
Dokunuşlar insanı alır, sarıp sarmalar. Onu
sahiplenir. Nefesi olur, hafifletir. Öteki bir dokunuşla paramparça olur. Tıpkı bir kalbin yerinden sökülmesi gibi. Sanki hiç var olmamış gibi. İşte böyledir hayat. Öteki bir yaşamla iç içe olur, kendini yiyip bitirir. Nefesini söktürür, siyaha bulanır.
Aynı gökyüzünde hissettiğim bu tanıdık his gibi. Pembeleşmiş, kararmaya yüz tutmuş bulutlar... Birazdan yağmur yağacağının habercisiydi bu.
Elimdeki kitabı kapatıp yerimden kalktım. Kitaplığımın içine bırakırken diğer kitaplarıma göz attım. Renk renk, her birinin içinde farklı bir yaşam... Aynı hisler, farklı yaşamlardan doğuyordu. Aynı nefes, aynı çevre; her kitapta farklı bir olaya konuk oluyordu.
İç çektim. Yaklaşık bir haftadır odamdan çıkmamıştım. Odamda oturup birçok farklı kitap okumuştum. Farklı hayatlara konuk olmuş, hikayelerini izlemiştim. Hayallerle süslü bu evrenlerde benliğimin farkına varmıştım. Ama bir şekilde kendimi onlara ait hissedemiyordum. Bir güç beni kendi evrenime çekmekte çaba sarfediyordu.
Benim evrenim burasıydı. Karanlık, rutubetli... Fakat bu bir şeyleri değiştirmek için bir engel değildi. Çabalarımla bir yere gelebilirdim, yani umarım.
Kitaplığıma son bir bakış atıp yatağıma döndüm. Cips kırıntıları, saçılmış çizgi romanlar. Buraları bir toplamalıydım yoksa sonsuza dek hayatımı sabahtan akşama kadar pijamalarıyla boş boş oturan kişilere dönecektim.
Çizgi romanları istemeyerek de olsa toplamaya başladım. Diğerleri bu halimi görse güzel olmayacaktı. Kesin beni başka yere gönderirlerdi. İki katlı bir ev, bahçeli. Aslında güzel olabilirdi. Kedim Mittens'ı da alıp gidebilirdim. Sonsuza kadar yatağımda kitap okuyabilirdim.
Gazetedeki manşetlere de şöyle yazarlardı: "ÜLKENİN GÖZDESİ PRENS HENRY CHANDLER-ALEXANDER SEATTLE, ÜLKE DIŞINDAKİ İKİ KATLI EVE SÜRÜLDÜ."
Kariyerim açısından iyi olabilirdi. Her zaman tasarımcı olmak istemişimdir ama prens olunca her şey imkansıza dönüyordu. Ailemin tek amacı soyumuzun devam etmesiydi. Bu fikre kesinlikle karşıydım ama kimsenin umrunda bile değildi.
Kapımın açılmasıyla gelen kişiye baktım. Mittens'tı. Gri tüyleriyle yavaşça yanıma geldi. Yatağa oturdum ve oturması için yanımı patpatladım. Zıplayarak yatağın üstüne çıkıp bacağıma kıvrıldı. Yavaşça sevmeye başladım.
Mittens'ı küçükken bulmuştum. Yağmurlu bir havada kaldırımda üşüyordu. Eve alması için anneme çok yalvarmıştım ama izin vermemişti. Ben de gizlice odama alıp yaklaşık iki gün bulundurmuştum. Hizmetçisinin ona söylemesi üzerine bana çok bağırmıştı. İstediğimi farkedince sesini çıkarmamıştı. O zamandan beri sarayımızda dolanıyor ve istediğini yapıyordu. Annem çok yaklaşmasa da, o da Mittens'ı sevmişti.
Telefonumdaki mesaj sesini duyduğum an, başımı telefonuma çevirdim. Mesaj, küçük kardeşim Sage'tendi.
"Çabuk. Buraya. Gel. Henry."
Hızlıca mesaj yazdım.
"Ne var, uğraştırma beni."
"Gelmezsen Phil'i göndereceğim."
Daha yarım dakika bile olmadan kapı çalındı ve en sadık hizmetkarım Phil kapıda gözüktü. Yirmi beşli yaşlarındaydı. Siyah bir pantolon ve siyah bir gömlek giymişti. Ensesine gelen siyah saçlarını arkasından bağlamıştı. Beyaz eldivenli elleriyle önümde eğildi.
"Efendim, Prenses Sage sizi ana salona çağırıyor. En geç beş dakikada inmeniz gerektiğini söyledi."
Cidden mi Sage? Bu kızın aklına sır ermiyordu. Beni, bir haftalık kaldığım odamdan çıkaracak önemli şey ne olabilirdi? Kucağımdaki Mittens'ı Phil'e verdim ve yüzüne baktım.
"Bilgilendirdiğin için teşekkür ederim. Birazdan orada olacağım. Mittens'a da mamasını ver, acıkmıştır biraz."
Phil başını salladı ve Mittens'la beraber odadan çıktı. Evet, artık odadan çıkıyordum. Dolabımı açtım. Siyah keten bir pantolon ve beyaz bir tişört alıp kapattım. Yeşil ve koyu yeşil çizgili takım pijamalarımı çıkardım ve seçtiklerimi üzerime geçirdim. Aynada saçımı düzelttim ve telefonumu arka cebime koyarak odadan çıktım.
Koridorda adlarını bile bilmediğim hizmetçiler beni görünce duraksamaya başladı. Tabii, beni bir haftadır görmedikleri için.
Gümüş renkli, yaklaşık boyumun iki buçuk katı uzunlukta olan ana salonun kapısına doğru yürüdüm. Tam kapıyı açacakken Sage kapıyı açtı ve beni içeri çekti. "Neredeydin sen?" diye bağırdı. Etrafa göz gezdirdim. Gri renkli iki koltuk ve iki tane de tekli koltuk vardı. Koltukların etrafında siyah renkli masalar vardı. Tavanda muhteşem, kocaman siyah-beyaz renkli avize vardı. Duvarlar ve tavan, koltuklardan biraz daha koyu gri renkteydi. Burası nasıl ana salon oluyordu, anlamıyordum. Normal bir evin oturma salonu gibiydi. Sanırım ailem burada çalışmayı rahat bulduğu için bu adı vermişlerdi. Etrafta iki tane hizmetçi vardı ve odadaki heykellerin tozunu alıyorlardı.
Sage'e baktım. Dirseğine kadar uzananan kahverengi saçlarına ufak ufak gümüşümsü renkte çiçek tokalar tutuşturmuştu. Beyaz renkli bir elbise giymiş, siyah bir kemer takmıştı. Odanın rengine çok uyuyordu. Yüzüne baktım. Ne sorduğunu hatırlamaya çalıştım. Koyu kahverengi tonlarındaki gözleri benden cevap bekliyordu. Benim mavi gözlerimin aksine o, gözlerini babamdan almıştı. Burnundaki çillere göz gezdirdim.
Sage, sağ elini ağzının üstüne götürdü. Sol elini de beline yasladı.
"Alo! Dünyadan Henry'e! Dünyadan Henry'e! Duyuyor musunuz?"
Gözlerimi yüzünden çektim ve kafamı hafifçe salladım. Bu aralar çok fazla dalmaya başlamıştım.
"Ben, ee... Ne sormuştun?"
"Sen iyi misin? Odanda kala kala aptallaşmışsın, belli."
"Hey!" diye bağırdım. Kafamı salladım. Biraz bekledim. "Ne için çağırmıştın beni?" diye sordum düzgün sesle.
Sage üstünü başını toparladı ve bana baktı. "Oturman gerek." Pekala, burada neler dönüyor? Koltuğa oturan Sage'in yanına yerleştim. Sage odadaki hizmetçilere başıyla kapıyı işaret etti. Hizmetçiler de komutu almış olmalılar ki, apar topar dışarı çıktı. Sage'e döndüm. "Evet?" diye konuştum. "Bak Sage, burada neler dönüyor bilmiyorum ama eğer o ağzını açmazs-"
Sage'in öksürmesiyle sözüm kesildi. "Babam," Duraksamaya devam etti. "Babamı bir toplantıdayken duydum."
"Yani?"
"Ve sanırım Antropol'e gidiyoruz."
Ağzım şaşkınlığımla ufak bir 'o' şeklini aldı. Antropol ve Crysthalian ülkesi süregelen düşmanlıkla meşhurdu. Eski zamanlarda Antropol ve Crysthalian'ın yaptığı hainlikler sonucu araları bozulmuştu. Ve hala da bozuktu. Astoria Prensesi'nden de nefret ederdim. Kim kızına doğduğu şehrinin adını verir ki? Maksimum kafa zekalarını gösteriyordu zaten. Hele bir de kardeşi, bize resmen hainlik ucuyla bakıyordu. Çokbilmiş tavırlarıyla zaten milletin gözüne batırmaktaydı. Antropol'den de, ailesinden de nefret ediyordum.
"Şaka mı bu? Eğer öyleyse Sage, seni-"
"Değil, değil."
Başımı düşünceyle salladım. "Ee, ne alaka peki? Niye gidiyoruz o bataklığa?" Şuan oraya gitmemek için kendimi yerden yere atabilirdim. Belki acırlardı da götürmezlerdi.
"Dinlediğim kadarıyla diplomatik görüşme ile alakalı. Onların da sanırım bazı önerileri olacakmış, o yüzden sanırım."
"S*ktiğimin işi."
"Sonunda babama söyleyeceğim bir koz daha."
Gelen kişiyle başımızı çevirdik. Şatafatlı kırmızı elbisesiyle, sırtına gelen kahverengi saçları ve önünde birleştirdiği elleriyle kapıdan girdi. Nora. Büyük ablam. Ona 'abla' demeyi sevmezdim, o yüzden 'Nora' diye seslenirdim. "Nora."
"Tavırlarına dikkat et Henry." diye konuştu Nora. "Babama söylerim yoksa."
Annemiz ve babamız bu konularda aşırı ciddiydi. Olası bir durumda hiç acımazlardı. Bir keresinde Sage, arkadaşıyla konuşurken yakalanmıştı ve iki aylığına saraydan çıkması yasaklanmıştı.
Telaşla ayağa kalktım. "Lütfen Nora, bunu yapamazsın. Borcum olsun, istediğinde öderim!" Gerçi iki aylığına odamda kalmak benim için hediye olabilirdi ama bunu göze alıp başka bir ceza vermeleri de olasıydı.
Burnu havaya kalkmış Nora zevkle konuşmaya başladı, "Bana borçlu olduğun kırk altı borcu gözden mi çıkarayım Henry'ciğim?" Saymış bir de! "Ama senin için borç olarak diğerlerine ekleyebilirim küçük kardeşim." Lafı söyleyene bak, aramızda sadece bir buçuk yıl vardı.
Yanıma gelip kolunu bana doladı. Boşta kalan eliyle saçlarımı karıştırmaya, daha doğrusu bozmaya başladı. "Ay şu saçlara bak saçlara, yerim seni!"
O sırada Sage telefonunu çıkarıp bizi videoya almaya başlamıştı. "Sage!" diye bağırdım. Sage beni umursamıyordu bile.
Kapının açılmasıyla telefonu cebine koydu. Nora da kollarını çekmiş, beni itmişti. Koltuğa düşmüştüm. "Sen niye beni ittiri-"
"Şş," diye sözümü kesti Nora. "Eğlence bitti." Bitmişmiş. Eğlence dediği şeye bak. "Neyin eğlencesinden bahsediyorsun sen? Uğraştığın şeye bak." Sage'in öksürmesiyle sustuk ve kapıya döndük.
Kapıda babamın en sadık yardımcısı vardı. Gri pantolon ve beyaz gömleğiyle, griye çalan siyah saçıyla karşımızdaydı John. Önümüzde dizine kadar eğildi. "Efendim, majesteleri sizi toplantı odasında bekliyor." Arkasını dönecekti ki son bir şey söylemek için tekrar bize döndü. "Üçünüzü de." Sonra arkasını dönüp kapıdan çıktı.
"Pekala bu ciddi." dedi Sage.
Tam bir şey söyleyecektim ki Nora söze atıldı. "Evet, evet. Her şeyi duydum. Biliyorum her şeyi."
"Peki, şimdi ne yapacağız?"
"Öncelikle saçımı düzeltmeye ne dersiniz?" diye ortaya atıldım. Çünkü saçım iki yana açılmıştı. Nora sağolsun. Nora güldü. "Gel şuraya." Ağzıyla elini yaladı ve saçıma şekil vermeye başladı.
"İğrençsin! Çek şu elini."
"Babanın karşısına en kısa bu yoldan çıkabilirsin canım. Şimdi sus da saçını yapayım."
"Midemi bulandırıyorsun."
"Duygularımız karşılıklı."
Sage de bir yandan videoumuzu çekmeye çalışıyordu. Kameraya dil çıkardım.
♛
Karşımızda tüm ihtişamıyla toplantı kapısı ve biz burada duruyorduk.
"Hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapın. Şaşırın, tamam mı?" diye konuştu Sage. Nora başını oynattı. "Anladık Sage. O kadar da aptal değiliz herhalde."
Odadan babamın gür sesi, kulaklarımıza ulaştı. "Orada ne işiniz olduğunu bilmiyorum ama derhal içeri!" Sage titremeye başladı. Kardeşlerime baktım ve kapıyı açtım. İşte başlıyorduk.
Uzunca dikdörtgen bir masa, kahverengi örtüyle donatılmıştı. Üstünde birkaç kağıt parçası ve tabletler vardı. Birkaç sandalye ve koltuk vardı. Yanda ufacık bir otomat ve içecek makinesi vardı. Karşı duvarda da kocaman bir televizyon. Sandalyedeki babama baktım. Beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolon giyiyordu. Üstüne yumuşak kumaşlı kahverengi bir ceket giymişti. Üstünde de anlamadığım birkaç arma vardı. Kahverengi saçları ensesine kadar uzamıştı ve başının üzerinde altından, üstünde de ufak ufak cevherler olan tacını takmıştı.
Yanında da annem oturuyordu. Sırtına kadar gelmiş bukle sarı saçları vardı. Üstünde de babamın aynısından ama cevherleri farklı olan bir taç vardı. Bordo bir elbise giymişti. Üstünde de beyaz desenler vardı. Mavi gözleriyle bize sakince bakıyordu.
Babam bana döndü. "Oo, evlat! Seni görmeyeli yıllar oldu be."
"Abartma baba. Sadece bir hafta." Babam yüksek sesle güldü. Kimse konuşmuyordu. "Oturun çocuklar. Sizle bir şey konuşmamız lazım."
Sage aşırı yüksek bir sesle babamın karşısına oturdu. Nedensizce gülümsüyordu. Nora'yla da, Sage'in yanına oturduk. Babamıza doğru baktık.
"Şimdi çocuklar, direk sadede geleyim. Çok fazla vaktimiz yok." Bir süre duraksadı ve devam etti. "Antropol'e gidiyoruz."
Sage çok fazla ses çıkararak şaşırdı. "Hadi oradan." Bakan biri, taklitten şaşırdığını bile anlayabilirdi. Herkes Sage'e anlamsız bir ifadeyle baktı. "Ee, şey. Siz devam edin." Gülümsemeye devam etti. Kurduğu planı batırmıştı. Daha da bozmaması için konuşmaya karar verdim. Konuşurken Sage'e de bakmayı unutmadım.
"Peki baba, niye gidiyoruz?"
"Bazı diplomatik görüşmeler yapacağız. Olumlu sonuçlanırsa anlaşma yapıp düşmanlığı sonlandırmayı düşünüyoruz."
"Onlarla anlaşma yapmak yerine başka ülkeye taşınırım daha iyi." diye konuştu Nora.
"Nora!" diye uyardı annem keskin bir tonla.
"Ne var?"
"Bu bizim ülkemiz için önemli. Ticarette ve ekonomide de bize yarar sağlayacağını düşünüyoruz." diye cevap verdi babam.
"-yoruz? Kim bunlar?"
"Annen ve ben, tabii bir de yardımcı dostlarımız."
"Her neyse, ben o vıcık vıcık insanlarla anlaşma manlaşma yapmam."
"İyi tarafından bak, anlaşma yaptıktan sonra o insanları bir daha görmek zorunda değilsin." diye konuştum, gerginliği azaltmak amaçlı. Nora bir süre konuşmamı kafasında tarttı.
"Güzel, o zaman yapalım."
Babam, Nora'ya ciddi misin der gibi bakıyordu. Kafasını hafifçe salladı. "Her neyse. Şimdi planımızı anlatıyorum. Oraya gittiğimizde soylular arasında ufak bir kutlama olacak. Ne kutlaması, diye sormayın çünkü umurumda değil. Annenizle ben, Kraliçe Mary ve eşi Charlie ile detayları konuşacağız. Siz de o sırada Prenses Astoria ve Prens Axel ile konuşacaksınız."
Babam, Sage'e döndü. "Sage, ortamı neşelendirmeye çalış. Ama aşırıya kaçma."
Sage başını salladı. "Tamamdır baba."
Babam bana döndü. "Henry, lütfen Astoria'yla iyi anlaşın. Geleceğin kralı ve kraliçesi olacaksınız. O yüzden dostluklarınız iyi olmalı."
"Yapamam baba." Kızı gördüğüm an kusma raddesine geliyordum, ne konuşması?
"Nedenmiş?"
"Baba ben kızdan kötü enerji alıyorum. Resmen cadı gibi. Etrafa kötü enerji yayıyor. Rahatsız oluyorum, görmeye dayanamıyorum."
"Yapacak bir şey yok oğlum. Konuşmanız gerekiyor." Nora ortaya atladı. "Kızın üstüne kussana. Eğlence çıkar bize." Sage'e göz kırptı. Sage de telefonunu işaret ediyordu.
"Git sen Axel'in kucağına otur, bayılıyorsun ya zaten!" diye bağırdım. Sage kıkırdıyordu. Nora artık neresinden çıkardığını bilmediğim törpüyle tırnağını törpülüyordu. Beni umursamıyordu bile.
"Ama senin gibi kız görünce salyam akmıyor."
"Yeter! Çirkinleşmeyin." diye bağırdı annem.
"Hey, bu doğru değil!"
"Henry. Yeter, dedim."
Annemin sözünden sonra uzun bir sessizlik oldu. Bunu bozan tek şey Sage'ne telefonuna gelen mesajlardı.
"Her neyse." diye devam etti babam. "Nora; senden tek isteğim, laflarınla insanları bozma."
"Hm hm." Nora tırnaklarını törpülüyordu. Babamı umursamıyordu bile.
"Yoksa iki aylığına yeni kıyafet yok."
Nora öyle bir hışımla sallandı ki sandalyemden düşecektim. "Hayır baba! Tamam söz, yapmayacağım!" Kural 1. Krala asla karşı gelemezsin. Babam, Nora'nın ilgisini nasıl çekeceğini çok iyi biliyordu.
"Saat beşte bahçede hazır olun. Gidiyoruz."
Başımızı salladık ve kapıdan çıktık. Nora'ya döndüm. "Neydi o laflar öyle?"
"Üzgünüm beyefendi. Doğruları söylemek suçsa affedin beni efendim." Sage kıkırdadı. Bu kız benim sinir seviyemi aşıyordu. "Kes şunu. Öyle olmadı tam olarak."
"Aynen aynen. Bunu gel de Emily'e anlat." Emily. Eski sevgilim. İlk görüşte ondan çok etkilenmiştim. Bir süre takılmıştık. Sarayımın hizmetlerinden faydalanmak için benimle sevgili olduğunu farkettiğimde hemen ayrılmıştık.
"Onun adını ağzına alma!"
"Ay çok korktum beyefendi. Onu gördüğünüzde oluşan hareketinizi yanlış algılamışım. Emily, Emily..."
Etrafımızı hizmetkarlar doldurmuştu. Sage de rahatsız olacak ki yanımıza yaklaştı. Güldüğü halinden eser yoktu. "Lütfen kesin şu lanet olasıca sesinizi. Eğlendik tamam da yeter, dışarıya dedikodu malzemesi mi vermek istiyorsunuz?" diye fısıldadı. Kural 2. Basına dedikodu sızdırma. Yoksa başımız çok fena belaya girer.
Nora hemen sustu. Çocukça bir hareket yapıp odasına doğru hızlı adımlarla gitti. "Ne saçmalık ama." dedi Sage. Başımı salladım. "Neyse ben giyineyim bari. Görüşürüz."
Yürüyerek odama giderken Sage arkamdan bağırdı. "Eski seni gördüğüme sevindim Henry!" Dudaklarımda ufak bir gülüş peyda oldu. Normalde pek konuşkan değildim. Sage'in bu sözü beni gülümsetmeye yetti ve artmıştı.
Odama girdim ve dolabımdan random bir beyaz gömlek alıp üstümü değiştirdim. Hava soğuk değildi. Üstüme ince, siyah bir pelerin geçirdim. Gitmemize daha yarım saatten biraz fazla vardı. Kitaplığımdan kitabımı alıp koşar adım aşağıya indim.
Bahçedeki çardağa girdim ve minderlerin üstüne oturdum. Etrafta göz alabildiğince çok çiçek türü vardı. Birkaç bahçıvan fazlalıkları kesiyordu. İç çektim. Belki burada oturmak iyi gelebilirdi.
Yanımdaki ağaca bir kanarya kondu. Bir süre onu izledim. Sonra kitabımdaki postitlediğim yerlerleri açıp okumaya başladım. Kitabı bitirmiştim ama her bitirişimden sonra postitlediğim yerlerden sarı olanını açtım.
"Hayat neden bu kadar zor Elon?" diye sordu Beatrice. Yanında uzanan adama baktı. Bakışları düşünceliydi. Siyah gözleri sevdiği kadına döndü. "Sınanmak için. Ne kadar çok zor şey gördüysen Beatrice, o zaman başarmışsındır demek." Ellerini onun zarif kollarının üzerine koydu.
Başımı kitaptan kaldırdım. Bu söz, en çok sevdiklerim arasındaydı. Hayatın gerçeklerini anlatıyordu. Ki, benim için geçerli olduğunu sanmıyordum. Babam sağolsun, saraydan çıkarken etrafımdaki futbol takımının iki katı kadar muhafızla çıkıyordum. Bu nedenle hayatın zorluklarıyla karşılaşmam pek olası gözükmüyordu.
Pembe bir postidi açtım.
İskelenin sonundalardı. Oturmuş, ayaklarını uzatmışlardı. Altındaki dünyaya baktı Beatrice. Birbirinden renkli balıklar, sanki yarış yaparcasına yüzüyordu. Ellerini kenetleyip suyun altına koydu. Yüzen balıklardan gece mavisi renginde balık, ellerine narince dokundu. Balığı aldı ve okşadı Beatrice. Elon'a gösterdi. "Bak Elon, yavru balık." Beatrice yanlışlıkla ellerini açtı ve balık ortalarına düştü. Çırpınıp duruyordu. Korkan Beatrice hemen sevdiğine döndü. Elon, balığı çabucak alıp suya fırlattı.
Yaşam tıpkı bir balık gibiydi. Narin, yumuşak. Dünyasından koparıldığı halde nefesi gökyüzüne kavuşmak için çırpınıp durur. Sanki göğe ulaşınca acısı dinecekmiş gibi. Rahatlığına kavuşacakmış gibi.
Kapağı kapattım ve pembe gökyüzüne baktım. Sanki orda Beatrice ve Elon'un hikayesini görebilecekmişim gibi. Yeniden iç çektim. Kesinlikle favorilerime girmişti bu kitap.
Başka bir postidi açtım ve yazıya göz attım.
"Hey bücür."
Gelen sesle kapıya göz attım. Nora, bukle yaptığı saçlarını sallayarak merdivenlerden iniyordu. Dikkat çekmeye çalıştığı çok belliydi ama benim dikkatimi çektiği söylenemezdi.
Kıyafetine göz attım. Kırmızı, bordo karışımı rengindeydi. Yerlere kadar sürünüyordu ve üzerinde beyaz işlemeler vardı. Bu kıyafet lütfen şaka olsun. Bir kıyafet olayını daha kaldıramazdım.
Yaklaşık beş ay önce babamın yakın arkadaşlarından birinin kızının düğününe gitmiştik. Nora da gelinin giydiğinden çok daha gösterişli bir elbise giymişti. Tüm gece gözler Nora'daydı ve gelin çok sinirliydi. Gece boyunca kavgalarını izlemiştik. En sonunda da geline birkaç pahalı marka kıyafet verilmesi sonucunda kavga bitmişti. Gördüğüm en saçma Nora olayıydı.
Hızla Nora'nın yanına gittim. "Bu kıyafet ne? Sen şaka mısın?" Nora beni birkaç saniye daha umursamadı ve sonra bana baktı. "Ah Henry, burada mıydın? Görmemişim tatlım." deyip sahte kahkahasını koyuverdi.
"Nerenden tatlım oluyorum ben Nora? Kes şu havaları!"
"Kıyamam, benim biricik kardeşim ilgi mi istiyormuş bakalım?" dedi Nora, ağzını büzerek. Gözlerini üzerimde dolandırdı ve elimdeki kitabı hızlıca çekti. "Canım sen şunları okuya okuya kafayı bozmuşsun. Bir bak çevrene, gör neler var diye." Yanıma yaklaştı ve fısıltıyla konuştu. "Bu aralar çok fazla yakışıklı erkek görüyorum." Yüzümü buruşturdum. "Iy, iğrenç!"
"Sensin iğrenç."
"Ucube!"
"Mankafa!"
"Gerizekalı." diye fısıldadım. Nora, elindeki kitabımı almaya yeltendiğimi görmüş olacak ki hemen kitabımı çekti. "Bakalım burada ne varmış?" Postitlerden birini seçti ve açtı.
"Sevgili Beatrice. Ben artı-"
Kitabımı elinden aldım. "Kes şunu!" Nora üstünü silkeledi.
"Ay yeter! Sen ve kitabım umurumda değilsiniz. Üstümü kirletemem!" Ne alaka şimdi bu? Bu kadar drama kraliçesi olmaya gerek var mıydı? Kıyafetine göz gezdirirken yarım kalmış sözümü hatırladım ve ona döndüm.
"Şimdi şu kıyafete gelirsek," Nora emin bir şekilde gülümseyip sözümü kesti.
"Biliyorum! Mükemmel değil mi? Ülkenin uzak bir yandaki ünlü bir terzi dikti. İltifat için teşekkürler tatlım." Saçını savurdu. İğrenç!
"Dediklerinin hiçbiri değil. Astoria'ya böyle gidemezsin. Kutlamanın ne olduğunu bilmiyorsun daha. Bir de yerlere sürünüyor kıyafetin. Sen iyi misin? İkinci bir kıyafet vakasını daha kaldıramam ben!"
"Canım, o sadece yanlış bir anlaşılmaydı. Bir daha olmayacağının garantisini verebilirim. Belki, gecenin sonunda yakışıklı birinden telefon numarasını alırım. Ne dersin? Hm?" Aynen ablacım, vıcık vıcık insanlar.
Sırıtan yüzüne baktım. "Sen hayatımda gördüğüm en aptal ablasın!" Doğruydu da bence. Nora'nın kafa zekasına uyan birini bulmak lazımdı.
Nora beni umursamışa benzemiyordu. Neresinden çıkardığını bilmediğim sarı yelpazesini açmış, savuruyordu.
"Selam!" Sage'in sesiyle ona döndüm. Dizlerinin biraz aşağısına gelen lila bir elbise giymişti. Saçlarındaki tokaları çıkarmış, üzerine tek bir lila toka takmıştı. Nora'nın küçümseyen bakışlarını görmezden gelip Sage'in yanına gittim. Telefondan biriyle mesajlaşıyordu.
"James'le konuştum. Kutlama sarayın bahçesinde yapılacakmış." James. Sage'in Antropol'deki arkadaşı. Ailevi durumdan dolayı Astoria'ya taşınmak zorunda kalmıştı. Oradan da bize yardımcı olmak amaçlı önemli detayları söylüyordu. Astoria Prensesi'yle herhangi bir anlaşmazlık durumunda müttefiğimiz olabilirdi. "Ne için olduğunu sorma çünkü o da bilmiyormuş." James, Antropol geleneklerine biraz yabancıydı ama bu kadar bilgi yeterliydi.
O sırada sağımızda bir hareketlenme oldu. Yaklaşık yirmi muhafız bize yaklaşıyordu. Eski zamanlardaki muhafızların görünümün hiç benzemiyorlardı. Normal bir insanın giyimine sahiptiler. Önemli bir durumda açılabilen mızrakları yanlarında duruyordu. Gözlerim Sean'ı aradı. Bulunca yanına gittim ve tokalaştım.
Sean benim muhafızımdı. Arada konuşuyorduk. Normal arkadaş gibiydik. Benden iki yaş büyüktü sadece.
Kapıda annem ve babam gözüktü. Muhafızlar onların önünde eğildi. Evebeynlerimin kıyafetleri aynıydı. Sadece üstlerine siyah bir pelerin geçirmişlerdi.
Yürüyerek biraz ilerideki havaalanına vardık. Evet, kraliyete özel bir havaalanı vardı. Şaka gibi. Atlı sistem, yaklaşık on bir yıl önce kalkmıştı. Uçakla uçmak daha kısa sürdüğünden bu kararı vermişti babam. Uçağa binerken sarayda kalacak hizmetkarlara döndü. Ne zaman geldiklerini bile anlamamıştım. "Yokluğumda yerime yardımcım John bakacak. Olası bir durumda onun emirlerini yerine getirin." dedi ve uçağa bindi. Ardından ben ve kardeşlerim bindik. Sean'a da el sallamayı unutmadım.
Başka ülkelerde her kraliyet ailesi üyesine özel bir uçak vardı ama annem ve babam, bu durumu saçma bulduğundan böyle bir şey yapmamışlardı. Her zaman birlikte olmamız gerektiğini söylerlerdi. Acil durumlar için de ekstradan birkaç uçak bulunuyordu havaalanında.
Muhafızların oturduğu bölümü geçip bizim bölüme geldim. Koltuğuma yerleştim, karşıma da
Sage oturdu.
Nora da arka bir yerlerde oturmuş, hostese ve hosa ne tür bir maske istediğini söylüyordu. Bir saat sonra inecektik, ne maskesi ya? Nora'yı anlamıyordum ve anlamak da istediğimden emin değildim. Kafa yapısına uyan birini bulmak için daha sonra Sage'le konuşacaktım. Şimdi biraz uyumalıydım.
Uyku bandıma uzanacakken yanında duran tacımı gördüm. Kural 3. Herhangi bir görüşmede; insanların, senin mevkini unutmamalarını sağla.
♛
İşte karşımdaydı. Astoria. Astoria Janet Chanandelore-Jones. Gece mavisi, dar bir elbiseyle karşımda oturmuş; kokteylinden yudum alıyordu. Siyah saçları, tıpkı reklamlardaki gibiydi. Üstünde gümüşi bir taç vardı. Bunlardan çok, kızgın gözleri batıyordu bana. Kızgın kuzguni gözler. Ortalığı yakıp savuracak kuzguni gözler.
Astoria'ya gelmiştik. Sarayın arka bahçesindeydik. Hava kararmıştı. Aydınlatmak amaçlı kullanılan lambalar sayesinde karanlık olduğu belli olmuyordu bile. Etrafta küçük küçük masalar ve sandalyeler vardı. Ülkenin soyluları, çeşitli kıyafetleriyle her yeri doldurmuştu. Hizmetkarlar, içeceklerle dolu tepsileriyle dolaşıyordu. Annem ve babam, Kraliçe Mary ve eşi Charlie'yle konuşuyordu.
Nora birkaç erkeğin yanlarına oturmuş, hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Aynen ablacım, vıcık vıcık insanlar. İkiyüzlü mankafa.
Sage de James'i bulmuş, kokteyllerini içiyorlardı. James'in üzerinde lacivert bir takım vardı. Kıvırcık kahverengi saçları ensesine kadar uzamıştı.
Astoria öne eğildi ve sert sesiyle konuşmaya başladı. "Bu kutlamanın amacını biliyor musunuz Prens Henry Chandler-Alexander Seattle?" Pekala, bu da neydi şimdi? 'Prens' kelimesine vurgu yapması hoşuma gitmemişti. Bir de tam ismimi söylemesi. Daha yeni gelmişken ne bu düşmanlık? Öksürdüm. Onun gibi davranmaya çalışmam gerekiyordu. Yanımdan geçen hizmetkarın tepsisinden mavi bir kokteyl aldım ve öne eğilip Astoria'ya döndüm. "Bilmem mi gerekiyordu Prenses Astoria Janet Chanandelore-Jones?" Astoria geri çekilip güldü.
"Gelenekleri iyi bildiğinizi sanırdım."
"Düşmanın geleneklerini bilecek kadar düşmedim." Çenem seğirdi. Yüzümün ifadesini korumam gerekiyordu.
"Düşmanın özelliklerini bilmeniz gerekmiyor muydu? En can alıcı noktasından vurmak için?" Kahretsin. Bunu düşünmemiştim. Astoria sözünü devam ettirdi. "İyi bir kral olabileceğinizi düşünmüştüm Prens Henry. Görünüşe göre her konuşmamızda ihtimaller azalıyor." Ve gülümsedi.
Kahretsin, bu kız çok fenaydı. Henry 0, Astoria 1. "Ne de olsa kimse ülkesinin küçülmesini istemez, değil mi?" Astoria 2. Yeniliyordum resmen. Nora'ya ihtiyacım vardı. Mankafa dediğim için üzgünüm Nora, affet beni. "Mesela ben sizin dolunay ayı festivali zamanında sarayınızın birkaç kişi
dışında bomboş olduğunu biliyorum." Şaka mı bu? Cidden boş oluyordu da o bu bilgiyi nereden bulmuştu acaba? "Siz, nasıl?" diye kekeledim. Sözüne devam etti. "Ayrıca bahçe kutlamalarınızda kraliyet ailesi üyelerinin odalarının da koruması da olmuyor. Boş yani." Gülümsedi. Peki, eve gidince herkesi sorgulamamız gerekiyordu. Bozuntuya vermedim.
Oyunu devam ettirmem gerekiyordu. "Düşmanı düşünmekten kendi safınız kaçıp yok olmasın aman." Astoria'nın yüzü düşmüştü. Zafer edasıyla gülümsedim. Henry 1. "Kendinizi düşünmek yerine başkalarını düşünürseniz her saldırıda bir parçanız kayıplara karışır Prenses Astoria." Sonra da Astoria'yı taklit ettim. "İyi bir kraliçe olacağınızı düşünmüştüm." Astoria'nın yüzü daha da düştü. Buum! Henry 2.
"Kendi safımı da düşmanın safını da ele alabiliyorum. Bunu halledebilecek kapasitede aklım var. Prens. Henry." Son iki kelimeyi fısıldayarak söylemişti.
"Dikkat edin de bir gün o aklınız sizi yarmasın."
"Merak etmeyin siz. Ay'ın gücüyle tüy gibi hafif kalacağına emin olabilirsiniz."
Aklımın karıştığını gören Astoria güldü. "Demek ki kutlamamızın amacını anlatma zamanı." Ayağa kalktı. Ayaktayken daha uzun görünüyordu. "Gel benimle." Ayağa kalktım. Boyu, alnıma geliyordu. "Ne zamandan beri 'sizli' konuşmayı bıraktıktan?" Astoria suratsızca bana baktı. "Buna gerek var mıydı?" Cevap vermedim.
"Takip et beni." Çimlerin üstünde yürüyerek Astoria'yı takip ettim. Sarayın arka cephesine kadar yürüdük. Astoria, boyumuzun beş katı uzunluktaki gümüş ve gece mavisi kapıyı sonuna kadar açtı. Koridorlar da bu renklerde dekore edilmişti. Sayamadığım kadar çok kapı geçmiştik. Diğerlerinden daha dar ve duvarları soyunmuş bir koridora girdik. Burada hiç kapı veya oda yoktu. Şaşkınlıkla etrafı inceliyordum. "Hazır mısın?" diye sordu Astoria. Tam cevap verecektim ki ellerini çırptı ve odadaki meşaleler yanmaya başladı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Astoria gülmeye başladı. "İlk defa mı görüyorsun cidden?" İlk defa derken? Sanırım burası alkış sistemiyle çalışıyordu.
Astoria fısıldar gibi konuştu. "Güçlerimiz tükenmedi. Az da olsa işlev görüyor. Al sana düşmanının özelliği. Bu da benden olsun." Güldü ve mırıldanarak yavaş yavaş yürümeye başladı.
Güçler. İnsanların auralarından çıkan enerjiler topluluğu. Tanrıların soyundan gelen insanlar. Tanrılar ve tanrıçalardan güç alan insanlar.
Bir zamanlar tanrıçalar tarafından insanlar yaratılmıştı. Her birinin tanrıçaya bağlı olduğunu, onun soyundan geldiğini gösteren bazı işaretler vardı. Genellikle insanların omuzlarında oluyordu ama başka bölgelerde de çıkma olasılığı vardı. Omuz dışında çıkan işaretlere sahip olanlar, söylenenlere göre daha güçlü ve özel oluyorlardı.
Yaklaşık birkaç asır boyunca insanların gücü ortaya çıkmamıştı. Daha doğrusu çıkamamıştı. Çünkü insanlar birbirleriyle fazla iletişim kurmuyorlardı ve bu da enerjiyi olumsuz etkiliyordu.
İnsanların konuşmaları, temasları sonucunda enerjiler yavaş yavaş şekillendi ve ortaya güç alaşımları çıktı. En panik, en korkunç, en mutlu, en üzgün veya benzeri olaylarda güç patlaması yaşıyorlardı. Bu patlamalar sonucu insanın gücü ortaya çıkıyor, özelleşiyordu.
Güçler ortaya çıkmaya başladığında, gruplar da ortaya çıktı. Güç farklılıklarına göre insanlar gruplaştı. Ateş çıkarma, telekinezi, ışınlanma, şimşek çaktırma; bilinen güçlerdi. Daha fazlası olduğu düşünülüyordu ama bunlara ait kanıtlar henüz bulunamamıştı.
Herkesin yapabildiği basit güçler vardı ama onları birbirinden ayıran özel güçlerdi. Bu güçler, gruplaşmaya neden oldu.
Fazla kişide bulunmayan farklı güç sahipleri yüksek konuma sahip oldu ve grupları yönetir hale geldi.
Söylenenlere göre karanlık bir güç doğmuş ve güç sahiplerini ele geçirmişti.
Halkın büyük bir bölümü, güçlerini karanlığa aradıklarından tanrıçalar tarafından cezalandırılmıştı. Cezaları da güçlerinin elinden alınması olmuştu. Tanrıçalar; güç sahiplerinin güçlerini almış, bir yere hapsetmişti.
Rivayetlere göre de güçler birkaç özel taşa hapsedilmişti. Ne yerleri, ne de isimleri belliydi.
Astoria'ya göre bu hikaye tamamen yalan mıydı? Ve neden bunu, bana söylemişti? Bir şey mi planlıyordu? Koşarak Astoria'ya yetiştim.
"Hey! Neyin peşindesin?" Astoria yavaşça arkasını döndü. Meşalelerin ışığı yüzüne yansımıştı ve çok korkunç gözüküyordu.
"Derken?"
"Hikayeyi bilmiyor musun?"
"Ay şu dandik şey mi?" Kocaman bir kahkaha patlattı. "Ona inandın mı gerçekten? Tam bir veletsin."
"Hey, hiç hoş değil!" Kaşlarım çatılmıştı. Sevgimi kazanırken bir anda yüzde iki binlik bir oranla nefretimi kazanmıştı. Gerizekalı. Bir de şu hikaye şeysi. Nasıl yalan olabilirdi. Crysthalian'da hep bu hikaye anlatılırdı. Ya ülkece yanlış biliyorlardı ya da Astoria atıyordu. İkinci ihtimal daha mantıklı geliyordu. Zaten düşmana da güvenilmezdi.
"Şu çocukça hareketleri bir sal. On sekiz yaşına gelmişsin zaten!"
"On dokuz." diye düzelttim.
"Her neyse." diye eliyle geçiştirdi beni. Önüne döndü ve yürümeye başlayacakken onu durdurdum.
"Şu hikayeyi anlatana kadar hiçbir yere gitmiyorsun Astoria." Ben bile sesimden ürkmüştüm. Astoria'nın da korkmasını umdum.
Astoria'nın yüzüne baktım. Korkmuşa benzemiyordu . Aksine gülümsüyordu. Bu kız psikopat sanırsam. Alo, deliler hastanesi mi? Burada bir kaçık var, ortayı ateşe vermeden alın götürün. En karanlık zindana koyun, bu kız oradakilerin psikolojisini daha da bozar.
"Karşılıksız mı? Asla." Korşoloksoz mo? Oslo. Mankafa. Ne bu trip atma çabaları? Midemi bulandırıyordu resmen. Karşılığını verirsem ve saçma sapan bir şey anlatırsa eğer, burayı yıkardım. Öyle bir yapsın, bak bakalım, ne yapıyorum? İç çektim.
"Peki, ne istersiniz efendim?" Sahte bir şekilde eğildim.
Düşünüyormuş gibi yaptı birkaç saniye. Başını bana çevirdi ve neredeyse gülmeme sebep olacak o sözü söyledi. "Seninle bir daha görüşmek istemiyorum." Gülümsedi.
Birkaç saniye, tüm dişlerimi gösterecek şekilde güldüm. "Aynen. Bak, oldu şuan." Gülümseyerek sözüne devam etti. "Eğer benimle görüşmeye kalkarsan karşılığında muhafızlarından birini alırım." Gülümsemem soldu. Pekala, bu anlaşmayı yapmayacaktım. Ama sonra, kuşağa çok caiz gelen bir teklif yaptı. "Eğer ben seni görmeye kalkarsam, muhafızlarımdan beş tanesini veririm."
"Büyük oynuyorsun Astoria." Böyle bir teklif sunacak kadar düşmüş müydü cidden? Her şekilde ben daha kazançlı çıkıyordum. Ama muhafızların üstüne oynamak canımı sıkıyordu. Çünkü onların da duyguları vardı.
"Muhafızların üstüne oynamak ne kadar doğru Astoria? Değiş tokuş ettirileceklerini duysalar ne kadar da üzülürler."
Astoria'nın yüzü seğirdi. "Seni bilmem ama benim muhafızlarım duygusuz. Duygusuz olmaları için eğitildiler. İstediğim her şeyi yerine getirirler. Onlara güvenim sonsuz."
Bu nasıl bir canilikti böyle? Bu insanlar iyi değildi. Genel olarak tüm kraliyet ailesi. Akıllarında acımasızlık vardı bunların.
Aklıma Sean'ı düşman ülkeye vermemi getirdim. İkimiz de kahrolurduk. Böyle bir şey mümkün değildi. Ama öte yandan Astoria'yı bir daha görmemek güzel bir fikirdi. Bunu başarabilirdim.
Astoria'nın uzattığı elini sıktım. "Tamam o halde. Şimdi, anlat şu lanet olasıca hikayeyi. Eğer dandik bir şey anlatırsan seni burada yok ederim."
"Tamam Bay Acımasız. Lütfen durun." Ağlama taklidi yaptı.
"Aman ne komik." Şimdi anlatmaya başlasa iyi olurdu yoksa olacakları ben bile düşünemiyordum.
"Lütfen durun. Hiçbir şey yapmadım."
"Kes şu bebeklikleri ve anlat. Hemen!" Astoria hemen ciddileşti. Bir zahmet! Astoria'ya bakmaya devam ettim. O da bana. Kafamı 'ne var' dercesine salladım. Astoria hala ifadesizdi.
"Neyi bekliyorsun? Davetiye atmamı falan mı?"
Astoria başını iki yana salladı. "Geldik zaten." Etrafıma baktım. Hiçbir değişiklik yoktu ve burada neyi anlatacağını çözememiştim.
"Bak Astoria. Senin saçma sapan oyunlarına harcayacak vaktim yok. Yoksa buradan giderim." Koridora baktım. Bir sorun vardı. Nasıl dönüleceğini bilmiyordum. Buraya çok yabancıydım.
"Kan istiyor."
Ne diyordu bu? Tamam, bu deliler ülkesinde daha fazla barınamayacaktım. Benden bu kadar. Yavaşça koridordan dönmeye başladı.
"O. Kan. İstiyor."
Bu sesin Astoria'ya ait olduğu konusunda emin değildim. Arkamı döndüm ve Astoria'ya doğru yürüdüm. "Neyin kanından bahsediyorsun sen?"
Astoria iç çekti. Eliyle yanımızdaki duvarı gösterdi. "Giriş burası." Elinin gösterdiği yere baktım. Sadece duvar. Bir büyü falan mı vardı yoksa ben mi aptaldım? "Hani nerede?"
"Of Henry. Aç şu gözünü de bir bak!" Hey, hey, n'oluyoruz? Ne bu tripler şimdi? Burada boş bir duvar varsa, pekala bu benim suçum değildi. Gerizekalı. "Göster o zaman!"
"Göremeyiz." Aynen kardeşim, aynen. Astoria sözünü devam ettirdi. "Duvar, her gelen kişiye farklı bir boşluk sunuyor. Demirimsi bir şey olması lazım. Ortada bir boşluk olması lazım." Ben de inandım. "Bak mesela şurada benimki var." Elini, altlara doğru getirdi ve gösterdi. Orada sadece duvar görüyordum. Pekala, doğru olabilirdi. Ama bu Astoria'nın bir kaçık olmadığını göstermez. "Al, bu da kanıt." Pekala.
Elimi boş duvarda gezdirdim. Sırf bir hikaye öğreneceğim diye girdiğim çabalara bak. Tamam, kutlamadaydık ve biraz sıkılmıştım. Maceraya hayır demezdim. Biraz yürüyünce parmaklarım boşluğa takıldı. Gözlerimi, ellerime çevirdim. Evet boşluk buradaydı. Duvarın bana sunduğu boşluk burasıydı. Astoria'ya döndüm. "Peki, şimdi ne yapacağım?"
"Kanını vereceksin." Ne tür bir ruh hastası duvarıydı burası? Duvar canlı olmazdı zaten. Peki, bu duvara kanımı vermeyecektim."
"Hadisene, yarım saat seni mi bekleyeceğiz?" Ya vallahi yeter, kendimi burada baskı altında hissediyordum cidden. Duvar üstüme üstüme gelmeye başlamıştı zaten. Yolu da zaten Astoria kapatıyordu, kaçış yok yani. Aman, ne güzel.
Ağır bir nefes verdim. "Pekala, nasıl vereceğim?" Astoria, ayakkabısından bir çakı çıkardı. Dayanamayarak sordum. "Ayakkabında neden bir çakı var?" Cevap gecikmedi. "Her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor. Al sana, düşmanının bir özelliği daha." Gene başladı bu. Daha yarım saat önceki konuşmanın kavgasını yapmayacaktım.
Astoria, gözlerime baktı. Başını ileri uzatarak salladı. Pekala, bundan ne anlamam gerekiyordu? "Ne oldu?" Astoria, çocuğuna kızmış bir anne edasıyla konuştu. "Henry, bu kadar aptal olamazsın!"
"Ne? Ne yaptım ben ya?" Astoria böyle triplere girince sinirden hoplayacaktım şimdi.
"Elin, Henry."
"Ne varmış elimde?"
Astoria tekrardan 'of'ladı ve elimi tuttu. Daha bir şey söyleyemeden çakıyı avucumun içine batırdı. Dudaklarımdan yüksek denebilecek seviyede bir çığlık çıktı. Elimi hemen geri çektim.
"Ne yapıyorsun ya seni acımasız? Acıttı bu! İnsan bir sorar. Batırayım mı, hazır mısın?"
"Upss. Maalesef, üzgün değilim. Şimdi kurumadan avucunu deliğe bastır." Vicdansız.
Söylediğini yaptım ve avucumu deliğe bastırdım. Bir anda etrafta rüzgarlar esmeye başladı. Önüzümdeki duvar açıldı ve algılayamadığım şekilde bir ses çıkardı. Tamam, kanımı vermeme değmişti çünkü içerisi aşırı güzeldi.
Ne olduğunu bilmediğim birkaç obje ve ne amaçla kullanıldığını bilmediğim birkaç heykel vardı. Etrafta da türlü türlü resimler vardı. Ama ne olduklarını anlayamamıştım. İç içe girmişlerdi.
"Her nereye bakıyorsan kes ve beni takip et." Peki, matmazel. Takip edelim bakalım.
Bir süre daha yürüdükten sonra durdu. Ben de durdum. Bana döndü ve bir süre izlemeye başladı. Başımı 'ne oldu' dercesine salladım. Astoria bir süre daha duraksadı. Sanırım tereddüt ediyordu konuşmakta.
"Burası Anılar Dükkanı." Tamam, kabul etmeliyim ki ilginç bir isimdi. "Burada bizim tarihimizdeki anıları görebilirsin. Yaşayabilirsin de." Yaşamak mı? Anıları nasıl yaşayacaktım ki?
"Anılar nasıl yaşanıyor ki?"
"Bu kadar. Daha fazlasını söylemeye niyetim yok. Daha doğrusu iznim yok." Sonunda Astoria'nın da izni olmayan bir şey. Bu ülkede her şeyi yapabildiğini sanıyordum. Dikine gitsem miydi acaba? Neyse ki karşısında benim gibi biri olduğu için çok şanslı. Çok merhametli biri olduğum için sorgulamayacağım.
"Pekala, anlat bakalım."
"Yanımızda duran resme bak." Başımı yana çevirdim ama tek görebildiğim karmakarışık renklerdi.
"Bu karışık renklerden ne anlamamı bekliyorsun Astoria?"
"Resme bak ve hikayeyi anlamak istediğini hissetmeye çalış." Pekala, burada neler dönüyordu?
Resme döndüm ve gözlerimi kapatıp hissetmeye çalıştım. İçimden birkaç şey mırıldandım. "Resmi görmek istiyorum, gerçek hikayeyi duymak istiyorum. Bana bunu göster." Sözleri birkaç kez tekrarladıktan sonra zihnime resmin parçaları düşmeye başladı. Ay. Dolunay. Bembeyaz, arada gri gri noktalar. Etrafı çevreleyen siyah bir gökyüzü. Onlarca yıldız.
Daha fazlası yoktu. Zihnimi daha da zorladım. Gene de bir şey olmadı. Tam gözlerimi açacakken Astoria konuştu. "Açma! Resim daha tamamlanmadı. Zorlamaya devam et." Söylediğini yaptım ve sözleri başka bir yoldan mırıldanmaya başladım. İnsanlar. Renk renk giyen insanlar. Ellerini havaya tutmuş insanlar. Ellerinden grimsi bir duman çıkan insanlar. Biraz daha zorladım. Kırmızılar içinde insanlar. Ellerini yüzüne siper etmiş, renkli kıyafetler giyen insanların karşısındaki insanlar.
Nefes nefese gözlerimi açtım. Biraz terlemiştim. Ellerim ıslaktı. Astoria'ya döndüm. Gülümseyen yüzüyle karşılaştım. "Ne oldu az önce öyle?"
"Hikayeyi ortaya çıkardın. Tebrikler, sonunda bir işi başarabildin." Evet, gerçek Astoria'ya geri dönüyoruz. Zaten iyi kısmı hiç çıkmamıştı ki ortaya, kendimi kandırıyordum.
"Kes sesini mankafa."
"Gerizekalı, kapa çeneni de resme bak." Resme baktım. Eski, karışık renkli halinden eser yoktu. Tıpkı zihnimde gördüğüm sahneler vardı. İki tarafta insanlar ve dolunay. Ağzımdan şaşkınlık dolu nidalar döküldü. "Vay canına!" Pekala, bu muhteşemdi. Gerçek bir ressamın elinden çıkma gibiydi.
"Şimdi sana hikayeyi anlatayım." Sonunda. Astoria resme bakıp konuşmaya başladı.
"Hikayenin bir kısmı doğru ama gerisi yanlış. Bu arada ben konuşurken konuşmaya kalkarsan seni buradan atarım." Konuşmuyordum ki zaten! Mankafa. "Her neyse. Eski zamanlarda insanların güçleri ellerinden alınmıştı. Herkes de farklı taşlara hapsedildiğine inanıyordu. Bu kısmı doğru ama herkesin güçlerinin ellerinden alındığı sözü yanlış. Atalarımdan Sophia Jones, uzak yerlere kaçmaya başladı. Ve başardı da. Tanrıçaların gözünden kaçmak için gücünü gizledi ve hiç kullanmamaya başladı. Daha sonra bir çocuğu oldu ve soyumuz başladı. Doğan herkesin içinde de ufak bir güç vardı ama Sophia'nın hiç kullanmaması laneti de beraberinde getirdi. Güçlerimizi sadece dolunayda kullanabiliyorduk. Resimde de gördüğün gibi dolunay var. Güçlerini kullananlar da bizim halkımız. Karşıdakiler de düşmanlarımız. Bilinenlere göre de güçler sadece Antropol Kraliyet Ailesi ve soylularında var. İşte gerçek hikaye bu."
Yıllardır kandırıldığıma inanamıyordum. Babamın ve annemin söylediği tüm o şeyler. Hepsi yalandı. Tamam, bir kısmı yalandı. Ama belki de gerçeği bilmiyorlardı. Onlara anlatmam gerekiyordu.
"Birilerine anlatırsan yerinde yeller eser. Ona göre." Kahretsin. Bunu yapabileceğini biliyordum. Susmak daha mantıklı gözüküyordu. Astoria'ya birkaç sorum vardı ama konuşursam olacaklardan korkuyordum. Konuşma, demişti çünkü.
Astoria'ya döndüm. Başını 'ne oldu' dercesine salladı. Sonra bir şey hatırlamış olacak ki, konuştu. "He, şimdi konuşabilirsin bücür."
"Mankafa."
"Sana bunları anlattım diye bana bunları söyle sen. Görürsün sen." Astoria'nın yapabileceklerinin sınırı yoktu. Kafamı iki yana salladım. "Tamam tamam, pardon! Lafımı geriye alıyorum. Size soru sorabilir miyim müstakbel efendim?" Astoria memnun olmuşcasına kafasını salladı. "Buyur."
"Şuanda senin güçlerin var mı?"
"Tabii ki." Ellerini havada oynattı. Ellerinden grimsi bir duman çıktı. Gözlerim şaşkınlıktan açılmıştı. "Aşırı güzel bir şey bu." Bu da gelirken meşaleleri yakmasını açıklıyordu. Yere oturdum.
"Senin için öyle."
"Anlayamadım?"
"Bu güçler bana anlamsız geliyor."
"Ama kolaylık sağlamıyor mu? Yani hayatın daha kolay olur. Ne gibi güçlerin var?"
"Eskiden insanlarda olan temel güçlerin çok daha azı. Yani bir şeyleri yakabiliyorum ya da hafif eşyaları kaldırabiliyorum. Bunları sadece dolunayda yapabiliyorum ve çok mantıksız geliyor. Ama anneme göre değil. Sırf şu kadar güçlerimiz ortaya çıkıyor diye o kadar insanı çağırıp kutlama yapıyor."
Sadece başımı sallamakla yetindim. Çünkü söyleyecek bir sözüm yoktu. Astoria yanıma yaklaştı ve biraz eğildi. Parmaklarıyla çenemi kavrayarak yukarı kaldırdı ve gözlerimi gözleriyle buluşturdu. Karnımda bir kasılma hissetmiştim. "Eğer bunları birine anlatacak olursan Henry," Nefesini dudaklarımda hissettim "Karşında beni bulursun." Dudakları yukarı kıvrılmıştı.
"Bana bunları neden anlatıyorsun?" Taş kesilmiştim ve hareket edemiyordum. Astoria'yla beş santimetre bile yoktu aramızda. Parmaklarıyla çenemi sıktı.
"İçimden. Bir de düşmanının özelliklerini öğren diye. Ne de olsa ileride karşı ülkelerin başına geçeceğiz. Yararlı olsun." Çenemi biraz daha sıktıktan sonra hızlıca parmaklarını geri çekti.
Çenemin kızaran yerini parmaklarımla ovdum. Az önce ne olmuştu öyle? Ve o karnımdaki kasılma hissi de neydi? En son Emily'le tanışırken böyle olmuştu. Yavaşça kalktım ve üstümdeki tozları silkeledim. Astoria'ya döndüm. Kollarını bağlamış, bekliyordu.
"Şimdi çıkalım şuradan."
Hiçbir şey söylemeden, acıyan çenemi ovarak onu takip ettim.
♛
Kokteylimin içinde duran buz parçasına göz attım. Pipetimle oynayarak erimesini sağladım. Tekrardan pipeti elime aldım ve içmeye devam ettim.
Astoria'yla oradan çıktığımızdan beri konuşmamıştık. Göz göze de gelmemiştik. Sanırım düşmanlık sürüyordu. Bana neden o hareketi yaptığını anlamamıştım. Eğer oynamak istiyorsa bulabileceği başka kişiler vardı.
Çıkan bağırışlarla kafamı oraya çevirdim. Etrafta çoğunluk olarak erkek vardı. Çoğunluğu da sarhoştu. Merak edip kalktım ve kalabalığa karıştım. Kalabalığın çevrelediği yere baktığımda yüzümde tiksindirici bir ifade oluştu.
Axel ve Nora. Nora, kıyafetini değiştirmişti. Yerine uzun, parlak, yırtmacı olan, yeşil bir elbise giymişti. Ve Axel'in bacağında oturuyordu. Axel' bir göz attım. Gri bir takım giymişti. Kısa siyah saçlarını arkaya taramıştı. Siyah gözleri heyecanla Nora'ya bakıyordu.
İnsanların neye bağırdığını bulmak için etrafa baktım. Ama bir şey bulamadım. Bakışlarımı tekrar ikisine döndürdüğümde konuştuklarını farkettim. Dudaklarını okumaya çalışsam da beceremedim. Nora, parmaklarını yavaşça Axel'in bacağında gezdirdi. Axel'in sözü üzerine yüksek bir şekilde kahkaha attı. Kahkaha atması üzerine etraftaki herkes bağırdı. Çok iğrençti. Nora sırf bunu kasıtlı olarak yapmıyorduysa ben de Henry değildim. Aynen Nora, vıcık vıcık insanlar. Sözümü ciddiye almış, bir de bunu yapmıştı.
Kendine soylu diyen insanların yaptığı şeylere bak. Crysthalian'da bunu bir denesinler, bak bakalım nasıl cezaya çarptırılıyorlardı. Kraliçe de mi bundan rahatsız değildi? Bir de bu zamanlar güçlerini kazandıkları zamanlardı. Bunun yerine nasıl böyle bir aktiviteye başvuruyorlardır?
Annemleri bulmak için etrafa göz attım. Hiçbir yerde yoktular. Muhtemelen diplomatik işleri konuşmak için saraydaydılar.
Bu sesli ortama daha fazla dayanamayarak ortamdan uzaklaşmaya karar verdim. Arkamı döndüğüm an James'le karşılaştım. Arkasında da Sage vardı.
"Selam."
"Merhaba, uzun oldu görüşmeyeli." diye tebessümle cevap verdim. Sage' döndüm. "Selam sana da." Başıyla selam verdi. Arkamdaki kalabalığa baktığında ve Nora'yı gördüğünde yüzünü buruşturdu. "Of abla ya!" diye mırıldandığını duydum. Sessizce güldüm.
Üçümüz de boş sandalyelere oturduk. James'le havadan sudan konuştuk ve bazı komik şakalar yaptık.
Uzun bir sessizlik oluştuktan sonra Sage konuşmaya başladı. "Aslında Henry, James sana bir şey söyleyecek." Sessizce James'i dürttü. James hafifçe öksürdü.
"Ah, evet." Bir süre duraksadı ve devam etti. "Ben muhafızlara katılmayı düşünüyordum. Yeterli potansiyelim olabileceğini düşünüyorlar. Alt seviyeyle başlayacağım. Bunun sonucunda da size daha çok bilgi aktarabilirim."
Sözüyle biraz duraksadım. James çok iyi biriydi ve bize çok destek oluyordu. Bu kadarı yeterliydi. Daha fazla kendini yıpratmalarını istemezdim. Öksürdüm. "Aslında James, buna hiç gerek yok. Bize yeteri kadar bilgi veriyorsun."
"Yok, hiç sorun yok. Hep muhafız olmak istemişimdir. İki işi de beraber yapabilirim." James, boş zamanlarında ülkenin gizli sırlarını bulmaya çalışıyordu.
"Ama ya yakalanırsan?"
"Öyle bir şey olmayacağının garantisini verebilirim. Bir şey olmayacak." Sage'e döndüm. İstekli istekli başını sallıyordu. James'in sevdiği işi yapması en önemli şeydi.
"Pekala yapabilirsin. Ama lütfen yakalanma. Gerekirse bize bilgi vermeyi bırak. Onsuz da bize çok arka çıkıyorsun zaten. Kendini yıpratmana gerek yok." James başını salladı mutlulukla.
Biraz daha konuşacakken bir gürültü koptu. Muhafızlar her yerde koşturuyordu. Hızlıca ayağa kalktım. Herkesin gözlerinde korku vardı. Annemler hızla saraydan çıktı.
Sage'in elini tuttum. James de ailesini aramaya gitmişti. Sage'le beraber annemlerin yanına vardık. Gözlerim Nora'yı arıyordu.
"İşte orada!" Sage'ne göstermesiyle oraya baktım. Nora telefonuyla biriyle konuşuyordu. Panikle. Şimdi telefonun sırası mı Nora ya?
Kraliçe ve eşi çocuklarını bulmaya gitmişlerdi. Bizim muhafızlarımız etrafımızı kapatmıştı. Korkuyla Sage'e baktım. Gözlerinde korku olmasa da gerilmişti.
Ortalıkta koşturan muhafızlardan biri konuşmaya başladı ve o dondurucu etki yayan sözleri söyledi. "Biri, orda! Sarayın arka kısmında!"
Muhafızlar eşliğinde sarayın arkasından dolandık. Etrafta fazla ışık yoktu.
Ayaklarımın altında ılık bir sıvı hissettim. Ne olduğunu anlamak için eğilip parmaklarımla sıvıya dokundum. Parmaklarıma baktığımda içim donmaya başladı. Kan.
Yavaşça yürüdüm. İleride bir karaltı vardı. Karaltıya doğru eğildim. Crysthalian muhafızı yerde yatıyordu. Altında da kırmızı bir göl vardı. Yüzüne doğru baktım. Tırmık izleri. Kıyafetinin bazı yerleri yırtılmıştı, daha doğrusu yırtılmaya çalışılmıştı. Elleri, vücudunun üstünde kenetlenmişti. Ellerinin ortasında da muhafızın kanıyla kaplanmış manolyalar vardı.