nefret etmesin. Benim istediğim bunlardı. Ama gerçekleşmesi imkansız...
Etraftaki insanlar babamın sakinliğinden yararlanıp hemen benden uzak tarafa çektiler. Çekseler ne olacak ki? Babam söylediğini söyledikten sonra.
O sırada arkamdan, çökmüş bedenime sarılı kollar hissettim. Hemen o endişe ile arkama baktığımda dumana uğramıştım. Sıcak kollarını saran kişi Savaş'tı. Sevdiğim adamdı. Eli ile belimi okşamaya başladı. Gözlerimizi ayırmıyorduk. "Sakin ol," diyerek fısıldadı.
Tam Savaş'a cevap verecek iken babamın kükremesi ile kelimelerim boğazımda düğümlendi yine. "Savaş, bırak şu lanetli kızı."
Bu sefer Savaş yükselerek araya girdi. "Kes lan artık, lanetli değil o!"
Babam aynı inat devam etti. "Lanet o, lanet. İnşallah sana da bulaştırır o laneti."
Lanetliysem eğer bulaşmasın Savaş'a. Onun ölümünüde görmeye dayanamazdım. İçimdeki ona karşı olan duygularımı bilmiyordu ama ben onun için her şeyi yapardım. Kalbim ilk defa biri için bu kadar inat etmişti. Ve benim bırakmaya, sevgimi azaltmaya niyetim yoktu.
Takıntılı değildim, saplantılı değildim. İçimdeki sevgi saf sevgiydi. Saf sevgim ile seviyordum ben Savaş'ı. Sadece kalbim ilk defa biri için bu kadar inat ederken bırakmaya niyetim yoktu. Sevmesin beni, görmesin. Nefes aldığını bilsem yeterdi bana. Kalbimin katili de olsa bırakmazdım sevmeyi. Ölene kadar severdim onu.
Savaş kollarımın altına elini koydu ve kendisi ayağa kalkarken beni de kaldırdı. Belimden tuttu ve ayakta kalmamı sağladı. Kan çanağına dönen gözlerim ile öylece babama baktım. Kırgın baktım. Kırgınlık gözlerimden okunuyordu. Ama babam bana bu sefer nefretle bakmaya başladı. Az önceki hâlinden eser kalmamıştı. Eski babam geri gelmişti.
"Unutma, Melisa. Sen ölesiye kadar senden nefret edeceğim. Eğer ölmeden önce affedersem seni, bil ki seni sevmeye başlamış olurum. Ama şu da var ki ben sevgimi sana ancak mezar taşında gösteririm. "
Yalvaran gözlerim ile babama baktım. "Yapma," dedim gözlerim ile. Babam ise bu bakışlarımı anladı. Kafasını olumsuzca salladı. "Yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim. Unutma, her şey sen öldüğün an gerçekleşecek."
Derin bir nefes aldı ve son sözlerini nefretle bakan gözleri ile söyledi. "Şimdi, defol git buradan. Annenin cenazesinde olmayı asla hak etmiyorsun."
Babamın sözleri biter bitmez daha fazla ağlamaya başladım. Acıtıyordu dedikleri. Tokattan daha sert çarpıyordu yüzüme. Babamdan dayak yesem bu kadar incilmezdim ama hem annemin cenazesinde dövülerek kovulmam hem de babamın ölmem için yalvarması bana fazlasıyla zarar veriyordu. Benim tek suçum burada, doğmaktı...
Annem benim yanımda olmamıştı hiç bir zaman. Şimdi o toprağa gömülürken yanında olmak istedim ama dayak yiyerek cenazeden kovuldum. Annem yerine babam olsaydı, büyük bir ihtimalle annem de bana aynısını yapardı. Ölesiye nefret ediyorlardı benden.
Belimdeki eller ben buradayım der gibisine hissettirdi kendini. Savaş'a baktığımda gözlerini yumup açtı. Ben ona gidelim der gibi baktım o da beni gözleri ile onayladı. Yönümüzü arabaya doğru çevirdik ve arabaya doğru gitmeye başladık. O sırada babamın sesi ile geri tekrardan babama dönmek zorunda kaldık.
"Melisa, eğer ben önce ölürsem mezarıma gelme. Seni mezar taşımda dahi görmek istemiyorum. Mezar taşımı lanetin ile kirletmeni istemiyorum. Ölürken bile beni rahat bırak."
Bu son damla olmuştu artık benim için. Yığılmam için, bilincimin kapanması için son damla olmuştu. Dizlerimin acısını, kalbimin ve ruhumun acısını unutmak için de bir iki saatlik fırsat olmuştu. Babamın son kırıcı sözleri ile benim gözlerimin kapanması bir oldu. Karanlığa bıraktım bedenimi, ruhumu. Savaş'ın sıcak kollarına bıraktım. Gözlerini bir iki saatlik de olsa derin bir uykuya bıraktım. Keşke sonsuz derin uykum olsaydı...
.
.
.
.
.
Savaş son kez olarak yaralı dizlere pansuman yaparak işini bitirmişti. Yatağının yanında bulunan tekli koltuğa oturdu ve öylece sessiz sedasız yatak kadını izledi. Melisa'yı...
Düşünüyordu. Melisa'nın yaşadıklarını düşünüyordu. Çok acı çekmişti ama asla pes etmemişti. Ama bugün ilk defa pes etmişti. Hemde Savaş'ın kollarında. Babasının bugün dedikleri ile artık Melisa kendini serbest bırakmıştı.
Savaş kollarına yığılan kadın ile ilk önce bocalamıştı ama hemen kucaklamıştı Melisa'nın bedenini. Babası ise alay edercesine bakmıştı Savaş'a. "Bayılmak ile her şeyden kaçabilceğini sanıyorsa çok yanılıyor," demişti.
Savaş ise o sinirle anında cevap vermişti. "Bu saatten sonra bu kıza acı yaşatmana asla izin vermeyeceğim."
Kenan ise aynı ifade ile bakmaya devam etmişti. "Benden koruyacaksın ama en büyük acıyı da sen yaşatacaksın," demesi ile Savaş'ın kaskatı kesilmişti. Hangi konudan bahsettiğini biliyordu. Buradan vuracağını hemde cenazede vuracağını hiç düşünmemişti.
Kenan'a bir şey demeden hemen kucağındaki kız ile arabaya doğru gitmişti. Bir şeyde diyemezdi. Bir şey söylemeye hakkı yoktu. Haklıydı. Arka koltuğa yavaşça yatırmıştı kızı ve sürüce koltuğa oturduğu gibi eve getirmişti.
Odasına getirdiği gibi de pansuman yapmıştı yara alan yerlerine.
Yaşadıkları çok ağırdı. Babası ölmesi için çok yalvarmıştı. Hatta ölsün diye sırf yirmi iki senedir göstermediği sevgiyi yalandan da olsa göstermişti. Savaş uzaktan izliyordu o sıra olanları. Ama kızı o hâlde görünce içi acımıştı. Hemen gidip müdahale etmişti. Üzülmesine dayanamamıştı, kalbinde sızı hissetmişti. Biraz geç kalmıştı ama yine de müdahale etmişti.
Kıza karşı hissettikleri geçmişteki ile aynıydı. Kendisini Melisa'dan uzak tutamıyordu. İçindeki his, Melisa'ya doğru itiyordu. Savaş ise itilen yere doğru gidiyordu. Geçmiş gelemezdi ama hatırlatmak için herşeyi yapardı...
Savaş'ın düşüncelerini bir telefon sesi bozmuştu. Telefonuna baktığında ise babasının sağ kolu yani Mehmet abisi arıyordu. Babası maalesef mafya işleri ile uğraşıyordu. Babası ne kadar kendi tarafına çekmeye çalışsada Savaş'ı, Savaş avukat olmaktan yana kullandı mesleğini. Babasının işine girmek istemedi.
"Alo," diyerek telefonu açmış ve konuşmaya başlamıştı Savaş.
Karşıdan ise anında cevap geldi. "Savaş, babandan sana bir mesaj var."
Savaş hangi mesajdan bahsettiğini anlamıştı. Babası hapishanedeydi ve babasının isteğini yapmadığı için babası her arayışında darlıyordu. Bıkmış sesi ile, "Bağla," dedi.
Kendisi her ne kadar hapishanede olsa da iletşimde asla sıkıntı çekmiyordu. Mehmet abisi arıyordu ve Savaş'ın açması ile Savaş'ın babasına yani Tuncay beye bağlıyorlardı.
Savaş yataktaki Melisa'ya bakarak babasının bağlanmasını bekledi. O sırada ise babasının soğuk sesi duyuldu. "Oğul," dedi soğuk ve sakin sesi ile.
Savaş ise bekletmeden cevap verdi. Zira babası bekletilmeyi sevmezdi. "Efendim."
Derin bir nefes alışını duydu Savaş babasının. "Gelişmeler ne?"diyerek ses tonunu bozmadan sordu.
Her aradığında sadece gelişmeye ve gelişmeye bağlı konuşmalar yapardı. Oğlunu sever sayardı ama sevgisini göstermezdi. Tüm kötülüklerden korurdu ama asla belli etmezdi. Babası Tuncay Gencer; asla sevgisini belli etmeyen, soğuk, gaddar, acımasız bir adamdı. Oğlunun nasıl bir durumda olduğunu bildiğinden dolayı asla aradığı anda nasıl hâldesin diye sormazdı.
Savaş ise babasının aksine derin bir nefes verdi. "Çalışıyorum hâlâ."
Babası bir anda kükremeye başladı. "Lan, her aradığımda aynı bok. Çalışmak ile olmaz bu iş. Bilmiyor musun?"
Savaş babasının bu ani çıkışına ve kükremesine alışık olduğu için irkilmedi. Gözleri, yatağında yattığı Melisa'ya bakarak babasına cevap veriyordu sadece.
"Biliyorum. Ama deniyorum, yapmaya deniyorum."
Babası biraz duraksadı ve sakin tutmaya çalıştığı sesi ile konuşmasına devam etti. "O denemeler sonuçlansa daha iyi olur, oğul."
Babası görmese bile onaylar şekilde kafasını salladı Savaş. "Tamam, baba," demek ile yetindi.
Tam kapatacağı anda babası bir anda konuştu ve Savaş yine dikkatle dinledi babasını. "Oğul, seni sevdiğimi unutma. Evet, ben sevgimi asla göstermem ama seni de sevmiyorum sanma. Sen benim kanım, canımsın. Annenden kalan son emanet. Sana güveniyorum," dedi ve Savaş'ın konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattı.
Savaş ise babasının dediklerinde takıldı kaldı. Babası 26 yaşına kadar -sadece annesi ile yaşadığı yaşlar hariç- sevgisini dile getirmemişti. Şimdi durduk yere getirmesi onu ister istemez şaşırtmıştı.
Derin bir nefes aldı ve kafasını geriye attı. Arafta kalıyordu. Çıkmaz sokakta yolunu bulmaya çalışıyordu. Kafası ise çorba olmuştu. Karışıyor da karışıyor.
"Anne," diyerek ağlayan kızın sesini duydu Savaş. Kafasını kaldırdığında ağlayarak sayıklayan kızı görmüştü. Kız kafasını sağa sola sallayarak ağlıyordu. Ve fazlasıyla terlemişti.
Hemen ayağa kalktı ve kızın baş ucuna oturdu. Alnında boncuk boncuk terler vardı. Terine yapışmış olan saçlarını şefkatle geriye doğru çekti Savaş ardından ise saçlarını okşayarak seslenmeye başladı. "Melisa."
Melisa onu duymuyor gibiydi. "Anne, anne," diyerek ağlıyordu. Uyanmaması ile Savaş biraz sarsmayı başladı. "Melisa, uyan."
Melisa bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Savaş ise ister istemez korkmuştu. Uyanmıyordu. Sarsıyor, sesleniyor ama Melisa uyanmak yerine daha kötü oluyordu.
En son olarak ise Savaş, hemen yanına kıvrıldı ve göğüsüne çekti Melisa'yı. Bunu neden yaptığını biliyordu ve gördüğü üzere Melisa sakinleşmişti. Melisa güven veren sıcak kollar istiyordu. Melisa geçmişteki Melisa işe aynıydı. Değişmemişti. Sevdiği adam konusunda hâlâ aynıydı. Melisa güvende olmak istiyordu. Savaş'ın kollarında güvende olduğunu hissetti ve hıçkırıkları iç çekişlere dönmüştü.
Savaş ise öylece bakıyordu Melisa'ya. Sonra aklına geçmiş geliyordu. Hemen kafasındaki düşünceleri siliyordu. Şuan sadece arkadaşıydı. Arkadaşının yanında duruyordu. Daha fazlası olacak mı? Bilemezdi. Ama hiç bir şeyi geçmişte bırakmamıştı. Sadece bildiği tek şey: artık Melisa'nın yanında olacak olmasıydı. Biraz geç kalmıştı ama her şeyi kötü olmadan toparlayacaktı.
Yüzündeki saçlarını yavaş yavaş çekti Savaş. Yasemin kokusunu hissedince iç çekmekten durduramadı kendisini. Ağzından ise kelimeler öylece süzüldü. "Hâlâ aynısın be, güzel kız."
Melisa için zor günler bekliyordu. Bu yaşına kadar acı çeken Melisa, daha fazla acı görücekti Savaş ile. Savaş bunun farkındaydı ama her şey için çok geçti.
Savaş Melisa'yı izlerken güzelliği geldi göz önüne. Formundan asla düşmemişti. Hâlâ aynı Melisa. Güzel kız olduğunu kesinlikle kabul ediyordu.
İnce, fit vücudu ile kesinlikle ben burdayım diyordu. Boyu kısa olmasına rağmen vücudu kesinlikle bunu diyordu. 1.65 boyuna sahipti Melisa. Kumral ve dalgalı saçları kıza ayrı bir hava katıyordu. Hele gözleri. Gözleri gerçekten de çok güzeldi. Kehribar gözleri, uzun doğal kirpikleri ile dikkat çekiyordu. Kirpikleri, takma kirpikleri farksızdı.Sevdiğini kaybetmek kadar berbat bir durum yoktu bu dünyada. Acımasız hayatın kanunlarından biriydi sevdiklerini kaybetmek. "Kaybedeceksin. Hayatında birini illa ki kaybedeceksin," diyordu hayat. Acımasızdı. Acıması asla yoktu. "Ben böyleyim," diyordu. "Alışmanız lazım," diyordu. Ama bizler asla alışmak istemiyorduk. Hayatın böyle olmasına, tahammül edemiyorduk. Zordu. Fazlasıyla zordu. Hayatın kanunlarını çekmek, zordu. Acı çekmek zordu. Hiç bir şey yaşamamış gibi yaşamak zordu. Sevdiğini kaybet zordu. Daha niceleri zordu... Hayat zordu.
Sevdiği insanı toprağın altına koymakta zordu. Ölü insan toprağın altında nefes almıyordu ama nefes alamaz toprağın altında diyerek ağlıyorduk. Ölüydü ama toprağın altında yaşayamaz diyerek feryat ediyorduk. Feryadımız, ağlamamız boşaydı. Çok iyi biliyorduk. Ama hayatın şart olarak koyduğu alışmayı uygulamak istemiyorduk. Sevdiğimiz yaşasın, hayatta olsun, yanımızda olsun istiyorduk. Bizden çok uzak, toprağın altında olmasın istiyorduk. Bence de fazla bir şey istemiyorduk.
Haykırmak istiyorduk, neden yaptın demek istiyorduk. Ama aynı cevabı almaktan da korkuyorduk. "Hayatın kanunu bu." Hazır cevap buydu. Hazır lafları buydu. Başka hiç bir şey değildi. Bizde biliyorduk hayatın kanunu olduğunu. Biliyorduk, illa ki bir gün bizden gideceklerini. Ama o kadar güzel günlerimiz varken, yaşayamadığımız günleri yaşamak varken gitmesi koyuyordu. Annemin bana güzel günlerimi yaşatmadan gitmesi koyuyordu.
Annem...
Annem bana bu dünyada güzel günlere borçluydu. Bir aile borçluydu bana. Yaşayan bir ölü yapmıştı beni. Babam ile beni yaşarken öldürdüler. Hayat bana acımazken, ailem bana acısın dedim. Olmadı. Kendi öz evlatlarına asla acımadılar. Tek acıdıkları evlatları vardı, o da ağabeyimdi. Ağabeyim hayattan gidince ailem bana küstüler. Ağabeyim benim doğumun ile gitti bu dünyadan. Benim doğduğumu öğrenir babam ile hastaneye gelmek istemiş, ama sonu geldi. Babam ile gelirken trafik kazası geçirmişler, frenler tutmamış ve kaza gelmiş. Babam sağ kurtulmuş ama abim ölmüş. Abim ile aramızda sekiz yaş varmış. Ben daha yeni doğmuşum ama doğar doğmaz da katil oldum. Benim doğumun ölüm getirdi. Lanet getirdim, acı getirdim, mutsuzluk getirdim. Aileme uğursuzluk getirdim.
Daha iki üç günlük bebeğim, annem bana sütünü vermedi diye canım çıkasıya kadar ağlıyorum. Komşular geliyor, zorla sütünü veriyor bana. Sütünü bile bana haram kılmış. Komşular yetişirmiş hep imdadıma. Onlar büyüttü sayılır beni. Ben beşiğin içinde canım çıkasıya kadar ağlarken asla annem umursamazdı. Üstüne üstün ağlayarak,bağırarak beni susturmaya kalkarmış. Bende bebeklik hâlim ile daha fazla ağlarmışım. "Sus," dermiş bana. "Lanetli bebek, sus," dermiş. Komşular sustururmuş beni. Annemin gazabından onlar korurmuş beni. Daha yeni doğmuş olduğum hâlde beni dövmeye kalktığını söylediler. Bir kez geldiklerinde, annemin beni tokatlayarak susturmaya çalıştıklarını görmüşler. Üstüne üstün yeni doğmuş bir bebeğim ben.
Geçmişimi hatırlamıyordum ama bana bu olayları anlatan komşularımız vardı.
"Sus, artık sus," diyerek ortalığı yıkıyormuş annem. Salondaki beşiğin içinde, canım çıkasıya kadar ağlıyormuşum. Bezim temizmiş, gazımı çıkartmışlar. Tek eksiğim anne sütü ve uyku. Aç uyumuyormuşum. Annem pencerenin önünde , koltukta oturuyormuş ve dışarıya bakıyormuş. Elinde ise ağabeyimin kazağı varmış. Baktığı ise, ağabeyimin kaza yaptığı araba. Araba bildiğin hurdalık olmuş. Paramparça, her yanı dökük kırık. Ama bizimkiler abimden son kalan diyerek koymuşlar evin önüne. Elindeki kazağı koklar dururmuş. Komşular ise öylece annemi izlermiş. Beni ne kadar susturmaya çalışsalar ise ben inat gibi annemi istermişim.
En sonda dayanamamış annem. Kalkmış ayağa hiddetle. Elindeki kazağı, mücevhermiş gibi koltuğa nazikçe koymuş. Kazağa kıyamazmış ama bana kıyarmış. Gelmiş başıma. Bağırmaya başlamış. "Lanetli bebek, sus," dermiş ve anında tokat atmaya başlarmış. Canım çıkasıya kadar ağlayan ben, evde kıyamet koparmaya başlamışım. Can acısı ile daha fazla haykırmaya başlamışım.
Hazır olda bekleyen komşular, almış hemen annemi tepemden. Başka biri çakmış anneme tokatı. Yere itmiş. Bas bas bağırmaya başlamış. Hiddetli çıkıyormuş sesi. "Kendine gel artık!" dermiş. Sarsarmış annemi. "O da senin çocuğun! Kendine gel!"
Annem yerde gözü yaşlı kendisini yere atan kadına bakmış. "Lanetli o. Oğlumu öldürdü. Gebersin açlıktan." Ölmem için bas bas o da bağırırmış.
Annemi sarsan kadın bir tekme çakmış anneme. "Lanetli değil o bebek," demiş. "Katil değil o bebek," der ve beni korurmuş. Yere eğilmiş ve annemin çenesini sıkmaya başlamış. "Ver sütünü, doyur çocuğunu."
"Kucağıma asla almam. Bağrıma asla basmam." İnat edermiş annem. Her seferinde inadını tutarmış. Annemi sarsan kadın süt sağma makinesini getirmiş. Anneme sormadan açmış göğsünü, tutmuş makineyi göğsünün ucuna. Sütümü çekmiş. Annemi bir çöpmüş gibi yere itelemiş. Sütü hemen biberona koymuş.
Gelmiş kadın hemen yanıma. Kucağına almış, bağırına basmış. Biberona ağzıma koymuş. Aç olan bende, daha fazla direnmeden içmişim. Annem desen öylece yerde bakarmış bize. O kadın, annemin tokat attığı yerleri elinin tersi ile nazikçe severmiş. Acıyı unutmam içinmiş. Ben ise hıçkıra hıçkıra içermişim sütü.
O gün, o kadın hep yanıma gelmiş. Hep beni o doyurmuş. Zorla annemden süt alırmış. Beslemiş beni, büyütmüş. O kadın, İrem teyze idi. İrem teyze; şuan 45 yaşında, kahverengi saçlı, yeşil gözlü, zayıf bir kadındı. Çok iyi ve çok temiz bir kalpli kadındı. Çocuğu olmazdı İrem teyzemin. Kocasıda asla istemezdi. Bana hep çocuğu gibi davrandı. Her gün annem müsaitmi değil mi umursamaz gelirdi yanıma. Bazen de alırmış beni, yanında kalırmışım. Kocası ilk başlarda itiraz etsede, sonra da alışmış bana. Sevmiş beni. Hatta o da çocuğu bildi beni.
Annemden nefret ediyordum. Yanımda olsun istiyordum ama bir yandan da olmasın istiyordum. Arafta kalmıştım. Çıkmaz sokakta yolumu bulmaya çalışıyordum. Seçim, asla yapamıyordum. Bir yanım o senin annen desede bir yanım ise,sana sütünü bile haram kıldı diyordu. Doğruyu söylüyordu. Doğar doğmaz katil yaptığı kızını sütünü dahi vermemişti. Aç bırakmıştı, ağlamama göz yummuştu, beni dövmüştü. Bunların hepsi, ben daha yeni doğan bir bebek olduğum zamanlar yapmıştı. İki üç günlüktüm ya da bir haftalık. Ne fark ederdi ki? Acı yine acıydı. Değişen bir şey yoktu. Ama artık seçim yapmak için çok geçti. Annem bugün ölmüştü.
Toprağın altına gömmüştüm onu bugün. Benim için yaşayan bir ölüydü. Tamamen ölü oldu. Hayatta değildi, bana nefretini kusmuyordu, lanetli bebek demiyordu. Borcunu ödemesini istedim. Benimle güzel bir gün geçirsin istedim. Ama ölürken bile bana nefretini kustu. Ölürken bile: senden nefret ediyorum, diye bas bas bağırdı. Ailesi tarafından sevilmeyen kız olarak kaldım ben hep. Ruhum yanıyordu, canım yanıyordu. Paramparça olmuştum. Bir yanım tamamen eksik kaldı. Annemden nefret ettiğim hâlde ölmesine üzülmüştüm. Üzülmüştüm çünkü benimle güzel bir gün bile geçirmemişti. Koyuyordu ister istemez ama her şey için geçti. Ölürken bile bana nefretini kusan kadından ben bağrına basmasını istedim. Bir gün olsa bile vakit geçirelim dedim. Bir günde olsa annem olsun istedim. Geceleri ağlayarak uyandığım günleri,aç susuz kaldığım günleri, annem ve babam olmasına rağmen ailesiz olduğum günleri, ailemin benden nefret ettiği her bir gün için, bir güzel günde unutmak istedim. Asla bir gün içinde unutamazdım ama yaşadığım annem ile bir günü,o gün için unuturdum. Adam akıllı, normal hayatıma dönerdim. Ama hep imkânsızı istedim. Her zaman olduğu gibi...
Sadece yanımda biri olsun istedim. Bana iyi gelicek olan birini istedim. Hayattan hep çok fazla bir şey istiyordum. Ama istediklerim hep istemem ile kalıyordu. Bir diğeri ise sevdiğim adamın yanımda olması.
Sevgim karşılıksızdı. Beni görmüyordu bile. Normal sıradan biri olarak görüyordu. Belkide daha farklı, bilemezdim. Ama ben öyle görmüyordum. Her acı çektiğim an onu görüyordum karşımda. Ruhuma ilaç gibi geliyordu. Uyuyordum, rüyama giriyordu. İyileştiriyordu beni. Yanımda oluyordu. Destek veriyordu. Arada öpücük bırakıyordu arada saçımı okşuyordu. Ama hiç konuşmuyordu. İlk gördüğüm an kabullendim ben bu karşılıksız sevgiye. Ama kalbime laf geçiremedim. İlla ki Savaş dedi. Savaş, Savaş, Savaş. Başka da bir şey demedi. Sevdiğim adamın adı Savaş'tı.
İlk kez babamın yanında görmüştüm onu. Babamla kavga ediyorlardı. Ne için kavga ettiklerini bilmezdim. Kapıyı kapattığım an göz göze gelişimimizi ve ritim değiştiren kalp atışlarımı unutmazdım. Unutamazdım.
İrem teyzenin evinden ayrılıp, babamın ve annemin olduğu eve geliyorum. Mecburiyetten. Kapının önüne geldiğimde yüksek sesler duyuyorum. Bir yabancı ses ve babamın sesi. Elimdeki anahtar ile içeriye giriyorum. İçeriye girdiğimi fark eden bir tek bana nefret ile bakan annem. O da umursamıyor, endişeli gözler ile babama bakıyor. Kapıyı kapatıyorum ve ardında ise yabancı kişinin bakışlarını üzerimde olduğunu fark ediyorum.
Bir yabancıya bakıyordum. Adını, sanını bilmeden öylece bakıyordum. Kalbimdeki ritimlerin bir anda değiştiğini fark ediyorum. Güm güm, yerinden çıkacak gibi. Yabancı kişi ise beni süzüyor. Süzmesi ile heyecanlanıyorum. Ama fark ettirmiyorum. Heyecanıma ve kalbimin değişen ritmine bir de sövüyorum. Neden olduğunu ise anlamıyorum.
Yabancı beni süzmesi bırakıyor ve sırıtarak babama bakıyor. Kafası ile beni işaret ediyor. "Kızın mı?" diyerek soruyor.
Babam nefretle bana bakıyor ve küfredercesine onaylıyor. "Maalesef evet."
Sonra aklına bir şey gelmiş gibisine gülümsüyor ve oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geliyor. Bana gülen yüzü ile bakıyor. "Kızım," diyor saçımı severek.
Ben tabikide bocalanıyorum. Yüzüme bakmayan adam bir anda saçımı okşayıp, kızım diyordu. Şaşkın ördek bakışlarım ile babama bakıyordum. O sırada annem geldi ve annemde saçımı okşamaya başladı ve yanağıma bir öpücük bıraktı. Yıllardır çok istediğim öpücüğü, şimdi veriyordu bana. Ona baktığımda ise o da bana gülen yüz ile bakıyordu. Benim bakışlar ise aynı.
"Annem, neden geldin sen? " diye sordu annem.
O şaşkınlık ile bende cevap veriyorum. "Bir kaç eşyam kalmış, onu almaya geldim."
Annem tam konuşacak iken yabancı atlıyor hemen söze. "Kızınızı çok seviyorsunuz galiba?"
Babam evet ya da hayır demek yerine sinirli sinirli baktı yabancıya. "Sanane lan!" diyerek kükredi.
Beni korumuştu. Yıllardır bakmadığı, nefretle baktığı, yüzüne dahi bakarken tahammül edemediği kızına şimdi bir yabancının karşısında koruyordu. Üzülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum. Değişik bir olayın içinde buluyorum kendimi.
Yabancı bana göz kırptı. Göz kırpması ile yerimde biraz daha kıpranıyorum. O da bunu görünce biraz daha gülümsüyor. Elini uzatıyor sonra bana. Adını zikretiyor daha sonra,"İsmim Savaş. Peki, senin ismin nedir?"diye soruyor.
Ben tam anında cevap verecek iken babam elini benden uzak tutuyor. "Siktir git bu evden,"diyerek kükremeye devam ediyor.
Adını öğrendiğim Savaş ise bana bakıp yine göz kırpıyor ve kapıya doğru adımlıyor. Tam evden çıkacak iken arkasına bakıyor. Ben zaten dönmüş onun gidişini izliyordum. "Görüşmek üzere, güzel kız," diyerek evden çıkıyor.
O sırada annem ağzını bir ıslak mendil ile silmeye başlıyor. Anneme dönmüş, neden öyle yapıyorsun diyecek iken koluma giren babam tarafından yere iteleniyorum. Yere yapışmam ile karşımda olan anneme ve babama bakıyorum. Her şey bir anda gelişmişti. Babam parmağını kaldırdı ve bana karşı kükremeye devam etti. "Eğer o it Savaş'a bir şey çaktıracak olursan, seni kendi ellerin ile öldürürüm, Melisa. Duydun mu!" diyerek bağırdı.
Bende sadece onaylar şekilde kafa salladım. Annem ve babam ise beni öylece bırakıp evden çıktılar.
O gün salaklığıma karşı çok yandım. Dedim, "Beni sevmeye mi başladılar acaba?" diyerek içimden dedim. Düşünmesi bile içimdeki kuruyan filizleri yeşertmişti. Ama öylece anında kurudu kaldı yine. Savaş'a karşı bir şey çaktırmamak için kullanmışlardı beni. Ama hâlâ anlayamıyordum. Neden çaktırmak istemedi? Kavga ediyordu, ben geldiğim an tükürürcesine, "Maalesef," demişti. Sonrada yalandan sevgi gösterisi. Bir bit yeniği vardı ama asla çözemiyordum.
O günden sonrada Savaş ile çok fazla görüşmüştüm. Dışarıda yalnız dolaşırken, sahilde, kafede otururken... Her yerde karşıma çıkmıştı. Karşıma çıkması ile kalbim daha fazla Savaş dedi. Bende uydum kalbime devam ettim. Savaş'a aşık oldum.
Düşüncelerimi bölen, yanağıma sert bir tokat atılması ve yere düşmem ile olmuştu. Her şey bir anda olmuştu. Dolu gözlerim ile annemin üzerine toprak atılmasını izliyordum. Etrafımdaki olayları fark etmemiştim bile. Az önceki olay gibi. Kafamı kaldırdığımda, babam başımda bağırıyordu bana.
"Senin gibi evladın, Allah bin bir belasını versin. Abini öldürdün, şimdi de anneni öldürdün."
Acıyan kalbim daha fazla acıdı. Küfredercesine söylediği cümleler ateşe sürüklüyor da sürüklüyordu beni. Bu zamana kadar nasıl yanmadığımı, bende bilmiyorum. Ama yanmam yakındaydı.
Bir şey diyemeden öylece babama baktım. Tek bir kelime edemedim. Söyleyecek tek bir kelime bulamadım. Kelimeler boğazımda takılıp kalmıştı. Düğüm olduğu hâlde üst üstüne, sıkı sıkı düğümlendi yine kelimelerim boğazımda. Nefretini biliyordum zaten. Nefretini kusmasına alışmıştım.
O sırada babamı tutan adamlar geriye doğru yalpalandı. Babam dibimde bitti ve beni tekmelemeye başladı. Bu zamana kadar nefretini kusmaktan başka bir şey yapmayan babam, annemin cenazesinde beni dövüyordu. Hemde bir suçum olmadığı hâlde.
Tekmelerin acısı ile inledim. Göz yaşlarım benden bağımsız dökülmeye başladı. Acı ile inliyordum ama babam asla umursamıyordu. "Nefret ediyorum senden, Melisa. Nefret!" diyerek hem bağırıyor hemde vuruyordu babam bana.
İnsanlar, "Dur, etme," deseler bile babam durmak bilmedi. Kollarını tutan insanlardan kolunu sertçe kurtardı. Bana doğru eğildi ve saçımı sertçe tuttu. Ardından ise sürüklemeye başladı.
Sürüklemeye başladı beni yerde. Ayağa kalkmama bile müsade etmedi. Dizlerim yere sürtüyor, derim yırtıldıkça yırtılıyordu. Parçalanmıştı resmen. Şakasız parçalandı. Mezar çıkışına gelince hızlıca yere itti beni. O sırada dizlerim ise kan çanağındaydı. Dizimin acısını hissetmiyordum. Hissettiğim acı, bir kez daha kimsesiz olduğumun yüzüme vurulması.
Yerde kafamı eğmiş, öylece hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Şiddetli hemde. Omuzlarım bile ağlamanın şiddeti ile sarsılıyordu.
"Bir an önce ölde, senin gibi bir kızım olmasın. Öl artık ya, öl!" diyerek bağırdı bana.
Daha sonra yanıma çöktü ve omuzlarımdan tuttuğu gibi sarsmaya başladı. Benim gözlerim kapalı, yere bakıyordu. Babama bakmak istemiyordum. "Öl, kurban olayım öl artık. Daha fazla ölüm getirme bize. Abini öldürdün şimdi de anneni. Öl ki rahat yaşayım artık."
Ellerini yüzüme koydu ve yüzümü avuçladı. Kafamı kaldırdı. Bende babamın ellerini ilk defa yüzümde hissetmem ile gözlerimi açtım. Babam ağlıyordu. Önümde diz çökmüş ağlıyordu. "Yalvarıyorum sana, öl. Öl lütfen öl. Bu hayattan git, diğer hayata geç,"dedi ve elinin birini saçıma götürdü. Okşamaya başladı. " Bak, sana sevgide gösteriyorum,"ardından yanağımı öptü. "İstediğin buydu. Gösterdim sana sevgi. Sende benim istediğimi yap. Öl ve git bu dünyadan. Yalvarıyorum sana öl."
İlk defa babam bana sevgi göstermişti. Yanağımı öpmüştü, saçımı okşamıştı, yüzümü sevmişti. Ama hepside bir istek içindi. Ölmem içindi.
Kenan Soydemir; asla birine yalvarmayacak olan, acımasız, gaddar olan adam ilkini benim ölmem için kullanıyordu. Babam bana yalvarıyordu. Ölmem için yalvarıyordu. Bu dünyadan gitmem için yalvarıyordu. Sesini hep bana nefretini kusmak için kullanan babam, bu sefer ölmem için yalvararak kullanmıştı. Asla önümde diz çökmeyecek olan adam ölmemi istediği için diz çöktü.
Benden bu kadar nefret ediyordu. Beni bu kadar evladı olarak görüyordu. Hatta hiç görmüyordu.
Bana yalvardıkça canım daha da acıyordu. Parçalanan bedenim daha da parçalanıyordu. Bedenin ruhumdan ayrılıyormuş gibi hissettim. Ölmek istedim. Babamın ölmem için yalvarmasıyla ölmek istedim. İlk defa bu kadar pes etmiştim karşısında. Bu kadar yorulduğumu fark ettim.
"Ölürsem mutlu olur musun, baba?" diyerek içimden geldiği gibi konuştum. Sesim ağlamaktan kısık çıkmıştı ama babam duymuştu.
Önümde hâlâ diz çökmekte olan babam anında cevap verdi. "O günü bayram ilân ederim ben."
Tek cümle bitirdi beni. Ruhum daha da paramparça oldu. Denilecek tek bir kelime bile yoktu. Ne söylenirdi ki zaten? Benim öldüğüm gün bayram olucaktı. Benim öldüğüm gün; en sevindiği, en mutlu olduğu gün olucaktı. Babam benim ölmem ile kendine bayram edicekti.
Yüreğimdeki acı kavruluyordu, daha fazla artıyordu. Böyle olmasın. Babam benden bu kadar nefret etmesin artık. Ben bunları hak edecek bir şey yapmadım. Dünyamda acı ile yaşamaktan başka bir şey yapmadım. Sonumuz ne olucaktı bizim? Kötü baba ve kötü çocuk olarak bitsin istemiyordum. Benim suçsuz olduğumu anlasın istiyordum. Yaram kanıyordu, daha fazla tuz basmasın. Kalbimi söküp atmasın. Anlaşmasak, baba kız olmasak bile artık benden bu kadar nefret etmesin. Benim istediğim bunlardı. Ama gerçekleşmesi imkansız...
Etraftaki insanlar babamın sakinliğinden yararlanıp hemen benden uzak tarafa çektiler. Çekseler ne olacak ki? Babam söylediğini söyledikten sonra.
O sırada arkamdan, çökmüş bedenime sarılı kollar hissettim. Hemen o endişe ile arkama baktığımda dumana uğramıştım. Sıcak kollarını saran kişi Savaş'tı. Sevdiğim adamdı. Eli ile belimi okşamaya başladı. Gözlerimizi ayırmıyorduk. "Sakin ol," diyerek fısıldadı.
Tam Savaş'a cevap verecek iken babamın kükremesi ile kelimelerim boğazımda düğümlendi yine. "Savaş, bırak şu lanetli kızı."
Bu sefer Savaş yükselerek araya girdi. "Kes lan artık, lanetli değil o!"
Babam aynı inat devam etti. "Lanet o, lanet. İnşallah sana da bulaştırır o laneti."
Lanetliysem eğer bulaşmasın Savaş'a. Onun ölümünüde görmeye dayanamazdım. İçimdeki ona karşı olan duygularımı bilmiyordu ama ben onun için her şeyi yapardım. Kalbim ilk defa biri için bu kadar inat etmişti. Ve benim bırakmaya, sevgimi azaltmaya niyetim yoktu.
Takıntılı değildim, saplantılı değildim. İçimdeki sevgi saf sevgiydi. Saf sevgim ile seviyordum ben Savaş'ı. Sadece kalbim ilk defa biri için bu kadar inat ederken bırakmaya niyetim yoktu. Sevmesin beni, görmesin. Nefes aldığını bilsem yeterdi bana. Kalbimin katili de olsa bırakmazdım sevmeyi. Ölene kadar severdim onu.
Savaş kollarımın altına elini koydu ve kendisi ayağa kalkarken beni de kaldırdı. Belimden tuttu ve ayakta kalmamı sağladı. Kan çanağına dönen gözlerim ile öylece babama baktım. Kırgın baktım. Kırgınlık gözlerimden okunuyordu. Ama babam bana bu sefer nefretle bakmaya başladı. Az önceki hâlinden eser kalmamıştı. Eski babam geri gelmişti.
"Unutma, Melisa. Sen ölesiye kadar senden nefret edeceğim. Eğer ölmeden önce affedersem seni, bil ki seni sevmeye başlamış olurum. Ama şu da var ki ben sevgimi sana ancak mezar taşında gösteririm. "
Yalvaran gözlerim ile babama baktım. "Yapma," dedim gözlerim ile. Babam ise bu bakışlarımı anladı. Kafasını olumsuzca salladı. "Yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim. Unutma, her şey sen öldüğün an gerçekleşecek."
Derin bir nefes aldı ve son sözlerini nefretle bakan gözleri ile söyledi. "Şimdi, defol git buradan. Annenin cenazesinde olmayı asla hak etmiyorsun."
Babamın sözleri biter bitmez daha fazla ağlamaya başladım. Acıtıyordu dedikleri. Tokattan daha sert çarpıyordu yüzüme. Babamdan dayak yesem bu kadar incilmezdim ama hem annemin cenazesinde dövülerek kovulmam hem de babamın ölmem için yalvarması bana fazlasıyla zarar veriyordu. Benim tek suçum burada, doğmaktı...
Annem benim yanımda olmamıştı hiç bir zaman. Şimdi o toprağa gömülürken yanında olmak istedim ama dayak yiyerek cenazeden kovuldum. Annem yerine babam olsaydı, büyük bir ihtimalle annem de bana aynısını yapardı. Ölesiye nefret ediyorlardı benden.
Belimdeki eller ben buradayım der gibisine hissettirdi kendini. Savaş'a baktığımda gözlerini yumup açtı. Ben ona gidelim der gibi baktım o da beni gözleri ile onayladı. Yönümüzü arabaya doğru çevirdik ve arabaya doğru gitmeye başladık. O sırada babamın sesi ile geri tekrardan babama dönmek zorunda kaldık.
"Melisa, eğer ben önce ölürsem mezarıma gelme. Seni mezar taşımda dahi görmek istemiyorum. Mezar taşımı lanetin ile kirletmeni istemiyorum. Ölürken bile beni rahat bırak."
Bu son damla olmuştu artık benim için. Yığılmam için, bilincimin kapanması için son damla olmuştu. Dizlerimin acısını, kalbimin ve ruhumun acısını unutmak için de bir iki saatlik fırsat olmuştu. Babamın son kırıcı sözleri ile benim gözlerimin kapanması bir oldu. Karanlığa bıraktım bedenimi, ruhumu. Savaş'ın sıcak kollarına bıraktım. Gözlerini bir iki saatlik de olsa derin bir uykuya bıraktım. Keşke sonsuz derin uykum olsaydı...
.
.
.
.
.
Savaş son kez olarak yaralı dizlere pansuman yaparak işini bitirmişti. Yatağının yanında bulunan tekli koltuğa oturdu ve öylece sessiz sedasız yatak kadını izledi. Melisa'yı...
Düşünüyordu. Melisa'nın yaşadıklarını düşünüyordu. Çok acı çekmişti ama asla pes etmemişti. Ama bugün ilk defa pes etmişti. Hemde Savaş'ın kollarında. Babasının bugün dedikleri ile artık Melisa kendini serbest bırakmıştı.
Savaş kollarına yığılan kadın ile ilk önce bocalamıştı ama hemen kucaklamıştı Melisa'nın bedenini. Babası ise alay edercesine bakmıştı Savaş'a. "Bayılmak ile her şeyden kaçabilceğini sanıyorsa çok yanılıyor," demişti.
Savaş ise o sinirle anında cevap vermişti. "Bu saatten sonra bu kıza acı yaşatmana asla izin vermeyeceğim."
Kenan ise aynı ifade ile bakmaya devam etmişti. "Benden koruyacaksın ama en büyük acıyı da sen yaşatacaksın," demesi ile Savaş'ın kaskatı kesilmişti. Hangi konudan bahsettiğini biliyordu. Buradan vuracağını hemde cenazede vuracağını hiç düşünmemişti.
Kenan'a bir şey demeden hemen kucağındaki kız ile arabaya doğru gitmişti. Bir şeyde diyemezdi. Bir şey söylemeye hakkı yoktu. Haklıydı. Arka koltuğa yavaşça yatırmıştı kızı ve sürüce koltuğa oturduğu gibi eve getirmişti.
Odasına getirdiği gibi de pansuman yapmıştı yara alan yerlerine.
Yaşadıkları çok ağırdı. Babası ölmesi için çok yalvarmıştı. Hatta ölsün diye sırf yirmi iki senedir göstermediği sevgiyi yalandan da olsa göstermişti. Savaş uzaktan izliyordu o sıra olanları. Ama kızı o hâlde görünce içi acımıştı. Hemen gidip müdahale etmişti. Üzülmesine dayanamamıştı, kalbinde sızı hissetmişti. Biraz geç kalmıştı ama yine de müdahale etmişti.
Kıza karşı hissettikleri geçmişteki ile aynıydı. Kendisini Melisa'dan uzak tutamıyordu. İçindeki his, Melisa'ya doğru itiyordu. Savaş ise itilen yere doğru gidiyordu. Geçmiş gelemezdi ama hatırlatmak için herşeyi yapardı...
Savaş'ın düşüncelerini bir telefon sesi bozmuştu. Telefonuna baktığında ise babasının sağ kolu yani Mehmet abisi arıyordu. Babası maalesef mafya işleri ile uğraşıyordu. Babası ne kadar kendi tarafına çekmeye çalışsada Savaş'ı, Savaş avukat olmaktan yana kullandı mesleğini. Babasının işine girmek istemedi.
"Alo," diyerek telefonu açmış ve konuşmaya başlamıştı Savaş.
Karşıdan ise anında cevap geldi. "Savaş, babandan sana bir mesaj var."
Savaş hangi mesajdan bahsettiğini anlamıştı. Babası hapishanedeydi ve babasının isteğini yapmadığı için babası her arayışında darlıyordu. Bıkmış sesi ile, "Bağla," dedi.
Kendisi her ne kadar hapishanede olsa da iletşimde asla sıkıntı çekmiyordu. Mehmet abisi arıyordu ve Savaş'ın açması ile Savaş'ın babasına yani Tuncay beye bağlıyorlardı.
Savaş yataktaki Melisa'ya bakarak babasının bağlanmasını bekledi. O sırada ise babasının soğuk sesi duyuldu. "Oğul," dedi soğuk ve sakin sesi ile.
Savaş ise bekletmeden cevap verdi. Zira babası bekletilmeyi sevmezdi. "Efendim."
Derin bir nefes alışını duydu Savaş babasının. "Gelişmeler ne?"diyerek ses tonunu bozmadan sordu.
Her aradığında sadece gelişmeye ve gelişmeye bağlı konuşmalar yapardı. Oğlunu sever sayardı ama sevgisini göstermezdi. Tüm kötülüklerden korurdu ama asla belli etmezdi. Babası Tuncay Gencer; asla sevgisini belli etmeyen, soğuk, gaddar, acımasız bir adamdı. Oğlunun nasıl bir durumda olduğunu bildiğinden dolayı asla aradığı anda nasıl hâldesin diye sormazdı.
Savaş ise babasının aksine derin bir nefes verdi. "Çalışıyorum hâlâ."
Babası bir anda kükremeye başladı. "Lan, her aradığımda aynı bok. Çalışmak ile olmaz bu iş. Bilmiyor musun?"
Savaş babasının bu ani çıkışına ve kükremesine alışık olduğu için irkilmedi. Gözleri, yatağında yattığı Melisa'ya bakarak babasına cevap veriyordu sadece.
"Biliyorum. Ama deniyorum, yapmaya deniyorum."
Babası biraz duraksadı ve sakin tutmaya çalıştığı sesi ile konuşmasına devam etti. "O denemeler sonuçlansa daha iyi olur, oğul."
Babası görmese bile onaylar şekilde kafasını salladı Savaş. "Tamam, baba," demek ile yetindi.
Tam kapatacağı anda babası bir anda konuştu ve Savaş yine dikkatle dinledi babasını. "Oğul, seni sevdiğimi unutma. Evet, ben sevgimi asla göstermem ama seni de sevmiyorum sanma. Sen benim kanım, canımsın. Annenden kalan son emanet. Sana güveniyorum," dedi ve Savaş'ın konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattı.
Savaş ise babasının dediklerinde takıldı kaldı. Babası 26 yaşına kadar -sadece annesi ile yaşadığı yaşlar hariç- sevgisini dile getirmemişti. Şimdi durduk yere getirmesi onu ister istemez şaşırtmıştı.
Derin bir nefes aldı ve kafasını geriye attı. Arafta kalıyordu. Çıkmaz sokakta yolunu bulmaya çalışıyordu. Kafası ise çorba olmuştu. Karışıyor da karışıyor.
"Anne," diyerek ağlayan kızın sesini duydu Savaş. Kafasını kaldırdığında ağlayarak sayıklayan kızı görmüştü. Kız kafasını sağa sola sallayarak ağlıyordu. Ve fazlasıyla terlemişti.
Hemen ayağa kalktı ve kızın baş ucuna oturdu. Alnında boncuk boncuk terler vardı. Terine yapışmış olan saçlarını şefkatle geriye doğru çekti Savaş ardından ise saçlarını okşayarak seslenmeye başladı. "Melisa."
Melisa onu duymuyor gibiydi. "Anne, anne," diyerek ağlıyordu. Uyanmaması ile Savaş biraz sarsmayı başladı. "Melisa, uyan."
Melisa bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Savaş ise ister istemez korkmuştu. Uyanmıyordu. Sarsıyor, sesleniyor ama Melisa uyanmak yerine daha kötü oluyordu.
En son olarak ise Savaş, hemen yanına kıvrıldı ve göğüsüne çekti Melisa'yı. Bunu neden yaptığını biliyordu ve gördüğü üzere Melisa sakinleşmişti. Melisa güven veren sıcak kollar istiyordu. Melisa geçmişteki Melisa işe aynıydı. Değişmemişti. Sevdiği adam konusunda hâlâ aynıydı. Melisa güvende olmak istiyordu. Savaş'ın kollarında güvende olduğunu hissetti ve hıçkırıkları iç çekişlere dönmüştü.
Savaş ise öylece bakıyordu Melisa'ya. Sonra aklına geçmiş geliyordu. Hemen kafasındaki düşünceleri siliyordu. Şuan sadece arkadaşıydı. Arkadaşının yanında duruyordu. Daha fazlası olacak mı? Bilemezdi. Ama hiç bir şeyi geçmişte bırakmamıştı. Sadece bildiği tek şey: artık Melisa'nın yanında olacak olmasıydı. Biraz geç kalmıştı ama her şeyi kötü olmadan toparlayacaktı.
Yüzündeki saçlarını yavaş yavaş çekti Savaş. Yasemin kokusunu hissedince iç çekmekten durduramadı kendisini. Ağzından ise kelimeler öylece süzüldü. "Hâlâ aynısın be, güzel kız."
Melisa için zor günler bekliyordu. Bu yaşına kadar acı çeken Melisa, daha fazla acı görücekti Savaş ile. Savaş bunun farkındaydı ama her şey için çok geçti.
Savaş Melisa'yı izlerken güzelliği geldi göz önüne. Formundan asla düşmemişti. Hâlâ aynı Melisa. Güzel kız olduğunu kesinlikle kabul ediyordu.
İnce, fit vücudu ile kesinlikle ben burdayım diyordu. Boyu kısa olmasına rağmen vücudu kesinlikle bunu diyordu. 1.65 boyuna sahipti Melisa. Kumral ve dalgalı saçları kıza ayrı bir hava katıyordu. Hele gözleri. Gözleri gerçekten de çok güzeldi. Kehribar gözleri, uzun doğal kirpikleri ile dikkat çekiyordu. Kirpikleri, takma kirpikleri farksızdı. Tek farkı doğal olmasıydı. Dolgun dudakları ve estetik gibi duran hokka burnuna ise diyecek bir kelime yoktu.
Savaş kızın asla vücudu ile yüzü ile ilgilenmiyordu. Tek ilgilendiği yaşadığı ve ileride ki yaşayacağı zorluklar... Tek farkı doğal olmasıydı. Dolgun dudakları ve estetik gibi duran hokka burnuna ise diyecek bir kelime yoktu.
Savaş kızın asla vücudu ile yüzü ile ilgilenmiyordu. Tek ilgilendiği yaşadığı ve ileride ki yaşayacağı zorluklar...