Ertesi gün saat 07.30' da babamın uyandırmasıyla kalkıp elimi yüzümü yıkadım ve mayomu giyindim. Kahvaltı yapıp denize girecektik.
Kahvaltıyı hazırlamada anneme yardım ettim (sadece yumurta kırdım) ve kahvaltımızı yaptık. Yaklaşık yarım saat kahvaltı yapıp ardından sofrayı topladıktan sonra annemler de hazırlandı ve sahile indik.
Ecrinler de oradaydı. Bana el salladılar, ben de onlara salladım.
"Onlar kim?" dedi babam elindeki sandalyeleri kuma bırakarak.
"Ecrin baba, geçen geldiğimizde tanışmıştık,"
Babam cevap vermeden bütün sandalyeleri açtı ve kuma koydu.
"Ben giriyorum!" diyerek buz gibi suya koşup bıraktım kendimi.
Deniz sadece benim adım değildi, deniz benim yuvam gibi hissettiğim bir yerdi. Tuzu beni yakmaz, sakinleştirirdi. Yosunlarının koyu yeşilini gözlerime vermişti. Ben denizin kızıydım, denizden gelmeydim...
Birkaç saniye denizin üstünde sırtüstü yattıktan sonra babamın yüzüme sıçrattığı suyla kalktım. Kahkahalarla birbirimize su attık. En sonunda biraz daha devam edersem boğulacağıma inanıp bıraktım.
"Baba hadi atlamaya gidelim!" dedim ilerideki tahtayı göstererek.
Canım babam beni kırmadan yanıma geldi ve kolunu boynuma dolayıp beni tahtaya götürdü. Tahtaya vardığımızda babam benim önüme geçti. Benim de gözlerim bizimkilere kaydı. Herkes kendi halindeydi, biri dışında... Yağmur bana bakıyordu. Ona baktığımı görünce kafasını önüne çevirdi. Bana mı öyle gelmişti bilmiyordum ama sanki bakışları düne göre yumuşamıştı. Ben de omuz üstünden ona baktım. Babam "Deniz!" diye seslenince onun yanına gittim.
İlk önce o atladı, ben de peşinden balıklama atladım. Sonra sırtüstü yüzerek tekrar merdivenden çıktım. Böyle böyle neredeyse 10 kere atlayıp en sonunda tekrar kuma çıktım.
Annem ayağa kalkıp üstüme havlu sardı. Ben de onun yanağından öpünce "Denizkızı seni," diyerek geri yerine oturdu. Ben de kendimi sandalyeye bıraktım. Orada 5-10 dakika güneşlendim.
Sahilde bir şeyler yedikten sonra toparlanmaya başladık. Annemlere toparlanmada yardım ettikten sonra onlar eve gittiler ben de mayomun altına yanıma aldığım kot şortumu giyip grubun yanlarına gittim.
"Selam!" diye saçma sapan bir giriş yaptım.
"Selam," diyerek karşılık verdiler onlar da.
Elif yoktu, nedenini sorasım da. Kızda beni iten bir şeyler vardı.
"Rahat mısın?" dedim Yağmur' a biraz daha yaklaşarak.
Aramızdaki garip şekilli buz dağlarını az da olsa eritmek istiyordum.
"Niye?" diye sordu ifadesiz bir yüzle.
"Elif yok, darlayan kimsen de."
"Keşke," demesinin ardından Elif yanımıza geldi.
Elindeki poşetlerde sayabildiğim kadarıyla 5 tane kola vardı.
"Ben geldiiim!" dedi Elif tüm sevecenliğiyle.
"Niye geldiin?" dedi Berk çenesini sıvazlayıp arkasını dönerken.
Bakışlarımız kesişince de bana göz kırptı. Bunu bir abi gibi yaptığı anlaşılıyordu. Elif,
"Efendim?" diye sorunca da kafasını iki yana sallayıp cevap vermeden kolaları poşetten çıkarmaya başladı.
Herkese kola dağıtıldı ama bana yetmemişti. Berk' in "Ben alıp geleyim," ısrarlarını 10 kere gerek yok, gerek yok diye geçiştirirken Yağmur kendi kolasını önüme itti. Ben tam yine "Gerek yok," diyecekken
"Kola sevmiyorum," diye lafı boğazıma dizdi Yağmur.
Elif,
"Sen seviyorsun diye almıştım," derken Yağmur yüz ifadesini bozmadan masadaki sigaralığı alıp masaya vurdu.
Herkes sessizleşip ona bakmışken,
"Yamuk duruyordu," diye bizi aydınlattı.
Birkaç dakika öyle ayakta sohbet ettikten sonra tekrar sahile geçtik. Puf koltukları yerleştirip oturduk. Biraz da öyle vakit geçirdikten sonra yanımıza Murat Abi geldi.
"Eee, sabaha kadar bekleyecek miyim ben sizi?" dedi ellerini önünde bağlayıp.
"Af buyur abi?" dedi Berk.
"La oğlum gitsenize şehre!" dedi Murat abi.
Berk yüzünü buruşturunca,
"De haydi!" diye bağırdı bu sefer Murat abi.
"Külüstürü ver bari," dedi Berk kafasını yana eğerek.
"Deme lan Maviş Yârim' e öyle. Vermiyorum, ceza sana."
"Minibüsle mi gideceğiz o kadar yolu?"
"Ne var lan," durup parmağıyla bizi göstere göstere saydı. "6 kişisiniz işte daha ne istiyorsun?"
"Tamam, abi," dedi Berk ve hepimiz varilin üstündeki eşyalarımızı toplayıp otobüslerin kalktığı yere gittik.
Minibüs oradaydı, kalkmasına 2 dakika vardı. Tam zamanında yetişmiştik. Ben en arkanın bir önündeki ikili koltuğa oturdum. Tam o sırada da yanıma bir "Lama Erkeği" oturdu.
Türünün son örneklerinden olan Lama Erkekleri, dişisini etkilemek dudağını uçuk çıkarana kadar yalar. Ve bu kalıtsal mıdır bilinmez fakat gördüğünüzde genellikle ya saçlarıyla oynuyorlardır ya da kafa sallıyorlardır. Bu özelliklerinden dolayı kendilerine "Süs Köpeği" de denilebilmektedir.
Biraz daha bakarsam kusabileceğim için bu riski almadan kafamı çevirip camdan dışarıya baktım. Sağ tarafımdan gelen patırtı kütürtüyle kafamı geri çevirdiğimde de yanımda Yağmur oturuyordu.
"Yanıma Elif oturacaktı," diye bir açıklama yaptı.
Aynen, kral. Tamam, her şeye bir anlam yükleyen o kızlardan değildim ama öyle bir şey olsaydı yanımdaki lamayı sakince kaldırırdın.
"Benden nefret ediyorsan etmeye devam et kardeşim ne bu hareketler?" diye içimden geçirdim.
Biraz sonra minibüs hareket etmeye, radyoda da Balıkesir çiftetellileri çalmaya başladı. Kapı gıcırtısına bile dayanamayıp oynayan ben buna da dayanamayıp camdan dışarıya bakarken omuzlarımı öne arkaya sallamaya başladım. Sonra gülerek ellerimi de oynatmaya başladım. Kafamı önüme çevirdim ve diğer herkesin benim gibi kıvrıla kıvrıla oynadığını gördüm. Kafamı yanımda oturan Yağmur' a çevirdim.
Ne yapıyor bu salak? der gibi baktı yüzüme. Ben de ona Ne var? der gibi kafa salladım. Ardından da hiçbir şey olmamış gibi oynamaya devam ettim. Balıkesir çiftetellisine kim dayanabilirdi ki?
Saydığım kadarıyla 2- 3 kere minibüs değiştirdik. Narlı' nın merkezle arası bayağı bir uzaktı. İlk başta yürürüz bir sıkıntı olmaz diye düşünmüştüm ama şimdi daha iyi anlıyordum neden Berk' in külüstür denen araba olduğunu düşündüğüm şeyi istediğini.
"Eee, ne alacağız?" dedi Yağmur. "Çabuk halledelim bitsin şu iş."
Yok yok. Bu çocuk gerçekten benden nefret ediyor hatta benimle aynı ortamda durmaya bile dayanamıyordu.
"Şurada bir market var," dedi Berk. "Oradan kahve, adını okuyamadığım bir sos ve bitter çikolata alacağız."
"Başka ne alınacak?" dedi Yağmur tekrar.
"Oradan buradan bir şeyler işte oğlum, sen niye acele ediyorsun bu kadar?"
Yağmur durup saniyelik bir şekilde yan gözle bana, ardından diğerlerine bakıp,
"Murat abi bekliyor," dedi. "İşi vardır adamın şimdi bekletmeyelim diye diyorum."
"Yağmur, sende dünden beri bir şey var ama. Yakında bir yerlerden çıkar kokusu."
Ben bunun kokusunu 50 kilometreden aldım Mahmut abim. Daha fazla ortaya çıkmasına gerek yok. Çocuk görür görmez ne mal olduğumu anlayıp nefret etti benden. Bu arada gerçekten insan sarrafıymış. Birinden görür görmez nefret ettiysen gönül gözünün falan açık olması lazımdı. Mübarek insan.
Kendimi kötü hissetmemiş değildim. Yani "Nefret edilecek ne yaptım, suç bende mi onda mı?" diye düşünmeye başlamıştım.
En sonda sorunun onda olduğuna karar verip omuz silktim. Kendime de durduk yere leke sürdürtemezdim.
Hep beraber ilk önce Berk' in bahsettiği o markete girdik. Oradan Berk' in kakaoyu söyleyemediğini, ya da o an yanlış okuduğunu, anladığım kakaolu sos; bitter çikolata ve kahve aldık.
"Niye bunları buradan aldık ki?" dedim Berk' e. "Bunlar Narlı' daki markette yok mu?"
"Abimin şizofrenliği işte. 'Oradan aldı mı müşteri beğenmiyor,' diyor. 'Müşteri bir şey söylemiyor ki,' diyorum. 'Ben yüzlerinden anlarım,' diyor. Değişik adam."
Bir şey demeyip kafa salladım.
Yolda geçen çiçekçi abla birden yan yana yürüyen Yağmur' la benim yolumuzu kesti.
"Almaz mısın abi sevdiceğine bir çiçek?"
"Af buyur abla?" dedim yüzümü buruşturup ablaya doğru eğilerek.
"E eyh be uğlum!" dedi abla Yağmur' a dönüp. "Sen iç almaz mısın bu kıza bir çiçek? Bak nasıl şaşırdı gariban."
"Sevgili değiliz abla," dedi Yağmur ifadesizce.
"Allah korusun," dedim kollarımı önümde bağlayıp kafamı Ecrinlerin olduğu yere çevirerek.
"Efendim?" dedi Yağmur kafasını bana çevirip.
" 'Allah korusun,' der gibi söyledin diyorum," dedim biraz daha yüksek sesle.
"Ne münasebet?"
"Ya söylemeyeyim diyorum ama yanlış anlamışımdır diyorum ama, sen niye benden nefret ediyorsun ya?"
"Çiçek almadım diye nefret mi etmiş oluyorum?" Çiçekçi ablanın sepetinden bir çiçek alıp bana uzattı. "Al o zaman."
"Ya ne alakası var?"
"Eyva," dedi abla şiveyle. "Buralar garıştı. Ben gidem öyleyse."
"Dur abla dur, çiçek parası ne kadar?" dedi Yağmur.
"Bırak be istemiyorum çiçek falan. Öyle herkese çiçek kilitleyen birine mi benziyorum?" dedim sinirle.
"Ver yavrum ver," dedi abla Yağmur' un elindeki çiçeğe uzanıp. "Yoksa astane astane dulaşıp 'Şu çiçeği alır mısınız oramdan buramdan?' diyecen."
"Aynen abla," dedim. "Aynen öyle olacak çiçeklerini alıp git."
"Eyva," dedi abla tekrar arkasını dönüp giderken.
"Niye senden nefret edeyim be şizofrenik?" dedi Yağmur bana dönüp.
"Bana bakarken sana ayna tutacağım bundan sonra," dedim. "Bak bakalım kendinden nefret ettiğini düşünmeyecek misin?"
"La havle," diyerek diğerlerinin peşinden gitti.
Ben de onların peşinden gittim.
Bu sefer farklı bir markete gitmiştik. Burası daha çok zücaciye gibiydi. Diğerlerini ararken ayna reyonunu buldum. Cep aynalarına bakmaya başladım.
"Ne yapacaksın şimdi o aynayı?" dedi birden yanımda biten kıl yaratık.
Aklımı almıştı.
"Gö-," dedim sinirle.
Sonra terbiyesizleşmemeye karar verip,
"Gözüne sokacağım. Bana bakarken böyle bakıyorsun diye," dedim aynayı yüz hizasına kaldırıp.
Salak salak sırıttı. Kimse bir insana bu kadar gıcık olmamalıydı ama ben oluyordum işte. Allah' tan sabır diledim.
Yanımdan gitti, ben de diğerlerini bulma umuduyla peşinden gittim.
"Ne takip ediyorsun?" dedi gıcık yaratık.
"Ne takip edeceğim be?" dedim. "Diğerlerini bulmaya çalışıyorum."
İçimden binlerce kez 'Ya sabır' çektikten sonra bizimkileri buldum. Yani aslında ben bulmadım da Yağmur' u takip edince onları görüp yanlarına gitmiş bulundum.
Bu marketten de alışverişimizi yaptıktan sonra tekrar Narlı' ya doğru yola çıktık.
Bu sefer sessiz ve şarkısız geçen yolculuğun sonunda evimize vardık. Herkes evlere dağıldı uzun ve sinir bozucu bir günün ardından bugünü bitirdik. Ben de sabahtan kalma deniz tuzunu ılık bir duşla üstümden atıp uykuya daldım.
Şarkı Önerisi
3- Poşet/ Serdar Ortaç
