İçeriğe geç

YA SEN YA HİÇ

Bölüm 2 · 10 dk okuma

YA SEN YA HİÇ

Bölüm 2

BİRİNCİ BÖLÜM

Tiktok| fundaalinda

İlk bölümümüzle sizlerleyim efenimmmm umarım beğenir ve onları seversinizzz tepkilerini çok merak ediyorumm. oy ve yorum yapmadan geçmeyelim keyifli okumalar dilerimmm💗💗💗

♪Sezen Aksu, Vazgeçtim

𓇢𓆸

Adliyenin koridorlarında yükselen sitemli ve öfkeli topuklu seslerim duvarlara çarpıyordu. Geçip giden insanlar meraklı bir gözle oradan oraya giden beni izleyip yollarına devam ediyorlardı. Bir elimde cübbe, omzundan kayıp düşen çantamla sinirlerim daha çok gerilmeye başlarken siyah gür saçlarımın arasından parmaklarımı geçirdikten sonra durdum. Sabrım taşmıştı tıpkı öfkem gibi. Yönümü hiç beklemeden nezarethaneye çevirdim. Hızlı adımlarla ezbere bildiğim koridoru arşınlayıp istediğim yere geldiğimde masasında duran nöbetçi polise avukat kimliğimi gösterdim. Asıl muhatabım olan kişiyle göz göze geldiğimde ise açılan kapıdan bir an bile beklemeden girmiş ve avuçlarımın arasına adamın boynunu sıkıştırmıştım.

"Nasıl saklarsın böyle bir şeyi?!" derken bütün gücümle bağırıp tutuşumu sıkılaştırdım. Adamın zayıf ve çelimsiz bedeni işimi kolaylaştırırken yüzlerimizin arasındaki mesafeyi en aza indirgemiştim. Öfkem onu korkutmuş olacak ki debelenmekten başka hiçbir şey yapamıyordu. Deli kuvveti dedikleri şey tam şu anda kanımda dolanıyordu. "Pezevenk, haysiyet yoksunu şerefsiz seni! Her şeyi anlat demiştim sana, her şeyi! Kıt beyinli misin sen, ha?"

"Avukat Hanım," Git gide yükselen tansiyonla harekete geçen polis memuru kolumdan tutup çekmeye çalıştı. "Zorluk çıkarmayın lütfen, sakin olun. Görüşmenizi parmaklıklar arasında yapın."

Çekiştirilen bedenimle ne kadar öfkemi atamamış olsam da geriye adım attım. "Tamam, tamam bırak." Polisin tuttuğu kolumu kendime çekip yere düşen cübbemi aldım. Alev alev yanan gözlerimi artık eski müvekkilim olan mahluka dikerken işaret parmağımı sallamayı ihmal etmemiştim. "Bundan sonra avukatın değilim. Defol git başka birisini bul."

Nezarethaneden çıkıp soluğu adliyenin dışında aldım. Önümdeki merdiven basamaklarını inerken başımı eğmiştim. Yaşadığım olayın öfkesinden aklım tamamen karışmışken omzuma inen darbeyle sendeledim. Kayan topuklumla tam düşecekken tutulan kolumla son anda kurtuldum. İçimden dikkatsizliğime saydırırken bakışlarım beni tutan kişiyi buldu. Anında pişman oldum yaptığımdan. Keşke bakmasaydım, keşke biraz daha erken çıkıp gitseydim de karşılaşmasaydık.

"Ne bu aceleniz avukat hanım?" demişti kalın ve tok sesiyle. Elini çekmiş ve yanına indirmişti. Hafif yana dönük bedeniyle merdivenlerin tam ortasında durduğumuzu fark ettiğinde bizi kenara çekmişti. "Az daha düşüyordunuz."

"Ben...Fark etmedim." Kelimeleri nasıl toparlayacağımı bir anlığına bilemeyip yutkundum. Az önceki öfkem şimdi buhar olup gitmişti sanki. Başka bir his ele geçirmişti bedenimi, sevmediğim ve uzun zamandır tatmaktan korktuğum bir histi bu. Alnıma düşen perçemleri kulağımın arkasına sıkıştırırken bugün bininci kez belki de omzumdan kayan çantamı düzelttim.

"Hayırdır, ne oldu da bu kadar sinirlisin?"

"Sinir mi?" dedi gülerken. "Hissettiklerimin yanında az kalır. Müvekkilim tarafından kandırıldım. Yetmezmiş gibi görüşeceğim savcı o kadar lanet ve burnu havada birisi ki kapısında beklemekten meyve verecektim artık."

"Kimmiş bu savcı?"

"Nereden bilebilirim? Yeni atanan birisi." dedikten hemen sonra onu tepeden aşağıya süzmüştüm hızlıca merakla. "Ee, sen niye buradasın kaçak?"

"Sanırım senin şu savcıyı tanıyorum." Sözünden hemen sonra park halinde olan arabaya dönmüştü. Çenesini hafif kaldırıp işaret etmişti. "Senin burnu havada savcı o olmasın?"

"Ne diyorsun Bulut ya?" deyip bakışlarımı onun işaret ettiği yere çevirdiğimde gülümsemem ortadan ikiye çatladı. Güneşli havanın gezindiği bahçemde şimdi kara bulutlar toplanmış yağmurlarını yağdırıyordu. Çakan şimşekler kalbimde izler bırakırken ağırlığımı bir ayağımdan ötekine vermiştim. Az önceki o hissin nedeni ortaya çıkmıştı. Bir adım bile uzağımda olsa onu böyle hissetmeye devam etmek ne korkunçtu. "Nasıl? O başka bir yerde değil miydi?"

Ellerini pantolonun ceplerine koyan Bulut sırıtmıştı bilmişlikle. "Kendisine sor."

Sohbetimizin bitiminde tam karşımıza dikilen adamla çantamı tutan parmaklarımın tutuşunu arttırırken, silikleşen kırmızı rujlu dudaklarımı birbirine bastırarak daha çok yok etmiştim. Şık siyah takım elbisesi, yeni tıraş olmuş keskin hatlı yüzü ve uzun bedeniyle tam önümde duruyordu. Bir o kadar tanıdık bir o kadar da yabancıydık birbirimize. Gözlerine bakmaya korkuyordum ancak içimdeki ses yüzünden engel olamayıp siyah harelere baktığımda cesaretim tuzla buz oldu.

Soğuk ve sonsuz bir boşluk.

Bir insana nasıl kötü hissettirebileceğini iyi biliyordu. Yanında olan kişiyi nasıl yokmuş gibi hissettireceğini iyi biliyordu. Arhan, insanları güzel silerdi.

"İşin bittiyse gidelim Bulut." demişti karşısındaki bana bir selam bile vermeyi çok görürken. İster kabalık olsun ister başka bir şey muhatap olmamıştı.

"Ahu'nun da burada işi varmış. Karşılaştık..." diye sohbet kurmamızı sağlamaya çalışan Bulut ona dönen gözlerdeki alakasızlığı fark etmiş olsa gerek susması gerektiğini anlamıştı. "Gidelim, bitmişti."

Yanımdan süzülüp geçen ikiliye karşı sessizliğimi korurken boğazıma oturan yumruyla yutkunamadım. Yok sayılmanın verdiği acıyla baş etmeye çalışırken gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi yumup içimden sakinleşmek için sayıları sayarken ayakkabımın ucuyla ritim tuttum. "Sakin ol Ahu. Sakinleş, bir şey yok."

Duygularıma hâkim olmayı başardığımda ileride duran arabama yürüdüm. Eşyalarımı arka koltuğa bırakıp sürücü tarafına geçtiğimde bir an bile kalmak istemediğim yerden hemen uzaklaştım. Yeni rotam evim olurken radyodan rastgele bir müziği açarak dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Direksiyonu kavrayan parmaklarıma gözüm çarptığında bütün parlaklığıyla orada duran alyansımı fark ettim Düşünmekten kaçtığım asıl problemim önüme dikilmişti. Bir süre dalıp gitti bakışlarım alyansımda. Kırmızı ışığın varlığından yararlanıp sol elimin yüzük parmağında duran tektaşı ve yüzüğü hiçbir duygu hissetmeden çıkardım ve yan koltuğa fırlattım. Yuvarlanıp giden alyans koltuğun altına düşerken yanan yeşil ışıkla gaza asıldım.

Arkama bakmadan kaçıp gitmek istediğim yere geldiğimde ayaklarım geri gitmek için can atıyordu. Elimdeki anahtarla kapıyı açtığımda geniş koridoru geçmiş ve lüks evin salonuna adımımı atmıştım. Valizlerim oradaydı işte. Üç koca valize kıyafetler sığmıştı ama ya üç yılın anılarına ne olacaktı? Onlar sığabiliyor muydu valizlere? Yanımızda taşıyıp hiç açmamak üzere kapatabiliyor muyduk?

Arkası bana dönük duran eski kocamla göz göze geldik. Fakat yüzündeki ifade az önceki gibi acıtmadı canımı. Zoruma gitmedi, sakinleşmek için sayıları saymam gerekmedi. Alışılmış bir durumla karşılaşmak gibiydi onunla. Son altı ayım o yüze bakmakla geçip gitmişti çünkü. Duyguların yitirilip gittiği iki kalbe yuva olan bu evde artık neşeli kahkahaların yerini büyük kavgalar almıştı. Kapıdan her zaman el ele giren çift iken şimdi iki birer yabancı olarak adımlarımızı atıyorduk. Bizi bir arada tutmaya kızımız Minel dahi yardımcı olamıyordu. Tükenmişlik uçurumundan atlamıştık ve toparlanabilecek parçalar ufacık olmuştu. Yapışmazlardı...Bunu defalarca kez denemiştim. Fakat her seferinde o parçalardan birisinde sızmıştı duygular. Kaçıp gitmenin yollarını bulmuşlardı ne kadar çabalasa da. Ve sonunda bu noktaydık işte. Kaçınılmaz son gerçekleşmiş, boşanmıştık.

"Yüzüğünü çıkarmışsın." demişti Yaman dikkatini çeken detayla. Elleri pantolonun cebinde rahat bir tavırla duruyordu. "Seni iyi hissettirmiş olmalı."

"Hem de nasıl," Bavullarımın yanına gidip kulplarını yerinden çıkarırken dikkatimi o hariç her yere yönlendirmiştim. "Çok önceden olması gereken bir şeydi."

"Üç yılın o kadar da kötü geçtiğini söyleyemezsin."

"İki yıl," Yürüdüğüm yolun yarısında durdum ve Yaman'a döndüm. "Üçüncü yılımızın nasıl geçtiğini sende biliyorsun. Minel için katlandık birbirimize."

"Doğru, sevgimiz tükendi."

"Sevgi mi?" Kafamı iki yana salladım hayal kırıklığıyla. "Aşk bile diyemiyorsun."

"Sen diyebilir misin ki?" Beni çok iyi tanıyordu Yaman. Evliliğimiz boyunca nelere nasıl tepki verdiğimi, aşık olduğunda nasıl bir kadına dönüştüğümü gayet iyi biliyordu. Üç yıllık evliliğimizde sevgi ve saygı vardı ama aşk asla yoktu.

"Haklısın, diyemem. Bu kelimeyi seninle kirletemem." Titreşim sesi gelen telefonunu işaret ettim bakışlarımla. Geldiğimden beri sayısız kez çalmıştı. "Arayan her kimse çok ısrarcı belli ki."

Telefonu çıkarıp ekrana yansıyan isme baktığında çenesi kasıldı. Hiç beklemeden meşgule attı. "Önemsiz birisi."

Bir kadının bir şeyler hissetmesi hiçbir zaman durduk yere olmazdı. Bunu çok iyi biliyordum. Üç yıllık kocamı o kadar iyi tanıyordum ki telefonuna bakarken yüz ifadesinden bir şeyler olduğunu anlamıştım. Tuttuğum bavulları bıraktım.

"Beni aldattın mı?" dedim tamamen soğukkanlı bir şekilde karşısında dururken. Ellerimi belimin iki yanına yerleştirirken sessiz kalan ona sorumu yeniledim. "Söyle, bu ilişkiye üçüncü kişileri soktun mu Yaman?"

"Ne söylediğinin farkında mısın sen? Aldatmadım Ahu."

"Öyle mi?" derken bir meydan okumadaydım sanki. Zihnimde yer edinen ve kalbimde belki de en derin yaralardan bir tanesi olan sözleri tekrar etmiştim. "Ne demiştin bana? Arzuların yok, sevgin yok bana dair. İçi boş bir kabuktan ibaretsin sanki. Böyleydi değil mi? Hiçbirini unutmadım Yaman, unutmayacağım da. Şimdi bana doğruyu söyle."

O an öfkenin sarhoşluğuyla söylediği yaralayıcı sözlerinin yüzüne vurulmasıyla pişmanlığını gösterip kafasını iki yana salladı. "Aldatmadım. Seni kim aldatabilir Ahu?"

Hiç çekinmeden onu suçladım. "Sen yaparsın. Sen canımı yakmak, intikam almak için her şeyi yaparsın Yaman. Bir yıldır karısına dokunmayan adam bunu yapar."

"Yaşattıklarım için özür dilerim."

Son sözünü söyleyen Yaman'ın bakışlarından almıştım cevabımı çoktan. Gözlerime batan gözyaşlarımı akıtmamaya gayret gösterip kendime telkinler verirken arkamı döndüm ve çıktım evden. Ne olursa olsun izleri silemezdim. Kalbimin bir köşesinde Yaman'la yaşadıklarımın hatıraları kalacaktı. Gökyüzündeki bulutlar yasımı tutuyormuş gibi yağmur damlalarını indirmeye başladığında gözümden süzülen gözyaşı usulca dudaklarımda son buldu.

İçimdeki köksüz çiçek yeniden yerinden koparılmış ve hırpalanmıştı. Onu zincirlerle bağlayabileceğimi düşünmüştüm. Eğer bağlarsam bir daha kopmaz yerinden diye düşünmüştüm. Ama yanlış toprağa bağlamıştım. Çiçeğim o toprağa aldanıp çiçek açmış, güneşe gülümsemişti ama ne toprak ne de güneş gerçekti. Bir hayale aldanmış ve yaklaşan kötü günleri görmemişti. Yavaş yavaş solup gitmesine rağmen toprağında kök salmaya kendini zorlamış ama başaramamıştı.

Uzun saatler boyunca sahilde durup kimsesizliğime ağladım. Yaman'la evliliğimizin ne zaman koptuğunu düşündüm. Sevgimiz ne zaman yok olmuştu? Birbirimize karşı olan çekememezlik hissi hangi ara çıkmıştı? Sol avuç içim düz karnıma gitti usulca. Hatıralar birer birer zihnime üşüşürken kalbim ilmek ilmek parçalara bölündü.

"Neredeydin o gece? Hangi lanet toplantındaydın? Eğer yanımda olsaydın bebeğim belki de şimdi yaşıyor olurdu," diyordum bütün yaralı ve suçlayıcı bakışlarımla bağırırken. Elime geçen vazoyu beklemeden fırlatmıştım üstüne ancak vazo yere düşmüş ve parçalara ayrılmıştı cam kırıkları. "Ben orada kan kaybederken sen hangi cehennemdeydin?"

Benim kadar acı çektiğine ufak bir ihtimal dahi vermediğim Yaman pişmanlıkla dolu bakışlarını yere indirmişti. "Yetişmeye çalıştım. Yemin ederim yanına gelmek için her şeyi yaptım Ahu."

"Ama yetişemedin!" Avuç içlerimi göğsüne vurup sendelemesine sebep oldum. Acımı, öfkemi ve diğer bütün duygularımı ondan çıkarmak istercesine indiriyordum darbelerimi. "Kurtaramadın onu. Bebeğimin canı elimden kayıp giderken sen yoktun!"

"O benim de bebeğimdi Ahu!" demiş ve kollarımdan tutup sarsmıştı Yaman. Daha fazla ona karşı saldırılarıma katlanamamıştı. "Daha dikkatli olsaydın o zaman. Doktorun sana söylediklerini dinleseydin belki de düşük yapmazdın!"

Yüzüme bir tokat çarpılsa belki bu kadar canım yanmazdı. Günlerdir ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerim onun yüzünde takılı kalırken yapılan suçlamayla donmuştum. "Ben mi?" dedim titreyen sesimle. "Ben mi ölmesine sebep oldum?"

"Evet, sen! Düşük ihtimalinin olduğunu bile bile avukatlık sevdandan asla vazgeçmedin. Adliyelerde dolanmaya devam ettin."

Karşımda haykıran adama hiç beklemeden tokadımı geçirdim. Bütün utanmazlığıyla beni suçluyordu bir de. İşaret parmağımla yan tarafta kalan merdivenleri işaret ederken bağırdım. "Ben orada düşürdüm çocuğumu! Adliyede değil, tam orada kanımın içinde uzanıyordum! Acılar içinde orada kıvranıyordum ben."

"Ahu..." deyip durumu telafi etmek için konuşmaya çalıştığında sesi masadaki telsizden yükselen bebek ağlamasıyla yarıda kaldı. Minel'in ağlama sesleri o kadar kötü ve yüksek geliyordu ki mırıldandığı küfürler kulağıma ilişti. Kavga seslerimiz tüm evi yerinden sarsmıştı. Telsizi alırken eline geçen bu kaçma fırsatını değerlendirdi. "Ben Minel'e bakacağım."

Elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken Ahu hıçkırdım. Beni ayakta tutmaya daha fazla dayanamayan bacaklarımla yere çökerken hıçkırıklarımın sesi duyulmaya devam etti koca salonda.

Kırılma noktamız o gün başlamıştı ve hiç durmadan devam etmişti. Kavgalar artmış, birbirimize karşı olan tahammülsüzlüklerimiz her geçen gün göze batmaya başlamıştı.

Yüzüme vuran sert rüzgârın soğukluğuyla burnumu çekip montuma sarıldım. Cebimde duran telefonumu çıkarıp aramalar kısmına girdim. Tek bildirim bile yoktu kimseden. En ihtiyaç duyduğum kişinin isminde duran parmağımı hareket ettirip aramaya yönlendirdim. Fakat uzun uzun çalmasına rağmen aramam cevaplandırılmamıştı. Telefonu geri cebime koyup banktan kalktım. Arabama bindiğimde yönümü en yakın arkadaşım Şebnem'e çevirdim. Onunla konuşmak o kadar iyi geliyordu ki...Kaybettiğim kız kardeşimi bulmuş gibiydim.

Yarım saat içinde evinin önüne geldiğimde tanıdık gelen sokaklara kısa bir göz atıp zile basmıştım. Rüzgârdan dolayı birbirine giren saçlarımı düzeltirken açılmayan kapıya yumruk yaptığım elimle tıklatıp hemen ardından da zile bastığımda nihayet açılıvermişti.

"Nerede...Bu halin ne?" derken sözümü yarıda çevirmiştim. Üstünde bornozuyla kapıyı açan arkadaşımın önünü kapatmaya çalışmasını izlerken kaşlarımı çatmıştım merakla. "Yanlış bir zamanda mı geldim yoksa? Kim var içeride?"

"Ahu, kimse..."

Yanındaki boşluktan kolaylıkla sıyrılıp içeriye girdiğimde bakışlarımı evin içinde gezdirdim. Masada duran şarap kadehlerine ve hemen yanında duran erkek saatine baktım. Öne doğru adım atıp masaya yaklaştığımda erkek saatinin tanıdıklığı içimi kemirip duran o hissi yeniden ortaya çıkarmıştı.

Yanlış gördüğümü düşündüm. Ama hayır, saat tüm gerçekçiliğiyle orada duruyordu.

"Aradığını duymadım. Bugün taşınıyordun değil mi? Tamamen unut-"

"Şebnem..." dedim ona durmasını işaret ederken. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum saati yukarıya kaldırırken alacağım cevaptan korkacağımı bilmeme rağmen zehirli kelimeler dudaklarımın arasından çıktı. "Yaman'ın saatinin sende ne işi var?"

Ellerini nereye koyacağını bilemeyen Şebnem karışık saçlarını daha çok dağıttı. "O saat her erkekte vardır canım. Ne Yaman'ı? Saçmalama lütfen."

"Bu benim ona aldığım saat. Arkasında baş harflerimizin işlemesi var." Yüreğimdeki hançer biraz daha derine saplanırken saat parmaklarımın arasından kayıp zemine düştü gürültüyle. Gözlerim bu sefer ihanetin yaşlarıyla sızlarken dudaklarım titremeye başlamıştı. "Beni aldattığı kadın sen misin?"

"Ahu..."

Hayır, konuşan Şebnem değildi. Ama keşke o olsaydı. İşittiğim sesin getirdiği azap ve tanıdıklık hissiyle gözlerimi yumarken yanaklarıma süzülen iki damla gözyaşıyla alt dudağımı dişlerimin arasına kıstırdım kanatma pahasına. Sırtıma ihanet hançerini acımasızlıkla saplayan karşımdaki iki insana baktım.

Şebnem ve eski kocam Yaman.

Bu kaçıncı yanışım olacaktı? Daha kaç kere ölecek ve küllerim savrulacaktı umursamaz rüzgârın acımasızlığında?

𓇢𓆸

Bölüm Sonu.

Ahu'nun tepkisi ne olur sizce?

Şebnem ve Yaman hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.