İçeriğe geç

Yakuttan bir gökyüzü

Bölüm 3 · 3 dk okuma

Yakuttan bir gökyüzü

Bölüm 3

​3. BÖLÜM: 100. YILDIZ VE SONSUZLUK

​O geceden sonra hayatım, gündüzleri çekilen bir işkence, geceleri ise cennete açılan bir kapı haline gelmişti.

​Gündüzleri o buz gibi duvarların arasında babamın bağrışlarına, üzerime kapanan kilitli kapılara direniyordum. Bedenim oradaydı ama ruhum hep o tepede, ulu ağacın altında Yakut ile birlikteydi. Yaşlı hizmetçinin gizlice getirdiği merhemlerle bacaklarımdaki yaralar sarılırken, ben sadece havanın kararması için dua ediyordum.

​Gece olduğunda ise herkes uyurken pencereden süzülüyor, çıplak ayaklarımla o tepeye doğru koşuyordum. Yakut her gece beyaz atıyla oradaydı. Güneş doğana kadar birbirimize hayallerimizi anlatıyor, acılarımızı paylaşıyorduk. O insanlara karşı buz gibi, mesafeli ve gururlu bir prensesti; ama benim yanımda çocukça gülümsüyor, içindeki o sıcak ruhu sadece bana açıyordu.

​Ve her gece gökyüzüne bakıp o parlak yıldızları sayıyorduk.

​yıldız... 30. yıldız... 75. yıldız...

​Her bir yıldız, aramızdaki o sarsılmaz dostluk bağının bir ilmeği gibi gökyüzüne kazınıyordu. Günler geceleri, geceler haftaları kovaladı.

​97, 98, 99...

​gecenin sabahında güneş doğarken Yakut ayağa kalktı. Beyaz atının dizginlerini tutarken bana döndü. Yüzünde ilk defa gördüğüm tuhaf, derin bir hüzün vardı.

​"Yarın gece," dedi fısıltıyla. "100. yıldız gecesi."

​"Evet!" dedim heyecanla. "Ve sen o kolyeyi bana vereceksin!"

​Hafifçe gülümsedi. Elini uzatıp yanağıma dokundu. Dokunuşu buz gibiydi ama içimi sıcacık yaptı. "Sana söylemiştim Yıldız," dedi gözlerimin içine bakarak. "Gökyüzünde kaç tane yıldız olursa olsun, benim için en parlak ve 100 yıldıza değer tek yıldız sensin."

​O gece eve döndüğümde içimde garip, tarifsiz bir sıkıntı vardı. Zaman sanki durmuş gibiydi. Saatler ilerlemek bilmedi.

​Nihayet gece olduğunda evden fırladım. Çalıların, taşların arasından geçerek tepeye doğru adeta uçtum. Kalbim heyecanla patlayacak gibiydi.

​Tepenin üzerine çıktığımda, her zamankinin aksine ilk önce ağacın altına değil, kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Ve işte oradaydı! Gökyüzünün tam ortasında, diğer hepsinden bin kat daha parlak, ışıl ışıl yanan 100. yıldız duruyordu!

​"Kazandık Yakut! 100. yıldızı bulduk!" diye bağırarak ağaca doğru koştum.

​Yakut ağacın devasa gövdesine yaslanmış duruyordu. Baş hafifçe yana düşmüştü. Gözleri kapalıydı.

​"Belki yorulmuştur, kestiriyordur..." diye düşündüm. Yüzümdeki gülümsemeyle ona doğru bir adım daha attım. "Yakut, uyan... 100. yıldız orada—"

​Cümlem boğazımda düğümlendi. Sesim bir çığlığa bile dönüşemeden içimde patladı.

​Yakut’un o yakut kırmızısı elbisesinin göğüs kısmında, bembeyaz ellerinin saplandığı yerin tam ortasında 8 tane ok saplıydı.

​Omuzlarından, göğsünden fışkıran sıcak, koyu kırmızı kan; bembeyaz parmaklarının arasından süzülüyor, üzerindeki kırmızı elbiseyi ve altındaki toprağı sırf kan rengine boyuyordu. Peşindeki o krallığın adamları... O kolyenin peşinde olanlar onu sonunda bulmuştu.

​"H-hayır..." diye fısıldadım. Bacaklarımın bağı çözüldü, dizlerimin üzerine çöktüm. "Hayır, hayır, hayır!"

​Dizlerim kan içinde kalana kadar çamurun üzerinde sürünerek yanına gittim. Bembeyaz, buz kesmiş ellerini tuttum.

​"Yakut! Aç gözlerini ne olur! Bak 100. yıldızı buldum! Uyan ne olur uyan!"

​Gözyaşlarım onun kanlı ellerine damlarken, cansız parmaklarının arasında sıkı sıkıya tuttuğu şeyi fark ettim.

​Sıkılı elini yavaşça açtım. Tırnaklarının arasında, o ışıl ışıl parıldayan, derin bir kırmızılığa sahip yakut kolye duruyordu.

​Gitmeksizin önce, son nefesini vermeden hemen önce boynundan çıkarmış, bana olan sözünü tutmak için o kolyeyi elinde sıkıca tutarak beni beklemişti.

​Çığlığım, gecenin zifiri karanlığını ve o ulu ağacın yapraklarını yırtarak gökyüzüne yükseldi. Kolyeyi göğsüme bastırıp kanlar içindeki bedenine sarıldım. Ağladım, ağladım, içimdeki bütün ruh sökülene kadar ağladım.

​Gece yarısına doğru başımı yavaşça gökyüzüne kaldırdım.

​O an gözlerime inanamadım.

​Uçsuz bucaksız gökyüzü, baştan başa koyu bir yakut kırmızısına bürünmüştü. Ve göğün tam ortasındaki o 100. parlak yıldız... O bembeyaz ışık yok olmuş, yıldız derin, koyu bir yakut rengine dönüşmüştü.

​O an anladım.

​yıldız ne gökyüzündeydi, ne de bir başkasıydı.

​yıldız, Yakut’un kendisiydi. O bu dünyadaki zincirlerini kırmış, kolyeyi ve sevgisini bana bırakarak ait olduğu yere, sonsuz gökyüzüne kavuşmuştu.

​Gözümden akan tek bir damla yaş yakut kolyeye düşerken fısıldadım:

​"Sonsuza kadar dostuz Yakut... Sen benim gökyüzümdün, ben de senin yıldızın."

​SON

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.