Malikanenin devasa salonundan yükselen klasik müzik ezgileri, kahkaha sesleri ve kristal kadehlerin tokuşma tınıları başımı ağrıtmaya yetmişti. Bugün yirminci yaş günümdü. Dile kolay, tam yirmi yıldır bu lüksün, kuralların ve "kusursuz bir omega" olma zorunluluğunun içinde büyütülmüştüm.
Annemle babamın sosyeteden davet ettiği, yüzlerindeki sahte tebessümlerle bana bakan onlarca yabancı... Hepsi benim adıma eğleniyor gibiydi, bense kendi doğum günümde boğuluyormuş gibi hissediyordum.
Üzerimdeki beyaz, ipek gömleğin yakasını hafifçe gevşetmek istesem de babamın sert bakışlarını üzerimde hissedip elimi hemen geri çektim.
"Eğer bir saniye daha o yaşlı iş adamlarının şirket muhabbetlerini dinlersem, kafamı şu şampanya kulesine vuracağım."
Fısıltıyla karışık gelen bu tanıdık ses, dudaklarımın kenarının ilk kez samimiyetle kıvrılmasına neden oldu. Arkama döndüğümde, en yakın dostum Taehyung'un elindeki şampanya kadehi ile bana göz kırptığını gördüm. O da benim gibi bu boğucu çevrenin içinde büyümüştü ama kuralları delmek konusunda benden her zaman birkaç adım öndeydi.
"Şşş, Taehyung, sessiz ol," dedim etrafı kontrol ederek. "Annem duyarsa ikimizi de akşama kadar görgü kuralları dersine kapatır."
Taehyung yanıma yaklaşıp omzumu hafifçe dürttü. Gözlerinde o her zamanki muzip, tehlikeli parıltı vardı. "Merak etme, duyamazlar. Şu an babanın iş ortaklarıyla meşguller. Ayrıca Jimin... Gerçekten yirminci yaş gününü bu sıkıcı salonda, babanınnyaşlı moruk iş arkadaşları ilemi geçireceksin? Bu gece senin reşit olduğun, tamamen özgürleştiğin gece olmalı."
Kalbimin hızlandığını hissettim. "Ne demek istiyorsun? Başka ne yapabilirm ki?"
Taehyung kadehini masaya bırakıp bana doğru eğildi. "Dışarıda, şehrin öteki ucunda çok ünlü bir bar var. Sadece elitlerin değil, hayatı gerçekten yaşayanların gittiği bir yer. Var mısın?"
"Çılgın mısın sen? Babam öğrenirse beni mahveder!" dedim dehşetle. Ama içimdeki o masum, dünyayı tanımak isteyen ses çoktan 'evet' diye bağırmaya başlamıştı. Hayatımda ilk kez kuralların dışına çıkma fikri, damarlarımdaki kanı tutuşturmuştu.
Üfle hadi Jimin! Dilek tut ve üfle!"
Malikanenin devasa salonunda yükselen alkış sesleri ve neşeli doğum günü şarkısı, kulaklarımda uğuldayan yabancı bir gürültüden farksızdı. Önümdeki kocaman beyaz krema ile süslenmiş görkemli pastanın üzerinde yirmi tane mum yanıyordu. Yirmi yaş... Reşit olduğum, bir omega olarak toplumdaki yerimin tamamen kesinleştiği o büyük dönüm noktası.
Herkes bana bakıyor, kameralar flaş patlatıyor, annemle babam sosyetenin gözü önünde "kusursuz evlatlarıyla" gurur duyduklarını gösteren o sahte, kibirli tebessümleriyle beni izliyordu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Normalde insanlar böyle anlarda başarı, zenginlik ya da aşk dilerdi. Ama benim içimdeki tek çığlık bambaşkaydı: Sadece bir geceliğine de olsa özgür olmak istiyordum. Bu altın kafesten, üzerime biçilen rollerden, kurallardan kaçmak; dünyayı, tanımak sıradan bir genç olmak istiyordum"
Gözlerimi açtım ve mumları üfledim. Salon yeniden büyük bir alkış tufanıyla inlerken, kalabalığın arkasında duran en yakın dostum Taehyung'un bana göz kırptığını gördüm. O, bu salondaki herkesten farklıydı; içimdeki o boğulma hissini tek bir bakışımla anlayabilen tek kişiydi.
Tebrikleri kabul edip pastadan sembolik bir dilim kestikten sonra, nihayet babamın iş ortaklarıyla koyu bir sohbete daldığı o boşluğu yakaladık. Taehyung fırsattan istifade yanıma sokuldu, elindeki kadehi bana doğru uzatırken fısıldadı:
"Dileğini tahmin edebiliyorum. Ve iyi haber şu ki, bu gece o dileğin gerçek olacak."
"Ne demek istiyorsun?" dedim, üzerimdeki beyaz ipek gömleğin yakasını hafifçe gevşetmeye çalışarak.
Taehyung Bana bırak," diye fısıldadı kulağıma. Ne yapacağını sormaya kalmadan, kendinden emin ama bir o kadar da sevimli adımlarla babamın ve annemin olduğu tarafa doğru ilerledi. Ben de gerginlikle arkasından yürüdüm.
"Taehyung, babamın omzuna samimi bir şekilde dokunup gülümsedi. "Jiwon Amca, her şey her zamanki gibi kusursuz görünüyor, doğum günü partisi harika olmuş," dedi tüm içtenliğiyle. Babam, Taehyung'u kendi oğlu gibi sevdiği için yüzündeki o sert ifade anında yumuşadı.
Taehyung fırsatı kaçırmadan devam etti: "İzniniz olursa, Jimin için küçük bir ricam olacaktı. Biliyorsunuz, ailem şu an Amerika'da ve koca evde tek başımayım. Jimin bu gece doğum günü şerefine bende kalabilir mi? Hem eski günlerdeki gibi sabaha kadar oyun oynar, sohbet ederiz."
Babamın kaşları hafifçe çatıldı, sert gözleri önce Taehyung'u, ardından beni süzdü. Gitmemi pek istemediği, yüzündeki o memnuniyetsiz ifadeden açıkça belli oluyordu. Salonun ortasında bir tartışma çıkarıp imajını zedelemek istemediği için derin bir nefes alıp isteksizce başını salladı.
"Peki, bu gecelik öyle olsun ," dedi babam, sesi her zamanki gibi otoriterdi.
Ardından doğrudan bana döndü, parmağını hafifçe sallayarak ekledi: "Telefonun hep açık olacak, Jimin. Anlaştık mı? İstediğim an sana ulaşabilmeliyim."
Yutkundum ve başımı salladım. "Anlaştık babacım, çok teşekkür ederim."
Büyük malikaneden çıkıp Taehyung'un arabasına bindiğimiz an, ikimiz de derin bir nefes verip kahkahayı bastık. Başarmıştık! Ailemin kurduğu o barikatı aşmıştık.
Yarım saat sonra Taehyung'un devasa evine varmıştık. Doğrudan onun o lüks, adeta bir mağazayı andıran giyinme odasına geçtik. Taehyung gardırobunun kapaklarını hızla açıp kıyafetleri yatağın üzerine fırlatmaya başladı.
Evet Park Jimin," dedi elindeki asi tasarımı bana doğru uzatarak. "Bugün o uslu, cici omega imajını geride bırakıyorsun. Şimdi aynanın karşısına geç ve bana bırak."
Taehyung'un saatler süren uğraşının ardından nihayet aynaya döndüğümde, karşımdaki yansımaya inanmakta güçlük çektim.
Aynadaki çocuk, o her zamanki kırılgan Park Jimin değildi. Taehyung, sarı saçlarımı arkaya doğru hacimli bir şekilde taramış, yanlardan ve üstlerden özenle seçtiği tutamları tam dört yerden salaş bir şekilde örmüştü. Bu örgüler, yüzümün masum hatlarına sert ve asi bir hava katmıştı. Üzerimdeki siyah, pamuklu atletin boynunu kalın gümüş zincirler süslüyor; parmaklarımdaki üst üste takılmış metal yüzükler ışığı yansıtıyordu.
En son dokunuş olarak Taehyung omzuma ağır, siyah bir deri ceket bıraktı. Ceketi üzerime geçirip yakalarını düzelttiğimde, kendimi hiç olmadığım kadar güçlü hissettim. Dudaklarım hafifçe aralandı, gözlerimdeki o çekingen ama meraklı bakış, saçlarımın asiliği ve deri ceketin o korumacı duruşuyla tezat bir mükemmellik oluşturmuştu.
Taehyung arkamdan omzuma dokunup sırıttı ve tıpkı aynadaki yansımama bakıp parmağını dudaklarına götürerek "Şşş..." işareti yaptı. "İşte şimdi tam bir kapalı kutusun Jimin. Şehrin en popüler, en çılgın kulübüne gidiyoruz. Ve bu gece uslu omega yok sabaha ladar içip eğelneceğiz."
Araba barın önünde durdupunda Taehyung anahtarı baleye verdi, birlikte girişe doğru ilerledik dışarıya kadar taşan boğuk bas sesleri ve neon ışıkların ritmik parıltısı kalbimin göğüs kafesimi dövmesine yetti de arttı bile.
Mekanın kapısındaki devasa korumalar gelenleri süzüyor, içeriye adeta bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyordu.
Taehyung'la birlikte kendimizden emin adımlarla kapıya yürüdük. Koruma, kapıyı bizim için açtı.
İçeri girdiğim an adeta başım döndü.
Rengarenk lazer ışıkları karanlığı delip geçiyor, yüksek sesli müzik doğrudan kemiklerimde hissediliyordu. Havada o kadar yoğun ve karmaşık feromonlar vardı ki, hayatımda ilk kez bu kadar çok Alfa ve Omeganın bir arada eğlendiği bir yere şahit oluyordum. Evdeki o steril, kurallarla dolu doğum günü partisinden sonra burası bana tamamen vahşi ama bir o kadar da büyüleyici bir özgürlük alanı gibi gelmişti.
"Sana söylemiştim!" diye bağırdı Taehyung, müziğin sesini bastırmak için kulağıma doğru eğilerek. "Burası kuralların bittiği yer. Gel, doğrudan bara geçelim!"
İnsanların arasından sıyrılarak bar tezgahına doğru ilerledik. Deri ceketimin içinde heyecandan terlediğimi hissediyordum. Barmene yaklaştığımızda Taehyung iki sert içki siparişi verdi. Hayatımda daha önce sadece ailemle hafif şaraplar tatmış biri olarak, önüme konan o renkli, sert kokulu bardağa tereddütle baktım.
"Hadi Jimin, yirminci yaşının ve özgürlüğünün şerefine. Tek dikişte!" dedi
Taehyung kendi bardağını kaldırarak.
Gözlerimi kapatıp bardağı dudaklarıma diktim. Boğazımdan aşağı süzülen o yakıcı sıvı, anında içimi ısıttı ve başımda hafif bir dönme başlattı. İşte o an, içimdeki o korkak ve uslu çocuğun yavaş yavaş silindiğini, yerini bu gecenin büyüsüne bırakan cesur bir Jimin'in aldığını hissettim. Ardı ardına gelen ikinci ve üçüncü bardaklardan sonra dünya artık çok daha yavaş, çok daha eğlenceli dönüyordu.
Bu Sırada, Kulübün Üst Katındaki VIP Locasında...Aşağıdaki kaotik eğlenceyi, elindeki viski kadehini yavaşça sallayarak buz gibi gözlerle izleyen biri vardı: Jeon Jungkook.
Şehrin yeraltı dünyasını parmağında oynatan, acımasızlığı ve gücüyle nam salmış o baskın Alfa, bu gece sadece kafasını dağıtmak, o boğucu mafya hesaplaşmalarından biraz uzaklaşmak için buradaydı. Etrafındaki adamları çıt çıkarmadan arkasında beklerken, Jungkook'un karanlık bakışları bar tezgahının önünde, siyah deri ceketi ve saçındaki asimetrik örgülerle dikkat çeken o sarışın omegaya takıldı.
Jimin'in o sarhoş, etrafına tamamen yabancı ama bir o kadar da masumca parıldayan enerjisi, Jungkook'un içindeki o uyuyan baskın Alfayı uyandırmıştı içşnde birşeyleri garip bir şekilde tetiklemişti.
Jungkook kadehinden sert bir yudum alırken, gözlerini bar tezgahında günden güne daha da sarhoş olan o çocuktan ayıramıyordu.
Diğer tarfatan jimin kendisini izleyen adamdan habersizdi Müziğin basları ve içtiği o sert içkiler artık başını tamamen döndürmeye başlamıştı. Dünya ayaklarının altından kayıyor, etraftaki neon ışıklar gözlerinin önünde birbirine karışıyordu. Midesinin bulandığını ve daha fazla dayanamayacağını hissedince Taehyung'a haber bile veremeden kalabalığın arasından sıyrılıp lavabo tabelasını takip etti.
Ben o loş koridorlara doğru sendelerken, arkasından onu adım adım takip eden o gölgeden tamamen habersizdi.
VIP locasından inen Jungkook, gözlerini hedefinden ayırmadan peşinden lavaboya girdi. İçeri girdiğinde duyduğu ilk şey, kabinlerden birinden gelen o boğuk kusma sesleriydi. Kusmanın getirdiği o rahatlamayla kabinin kapısını yavaşça açtı.
Gözleri tamamen baygın bakıyordu, başı dönüyordu ama az önce kusmuş olmasına ve bu yoğun sarhoşluğuma rağmen yüzündeki o masumiyet ve saçlarındaki asimetrik örgülerle hala büyüleyici, hipnotize edici bir havası vardı. Duvara tutunarak lavaboya doğru yaklaştı, ellerini ve yüzünü buz gibi suyla yıkamak istiyordu.
Ancak tam lavabo tezgahına ulaşacakken, bacakları jimin'i daha fazla taşımadı. Dünyanın ekseni tamamen kaydı ve dengesini kaybederek sertçe yere kapaklanacakken...
Aniden belinde ve sırtında devasa, sıcacık iki el hissetti.
Tanımadıpım bir adam Alfa refleksleriyle saniyeler içinde aradaki mesafeyi kapatmış ve düşmesine izin vermeden onu güçlü kollarıyla yakalamıştı. Ben refleksle can havliyle onun sağ koluna sıkıca tutunurken, o da güçlü eliyle belimi sımsıkı kavramıştı.
Tam o saniyede, o yoğun ten temasıyla birlikte ikimizin vücudunda da tarif edilemez, adeta elektrik çarpmış gibi bir sızı yayıldı.
Ama ben o kadar sarhoştum ki, sadece burnuma dolan o büyüleyici, baskın Alfa kokusunun derinliğinde kaybolmakla meşguldüm.
Burnuma dolan o yoğun, odunsu ve baş döndürücü Alfa kokusu, zihnimdeki son mantık kırıntılarını da silip süpürdü. Normalde bir yabancıdan korkup kaçmam gerekirken, bu adamın kollarında hayatımda hiç hissetmediğim bir güven ve açıklanamaz bir çekim hissediyordum.
. Gözleri, kucağında baygın bakışlarla ona tutunan bana kaydı. Dudaklarımdan sızan hafif bir inilti, onun içindeki o yırtıcı Alfa içgüdülerini tamamen zincirlerinden kurtarmıştı.
"Sen... neyin nesisin böyle?" diye fısıldadı Jungkook, sesi arzudan ve şaşkınlıktan dolayı boğuk çıkmıştı.
Cevap veremedim. Sadece dudaklarına doğru fısıldar gibi bir nefes bıraktım. O yoğun feromon çekimi, ikimizi de tamamen ele geçirmişti. Jungkook beni daha fazla ayakta tutmaya çalışmadan, arkasındaki geniş kabinlerden birine doğru itti ve kapıyı ayağıyla hızla kapatıp kilitledi.
Deri ceketimin omuzlarımdan aşağı kaydığını, ardından o dar kabinin soğuk duvarıyla sırtımın buluştuğunu hissettim. Ama o soğukluk, Jungkook'un dudakları boynuma ve dudaklarıma kapandığı an yerini kor gibi bir yangına bıraktı. Tamamen sarhoştum; dünyanın geri kalanı yok olmuştu, Taehyung dışarıda beni arıyor muydu, ailem ne derdi... Hiçbirini
düşünecek durumda değildim. Sadece bu yabancı Alfanın tenimde bıraktığı o muazzam, yakıcı hisse teslim olmuştum.