Kazadan 9 saat önce
Oğuz’un elinde bir demet papatya vardı. Ucuz ama dürüst bir çiçekti papatya; ne gösterişi vardı gül gibi, ne de nazlıydı orkide gibi. Olduğu gibiydi. Aynı kendisi gibi. Bu yüzden seçmişti onları. Bu yüzden o an, asansörün köşesinde, kimseye görünmeden sessizce ağlarken, çiçeklerin saplarını öfkeyle avcuna bastırıyordu.
Telefon ekranı hâlâ açıktı. Gördüğü fotoğraf zihnini yakıp geçmişti: sevdiği kadın, başka bir adamın omzunda gülümsüyordu. Ne açıklamaya çalışmıştı ne de inkâr etmişti. Sadece sustu. Bu sessizlik, her kelimeden daha fazla kırdı Oğuz’u.
Asansör, ağır bir iniltiyle 11. katta durdu. Kapılar açıldı.
İçeri mavi saçlı bir kadın bindi. Islak saçlarından yeni yıkanmış sabun kokusu yayılıyordu. Siyah, sade bir kaban giymişti. Sol elinde iki külahlı dondurma vardı. Gözleri, Oğuz’un hıçkırıklarını bastırmaya çalıştığı yorgun yüzüne takıldı.
Bir süre konuşmadan durdu. Asansör aşağı inmeye başladı. Sessizlik, metal duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
Kadın, dondurmalardan birini ona uzattı.
“Hangisini seversiniz? Çilekli mi sade mi?” dedi.
Oğuz başını kaldırmakta zorlandı. Ağlamaktan kızarmış gözleri kadınınkilerle buluştu. Ne alay vardı bakışlarında, ne merhamet. Sadece tuhaf bir dinginlik.
“Ben… sade alayım,” diyebildi sonunda, neredeyse fısıldayarak.
Dondurmayı aldı. Parmakları hafifçe değdi onun parmaklarına ama hemen çekildi kadın. Gözlerini çiçeklere kaydırdı.
“Papatyalar yorgun görünüyor,” dedi. Gülümsedi. “Ama hâlâ yaşıyorlar.”
Oğuz bir şey diyemedi. Sadece başını eğdi.
“Bazen insan, nereye gideceğini bilmeden yürür. Çiçekler de öyle. Topraktan çıktıkları anda, düşecekleri yeri seçemezler.”
Kadının sesi, asansörün metalik uğultusuna karışmıştı. Sözleri şiir gibi değildi ama içten geliyordu. Öyle tanıdık bir tınısı vardı ki Oğuz, sanki onu daha önce bir rüyada dinlemiş gibiydi.
Asansör zemin katta durdu. Kapılar açıldı. Kadın çıkmadan önce arkasına döndü.
“Dondurma hemen erir. Ama çiçekler biraz daha dayanır. Belki onları kendinize hediye edersiniz, olur mu?” dedi ve dışarı adım attı.
Gitti.
Oğuz, birkaç saniye öylece kalakaldı. Gözleri kadının ardından boşluğa baktı. Sonra iç geçirerek dondurmadan bir ısırık aldı. Tadı neredeyse hiç gelmedi.
Dışarı çıktığında hava açıktı ama gökyüzü ağırdı. Uzakta gri bulutlar birikmeye başlamıştı. Oğuz arabasına bindi. Kontağı çevirdi. Radyoyu susturdu.
Yola çıktı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece uzaklaşmak istiyordu. Aklında kadının sesi dönüyordu hâlâ. Papatyalar, avuç içinde ezilmişti biraz ama hâlâ yaşıyorlardı.
Ve sonra… yağmur başladı.
İlk damlalar camlara vurduğunda Oğuz’un gözleri bir an kapandı. Belki yorgunluktan, belki ağırlıktan. Sadece bir saniyeliğine…
Kavşaktan gelen farlar parladı.
Fren sesi gecikmişti.
Metal büküldü. Cam kırıldı. Dünya, bir anda yukarıdan izlenir gibi oldu. Gürültüler boğuklaştı. Zamanın sesi kesildi.
Oğuz’un zihni boşluğa savruldu.
Ve orada, o karanlıkta bir şey beliriyordu. Bir çift göz. Mavi saçlar. Yağmur altında duran bir kadın silueti. Ellerinde bir çiçek… ya da belki bir dondurma külahı.
Sessizlik.
