İçeriğe geç

Viski & Gül

Bölüm 6 · 4 dk okuma

Viski & Gül

Bölüm 6

VI

Ateş sesini duyduğumuz an aramızdaki şehvetli hava bir anda son buldu. İkimiz de yay gibi gerilip silahlarımızı elimize aldık ve savunmada beklemeye başladık. Hızla lavabo kapısına sırtımı yaslayıp şarjörümü kontrol ederken Benjamin’i ilk kez bu kadar tetikte ve ciddi gördüm. Silahının emniyetini açtıktan sonra bana döndü:

"Thomson’un cesedi bulundu büyük ihtimal. Şimdi de ortam karıştı."

"Sana söylemiştim. Şimdi suçluyu arıyorlar."

Bir an pencerelerin kırılma sesi ve çığlık sesleri duymaya başladığımızda dişimi sıktım.

"Hepsi senin bokun, sana uslu dur demiştim!"

"Umurumda mı sence?!"

"Senin ne umurunda ki zaten?! Sadece kendini düşünen bir sürtüksün, sadece!"

Bir an kaşlarının havaya kalktığını ve duraksadığını gördüğümde yutkundum. Sanırım... bu dediğim onu incitmişti, bilmiyorum. Bakışlarını kaçırdı. Sonra saçını geriye atıp derin nefes alarak kapıya yaklaştı.

"Olan oldu bir kere. Ya buradan sağ çıkacağız ya da birbirimizi yemeye devam edeceğiz. Hangisi?"

"Ölmek gibi bir fikrim yok."

"Benim de. Zaten geri döndüğümde babamın bu dikkatsizliğim için beni nasıl karşılayacağını bile bilmiyorum."

"O moruk demedi mi 'git avlan' diye?"

"O işi halledip hızla geri dön dedim; gidip lavaboda düşmanınla sevişip vakit kayb et demedi "

Duraksadım. Haklıydı. Ve babasının nasıl bir pezevenk olduğunu iyi biliyordum. Oğlu onun veliahtı olsa da işlerinde tek sorun olduğunda nasıl bir pisliğe dönüşebileceğini herkes iyi biliyor.

"Bunu sonra düşünürsün, silahını hazır tut. 3 dediğimde buradan çıkacağız, hazır mısın?"

Başıyla beni onayladı. İkimiz de yan yana, silahlarımız elimizde tetikte bekledik.

"1... 2... 3!"

Hızla kapıyı açıp dışarı fırladık. Balo salonu kan gölüne ve mermi yağmuruna dönmüştü bile. Hızla bir sütunun arkasına geçtiğimizde, Thomson’un adamları Benjamin’i gördükleri an bağırmaya başladılar:

"VOSS ORADA! GEBERTİN ŞU PİÇİ!"

Benjamin yerinde durmadı tabii. Bunu söyleyen adamın tam alnına kurşunu sıktı bile. Adam ağaç kütüğü gibi yere yığıldığında Benjamin piç piç sırıtmaya başladı:

"Fazla konuşuyordu."

"Sen de fazla konuşuyorsun."

Sırtımı duvara verip karşıma çıkan tüm adamları tek tek vurmaya başlamıştım bile. Arada bakışlarım Benjamin’e kaydı. Kusursuz duruşu, kanlı gömleği, dağınık saçı, şişmiş dudakları (benim yüzümden), kısılmış gözleri ve o tekinsiz sırıtış... Bu adam tam bir iblis. Salonun ortasında kalan son kişiyi de aynı anda vurduğumuzda birbirimize sırıtarak baktık. İlk kez birlikte savaşıyorduk. İtiraf etmeliyim, bu güzel bir duyguydu. Ama hayır, bu doğru değildi.

Tam o anda pencerenin kırılma sesi duyduğumda hızla oraya döndüm... Hayır, bu bombaydı! Biri dışarıdan atmış olmalıydı.

"Benjamin! Bomba var, hemen buradan çıkmalıyız!"

"Hay sikeyim! Biliyorum! Çıkışa koş, hadi!"

İkimiz de hızla çıkışa koşmaya başladık. Canımız pahasına hem de. Kapıya geldiğimizde tekmeyle kapıyı açtım ve ikimiz de kendimizi dışarı attık. Ve o an... BUMM! Devasa alevler havaya kalkıyor, pencereler parçalanıp etrafa sıçrıyordu. Sıçrayan camlardan birkaçı yanağımı kesmişti bile ama umurumda değildi. Hızla bakışlarım Benjamin’e kaydı.

"Benjamin!"

Yerde uzanmış, yüzü gözü duman ve kan içinde havaya bakıyordu. Hızla yanına gelip iyi olup olmadığına baktım.

"Öldün mü lan?!"

Birden kıkırdamaya başladı. Bana dönüp sırıtarak sordu:

"Ne o? Beni umursuyor musun?"

"Hayır tabii ki. Böyle ölmene izin veremem, tabi."

"İyiyim, endişelenme."

"Endişelenmemiştim zaten."

"Hıhı, aynen."

Ayağa kalktığında omzunu tutup dişini sıktı. Omzu kanıyordu. Siktir, ne ara yaralandı ki?

"İyi değilsin."

"İyiyim dedim."

"Omzuna ne oldu senin, it oğlu?"

Omzuna bakış atıp bana döndü:

"Sanırım büyük bir cam parçası saplandı."

"Hassiktir."

Ayağa kalkıp ona dik dik bakmaya başladım. Yardım etmeyecektim tabii ki. O da kabul etmezdi zaten. Gururlu piç. Zorla ayağa kalkıp telefonunu aramaya başladı.

"Böyle işe sokayım... Nerede bu siktiğimin telefonu?"

Sonunda telefonunu bulduğunda birini aradı. Ben de köşede durmuş bunu izliyordum. Sanırım şoförünü arıyordu.

"Hızlı gel. Beni havalimanına götür. Çabuk ol dedim!"

Telefonu kapatıp omzuna tutunarak bana bakmaya devam etti, dibime girip sırıttı.

"Sen tam bir psikopatsın. Nasıl hala sırıtabiliyorsun?"

"Her sırıtın kişi mutlu mudur?"

Bu sorusuyla duraksadım. Omuz silktim.

"O yüzden bilmediğin şeyi konuşma."

"Londra’ya mı dönüyorsun?"

"Evet."

"Baban bu halini gördüğünde, hele bu haberi duyduğunda neler olacağını biliyorsun herhalde."

"Umurumda değil."

"Benim de."

İnanmamış gibi kıkırdadı:

"Aynen."

Siyah zırhlı bir araba hızla yanımızda durduğunda arabaya bakış atıp bana son kez döndü.

"Bu son görüşümüz değil, biliyorsun değil mi?"

"Biliyorum."

"İyi."

"Bu geceyi unutmayacağım. En azından ilk kez silahları birbirimize doğrultmadık."

"Ben sadece bunu değil, lavabodaki anları da unutmayacağım."

Göz devirip kollarımı kavuşturdum.

"Pezevenk, göt lalesi."

Arkasını dönüp bana omzundan bir bakış atıp göz kırptı:

"Bonne nuit, daddy~"(iyi geceler)

"Siktir git."

Arabaya binip kapıyı kapattığında araba uzaklaşana kadar onu izledim. Tanrım, bu nasıl bir geceydi... O sırada asistanım Ash beni aradığında telefonu açtım. Soğuk bir sesle:

"Dinliyorum."

"Efendim, araba burada. Siz iyi misiniz?"

"Seni ilgilendirmez. Geliyorum."

Telefonu yüzüne kapatıp balo binasının bahçesinden çıktığımda arabam orada bekliyordu. Kapıyı açıp kendimi içeri attım. Derin nefes alıp arkaya yaslanarak bir sigara alıp dudaklarıma yerleştirdim. Gümüş çakmağımla yakıp derin bir nefes çektim.

Bu gece bitmişti. Ama bu bir son değildi; büyük bir devrimin başlangıcıydı...

Devam edecek......
Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.