İçeriğe geç

Yada'nın Ölümü

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Yada'nın Ölümü

Bölüm 1

Bölüm 1, Gece Taşı

Güzün sessiz ve serin akşamı. Yüksek binalar üzerinde parıldayan neon tabelalarla dolu bir şehir. Günün yoğunluğunu atmaya sokaklara dökülen insanlarla taşan sokaklar. İnsanlardan uzak bina tepelerinde kimsenin ne gördüğü ne de duyduğu bir çatışma. Büyük ve hızlı rüzgar tufanları binayı çepeçevre sarmıştı. Ölümüne bir savaş, sadece tek bir taş uğruna. Keskin rüzgarlar etraflarında dönüp duruyordu. Kısa saçları tufanla savruluyor hırsından vücuduna saplanan mermileri fark etmeksiniz tekrar ve tekrar saldırıyordu. Beline bağlı kesedeki taşı sürekli kontrol ediyordu. Elini kaldırdı, rüzgarların tek efendisiydi bu öfkesiyle, binanın o dar ve ince çatısı çevreleyen bütün keskin ve hızlı rüzgar ona toplandı, taşın emriydi. Yerden yükseldi ayakları rüzgarlarla. Aşağıdan gelen hiç bir mermi ulaşamıyordu ona. Tek hareketiyle bütün rüzgarlar dağıldı ve avcunun içine toplandı. Keskin rüzgarlar elini kesiyordu, bir bomba gibi dağılması katliam olacaktı. Aşağısındakilere baktı öfkeyle, öldürecekti. Emir bu değildi, sadece taşı alıp çıkması gerekirken öfkeden gözü dönmüştü. Kendini bu bombayı fırlatmak için hazırlamıştı ki aşağıdakiler teker teker kanlarla önce dizlerinin üstüne sonra yere düştüler. Şok oldu o anın öfkesiyle. Bunu kendi yapmalıydı etrafına bakındı. Uzak bir binadan bir ışık yansıması dikkatini çekti, bu kesinlikle oydu. Yere inmedi, rüzgarları ayaklarının altında tuttu. Keseyi açtı ve baktı. Evet, hala taş oradaydı, yemyeşil yüzeyi ve çatlaklarıyla kesedeydi. Çatı sınırına geldi. Aşağıya baktı, parlak neon yazılar yukarıdan bile gözüküyordu. Kendini itti kenardan yavaşça karşı binanın çatısına, ışığı gördüğü yere, süzüldü. Ayağı beton binanın çatısına değdiğinde konuştu. -Ben de halledebilirdim. Karşısındaki genç görünen adam güldü. Kurulu silahını topluyordu. -Tabii canım ne demezsin. Aldın mı bari taşı? Genç kadın kaşlarını çattı. Eliyle kısa saçlarını geri itti ve belindeki keseyi adama fırlattı. -Aldım. O kadar da değil yani. Ama...Daha büyük bir şey sanmıştım. Bu baya normal bizim kullanmamız izin verilenler kadar. Elini başından indirdi bileğindeki parlayan yeşil taş bileziğe baktı. Sarı çatlaklarıyla büyülü bir taştı sonuçta. -Bu da bir şeydir, toplayabildiğimiz kadar çok toplamamız gerekiyor. Eskiden olduğumuz kadar güçlü olmamız için... Adam silahını toplamış ve özel kutusuna yerleştirmişti çoktan ayağa kalktı ve çantayı omzuna geçirdi. -Gidelim, dedi neşeli bir edâyla. Buranın havası çok nemli. Kimseyi de anlamıyoruz zaten. Kadın güldü ve adamın yanında yürümeye başladı. Yaş farkları yok gibi duruyorlardı ve ikisinin de yüzlerinde yaralar vardı. Binanın yangın merdivenlerinden boş sohbetler ederek indiler. Adamın kısa dalgalı siyah saçları anlına düşüyordu, yüzünde birden çok ben ve sol yanağında büyük bir yara izi vardı. Yandan bakıldığında kemerli burnu belli oluyordu. Konuşurken ellerini sallıyor, konuştukça da sol bileğindeki kırmızı ip bileklik sallanıyor, konuşmadan zevk alıyordu. Boynundaki kolyenin ucunda bulunan yeşil taş bazenleri parlıyor kendini gösteriyordu. Genç kadın ise yanında yürüyor sohbete aynı coşkuyla dahil oluyordu, o sanki bitmek bilmez olan öfkesi şaman çöpü gibi kül olup uçmuştu. Birbirlerini çok uzundur tanıyorlardı ki konuşacakları bitmemişti hala. Kadın kısa saçlarını geriye atıyordu. Yüzünde ve ellerinde kesik yaraları vardı, üstleri kanla kaplı yeni kurumuş yaralar rüzgar üstüne vurdukça sızlıyordu. Sağ göz çevresi ve kaşının üstünde büyük bir dikiş izi, dikişlerin tam ortasında ise parlayan biyonik bir göz vardı. Konuşmalarına, şakalaşmalarına devam ederken binanın en altına vardılar. Şehrin kalabalık sokaklarına girmeden boş bir araziye girdiler. Biraz yürüdükten sonra ağaçlık bir mekana vardılar. Genç adam bir ağacın yanında durdu. Kalınca bir gövdesi vardı ağacın. Elini ağacı gövdesinden belli bir yere yerleştirdi ve mekanizmayı aktive etti. Bir tuş paneli. Sakin ve rahat bir şekilde şifreyi girdi ve ağacın gövdesi bir kapı gibi açıldı. Hem adam hem kadın ağacın gövdesinden içeri girdiler. Kapı tekrar kapanınca aşağı inen engin merdivenleri geçtiler. -Geri döndük. Görünürde kimse yoktu. Gri ve beyaz duvarlardan oluşan bu gizli üs oldukça minimaldi. Basit ama kaliteli mobilyalara donatılmıştı. Adam omzundaki çantayı diğer birkaç benzer çantanın asılı olduğu duvar rafına yerleştirdi. İçeri doğru yürüdüler. Büyük monitörlerin ardında genişçe bir masa başında oturan genç siyah, düz ve uzun saçlı bir kadın vardı. Morarmış göz altı torbalı gözleriyle gelenlere baktı. -Taşı alabildiniz mi? Kısa saçlı kadın sırıtarak keseyi gösterdi. Şakacı bir tonla konuştu -O kadar zorlukla karşılaşmışız ve ilk sorduğun bu mu yani? Alındım bak şimdi. Hiç mi güvenmiyorsun bize, Aygül? -Aferin, neyse işte, dedi kadın yorgun ses tonuyla. Taşı koruma odasına bırakın şimdi, dedi Aygül ve tekrar odağını büyük monitörlerin çevirdi. Genç adam etrafına bakındı. -Bizim Ülgen çakması nerede? Diye sordu samimi bir alayla. Masadaki kadın omuz silkti bilmediğini göstermek için. Genç kadın elinde keseyle uzun birkaç koridoru geçti. Parmak izi okutarak özel korunan bir odaya girdi. Odada sarı, orta uzun saçlı ve gözlüklü bir genç adam vardı, genç kadın girince ona baktı. -Dönmüşsünüz...Nasıl gitti, alabildiniz mi? Genç kadın keseyi gösterdi. Biraz şakacı biraz gerçek bir tonla, -Hiç kimse mi güvenmiyor bize ya? Aldık tabii! Bu arada, Timur seni sordu haberin olsun. -Yok, kalsın dedi dersin, dedi genç adam tekrar özel camlara korunan yemyeşil taşlara göz gezdirerek. Omzuna gelen sarı saçlarını toplamamıştı bugün. Gözlüğünü burnun üstüne itti. Sağ elinde derin ve büyük bir yara vardı. Boynunda ise küçük küçük yeşil taşlardan oluşan bir kolye. -Sence kaç tane yada taşı vardır tüm dünyada? Diye sordu genç kadın elindeki kesede bulunan taşı korumalı alanlardan birine yerleştirirken. -Teknik olarak bir çünkü bu küçük parçaların hepsi tek, kocaman bir taşın parçası. Genç kadın, sarı saçlı adamdan biraz uzundu ikisi de odadan çıktılar ve ana odaya doğru sessizce yürüdüler. Aygül masasının başında, Timur ise onun yanındaki koltukta oturmuş alakasız şeyler anlatıp duruyordu. Odaya girdiklerinde İkisi de onlara baktı. Herkes koltuklara oturuyordu. Genç kadın ortaya bir soru attı. -Ee, ne zaman gideceğiz buradan? Acayip geri dönmek istiyorum. Bir süre kimse cevap vermedi sonra Aygül koltuklarda oturanlara dönüp -Birkaç güne dönecekmişiz, Belgin... Üstten gelen emir bu. -Bizde üstü çok dinliyoruz ya zaten! Diye güldü Timur, Belgin ona baktı ve gülmeye başladı. -Üstü ciddiye almalıyız. Bu iş şaka değil, şunu hala öğrenemediniz, dedi sarı saçlı genç sinir olmuş bir şekilde. Yanında oturan Timur onu dirseği ile dürttü, -Şaka yapıyoruz be Sarman, amma mızıkçısın. -Siz çok çocuksunuz, dedi ciddice Sarman. Belgin olanları izliyor ve gülüyordu. -Sakin ol Ülgen adam. Demedik bir şey tamam, diye güldü Timur. Sarman kollarını kavuşturdu sinirle. Konuyu dağıtmak için soru sordu, -Yarın ne yapacağız, Aygül? -Yarın...Yani yarın için çok bir şey yok. Antrenman falan yapın, taşlarınızı çok kullanmamaya çalışın. Bir sonraki taşın yeri için yeterli veriyi daha toplayamadım. Son zamanlarda dijital güvenliği çok sıktılar. Odadaki herkes birbirine bakındı. Belgin konuya girdi, -İyi o zaman tüm gün çalışırız biz de. Timur gülmeye başladı. Sarman yerinden kalktı. -Ben odama gidiyorum, dedi ve ana salonu terk etti. Bir süre sessizlikten sonra Belgin ve Timur laflamaya başladı. Konuşmadan sıkılınca Belgin de kalktı, -Ben de biraz temizlik yapsam iyi olacak. Odam berbat halde. Böceklenmezse iyidir, dedi odadan ayrıldı. Odada tek Aygül ve Timur kalmıştı. Aygül başını monitörde kaldırmıyor sürekli bir şeyler için uğraşıyordu. Sağ elinde ki işaret ve yüzük parmağında takılı olan yeşil taş yüzükleri monitörün ışığının altında bazenleri parlıyor ama belli olmuyordu. Uzun boğazlı bir kazak giyiyordu. Timur onu sessizce süzdü yine her zaman ki gibi güzel olduğunu düşündü ve sohbet başlatmaya çalıştı. -Çok çalışmıyor musun? Yorgun duruyorsun, dedi normal sesinden daha alçak bir tonda. -Ne? Aygül başını kaldırdı. O kadar odaklanmıştı ki duymamıştı bile. -Çok fazla çalışıyorsun diyorum. Ara da bir mola versen fena mı olur? -Bu işleri bitirmem gerek. Birinin arkanızı temizlemesi lazım. -Orası öyle de... Kendini çok yoruyorsun, Aygül. Endişeleniyorum. Yani günün birinde bir yerle bayılıp kalman çok muhtemel, öyle olursa kim arkamızı temizler bizim? Son cümlesini şakayla karıştırarak söyledi, yüzünde ufak bir gülümseme vardı. Aygül bir süre ona baktı sonra tekrar odağını işine çevirdi. -Bana bir şey olmaz. Sizin kadar dağ ayısı misali kaslı falan olmasam da... Ben de güçlüyüm. Timur bir süre ona baktı, o ona bakmasa bile. Sonra ayağa kalktı. -Ben de odama gidiyorum...Çok geçe kalma, dedi ve odadan ayrıldı. Aygül ona cevap vermedi. Sadece işine odaklandı, tüm gece.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.