Benim adım Yıldız. Adım uçsuz bucaksız gökyüzüne ait olsa da, ben doğduğum günden beri penceresinden içeri umut girmeyen, buz gibi duvarların arasına hapsedildim.
Bu evde zeki olmamın, sessizce kurduğum hayallerin ya da içimde büyüttüğüm o devasa dünyanın hiçbir önemi yoktu. Ailem için ben bir evlat değil; günü geldiğinde satılacak, dertlerinden kurtulmalarını sağlayacak bir eşyaydım. Babamın gözlerindeki o soğuk hesapçılığı, annemin sessiz onayını ömrüm boyunca unutamayacaktım. Beni zorla evlendirme kararı aldıkları o gece, yüzlerindeki tek ifade ceplerine girecek başlık parasının verdiği o iğrenç rahatlamaydı. Onların tenceresi kaynasın diye benim hayatım göz kırpmadan ocağa atılmıştı.
Ve işte o gün gelip çattı. Kendi evimde, kendi odamda diri diri mezara konulduğum o gün...
Kapı açıldı, odaya doluştular ve üzerime nereden bulunduğu belli olmayan, bedenime bol gelen o beyaz elbiseyi geçirdiler. Aynanın karşısında duran kıza baktım; o ben değildim. Üzerimdeki gelinlik fiziksel olarak ağır değildi aslında. Ağır olan; yıllardır üzerime bindirilen baskılar, yutkunmak zorunda kaldığım haksızlıklar ve en güvendiğim insanlar tarafından satılmış olmanın o korkunç yorgunluğuydu. Bedenim ruhumla birlikte öyle tükenmişti ki, üzerimdeki o incecik kumaş bile omuzlarımı çökertecek devasa bir kayaya dönüşmüştü. Bedenim bu hayatı daha fazla taşımak istemiyordu.
Odadan çıkarıldım. Koridordaki adımlarım, idam sehpasına yürüyen bir mahkûmun adımlarından farksızdı. Kapının ardında sahte kahkahalar ve mide bulandırıcı bir müzik sesi yükseliyordu. Merdivenlerin başına geldiğimde, yanımda o adam belirdi. Hayatımı karartacak olan damat...
Birlikte merdivenlerden inmeye başladık. Salondaki herkesin gözü bizim üzerimizdeydi, avını izleyen sırtlanlar gibiydiler. Yanımdaki adam zorla elimi tutmaya çalıştı. İstemeyerek geriye çekildiğimde parmaklarımı acıtırcasına sıktı ve yüzüme o zoraki, buz gibi gülümsemeyi takınmak zorunda kaldım.
Merdivenin bitmesine sadece bir basamak kalmıştı. Herkes bizi alkışlıyordu ama benim kulaklarımda sadece kendi kalbimin gümbürtüsü vardı. İçimdeki ses çığlık çığlığa bağırıyordu: "Hadi Yıldız, yap bir şey... Ne olursun yap bir şey!"
Gözlerimi etrafıma belli etmeden kaydırdım. Aklıma bir anlık, delice bir fikir düştü. Eğer damadın belindeki silahı alıp kafama göre sıkarsam, ortalık karışırdı. O kargaşada belki... Belki bir şansım olurdu.
Uzun uzun silaha bakmadım, kafamı çevirdim. Dans müziği başladı. Herkes bizi izlerken adamın elleri belime yerleşti. Nefesi boynumdaydı. O an içimdeki tiksinti yerini buz gibi bir cesarete bıraktı. Dayanmak zorundaydım. Bunu bir fırsata çevirmek için yavaşça ona doğru yaklaştım, ellerimi beline doğru kaydırdım... O hâlâ zafer sarhoşluğu içindeydi, niyetimi fark etmemişti.
Parmaklarım ceketinin altındaki o soğuk metale çarptığı an, kalbim göğüs kafesimi delip geçecekmiş gibi çarpmaya başladı. Zafer sarhoşluğuyla gözleri süzülen adam, ona yaklaştığımı sanıp belimi daha sıkı kavradı. Yüzündeki o iğrenç gülümseme genişlerken, ben hayatımın en delice riskini almak üzereydim.
Sol elimle onu göğsünden hafifçe itip dikkatini dağıttım, sağ elim ise buz gibi bir süratle belindeki silaha kapandı. Emniyetini açıp açmadığını düşünecek vaktim yoktu. Silahı kılıfından çekip aldığım an, adamın gözlerindeki o gafil şaşkınlığı gördüm.
Ağzını açıp ne olduğunu anlayamadan, silahın namlusunu gözümü bile kırpmadan havaya, salonun ortasındaki o devasa kristal avizeye doğru doğrulttum ve tetiği çektim.
GÜMM!
Kulakları sağır eden o patlama sesi, salonun sahte neşesini bir bıçak gibi kesti. Kristal avize büyük bir gürültüyle binlerce parçaya bölünerek insanların üzerine saçıldı. Salonu bir anda zifiri bir karanlık ve panik dalgası kapladı. İkinci kez tetiğe bastım: GÜMM!
Bu kez çığlıklar gökyüzüne ulaştı. Kadınlar feryat ediyor, adamlar sağa sola kaçışıyor, masalar devriliyor, kadehler patlıyordu. Yanımdaki adam can korkusuyla kendini yere atıp başını korumaya çalışırken, korumaların "Ateş var!" bağrışmaları birbirine karıştı.
İşte o an, hayatımda ilk defa özgürlüğün kokusunu aldım.
Silahı yere fırlattım. Üzerimdeki o tonlarca ağırlıktaki gelinliğin eteklerini iki elimle tutup son gücümle yukarı çektim. Çırt! Danteller yırtıldı, kumaş ayaklarıma dolanmasın diye parçalandı ama umrumda değildi. Topuklu ayakkabılarımı ayağımdan söküp attım.
Devrilen sandalyelerin, çığlık çığlığa kaçışan insanların arasından bir gölge gibi sıyrıldım. Arkamdan birileri "Yıldız! Tutun şunu!" diye kükredi ama o sesler rüzgarda eriyip gitti. Yan kapıyı son gücümle itip kendimi gecenin soğuk koynuna bıraktım.
Buz gibi gece ayazı yüzüme çarptığında, ciğerlerim yıllar sonra ilk defa temiz bir nefesle doldu. Çıplak ayaklarım nemli çimlere ve taşlara çarptıkça acıyordu ama o acı, özgürlüğün tadı kadar tatlıydı. Arkamdaki o cehennemden yükselen bağrışmalar giderek uzaklaşırken, gözlerimi sadece tam karşımdaki o karanlığa kilitledim.
Uzakta, kasabanın hemen çıkışında duran o ıssız tepe... Ve o tepenin üstünde, simsiyah bir gölge gibi yükselen ulu ağaç.
Gökyüzüne baktım. Simsiyah gecenin tam ortasında, diğer hepsinden daha parlak bir ışıkla parıldayan o tek yıldız beni çağırıyordu. Gelinliğim çamur ve kan içinde kalırken, arkama bile bakmadan o tepeye doğru koşmaya başladım...