Patlamanın ışığı kaybolduğunda…
Vie de Marli artık aynı şehir değildi.
Gökyüzü tamamen kararmıştı. Şehrin ortasında oluşan devasa kraterin içinden siyah enerji yükseliyor, binaların duvarlarında garip semboller beliriyordu.
İnsanlar kaçıyordu.
Ama bazıları…
değişiyordu.
Argosax’ın enerjisine maruz kalan insanların gözleri kararıyor, bedenleri gölgelerle kaplanıyordu. Sanki içlerindeki en karanlık duygular fiziksel hale geliyordu.
Kaelen önündeki yaratığa yıldırım gönderdi.
BOOM.
Canavar duvara çarptı ama birkaç saniye sonra yeniden ayağa kalktı.
“Şaka mı bu şimdi?!” diye bağırdı Kaelen sinirle.
“Ölmeyi hiç düşünmüyorlar mı?”
Valerius ağır adımlarla kraterin kenarına yürüdü.
İçeriden gelen şeyi hissedebiliyordu.
Bir çağrı.
Hayır…
bir anı.
Ve o an göğsündeki yanık izleri tekrar parladı.
Alevler gözlerinin içine yansıdı.
Thalassa onun kolunu tuttu.
“Valerius dur.”
Adam gözlerini kapattı.
“Bir şey beni çağırıyor.”
“Bu iyi bir şey gibi söylemedin.”
“Çünkü değil.”
•
Aynı anda kulede…
Arius büyük salonun ortasında duruyordu.
Argosax’ın karanlığı tavandan sarkıyor, gölgeler canlıymış gibi hareket ediyordu.
Kadının önünde eski bir taş kapı vardı.
Kapının üstünde dört sembol bulunuyordu:
Ateş.
Su.
Yıldırım.
Ay.
Arius parmaklarını taşın üstünde gezdirdi.
Ve gözlerini kapadı.
“Binlerce yıl…” diye fısıldadı.
“Binlerce yıl boyunca sizi korumaya çalıştım.”
Argosax’ın sesi karanlığın içinden yükseldi.
“Ama onlar seni canavar yaptı.”
Arius’un yüzü karardı.
Çünkü bu doğruydu.
Geçmiş yaşamında insanlar ondan korkmuştu.
Krallıklar onu “lanetli kahin” ilan etmişti.
Oysa o yalnızca yaklaşan felaketi durdurmaya çalışıyordu.
Ama kimse dinlememişti.
Sonunda mühür kırılmış…
ve dört krallık yok olmuştu.
Arius aynadaki yansımasına baktı.
“Bu kez farklı olacak.”
•
Şehrin alt sokaklarında Selene yürümekte zorlanıyordu.
Başının içindeki sesler artmıştı.
İnsanların korkuları…
acıları…
çığlıkları…
hepsini duyabiliyordu.
Bir anda önündeki vitranda kendi yansımasını gördü.
Ama yansıması farklıydı.
Gözleri tamamen siyahtı.
Ve arkasında Argosax duruyordu.
Selene korkuyla geri çekildi.
Tam o anda biri elini omzuna koydu.
Kaelen.
“Elimdesin.”
Selene başını eğdi.
“Ya kontrolü kaybedersem?”
Kaelen birkaç saniye sustu.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Ben de her gün kaybediyorum zaten.”
Selene istemsizce ona baktı.
Kaelen omuz silkti.
“Geçmişimde insanlar öldürdüm.” dedi düz bir sesle.
“İyi biri değilim.”
“Öyle konuşma.”
“Gerçek bu.”
Kaelen gözlerini gökyüzüne kaldırdı.
Mor şimşekler bulutların arasında dans ediyordu.
“Ama ilk kez biri yüzümdeki karanlığa bakıp kaçmadı.”
Selene’in kalbi hızlandı.
Ve birkaç saniyeliğine…
başındaki sesler sustu.
•
O sırada Thalassa yalnız başına limana gitmişti.
Deniz artık normal görünmüyordu.
Suyun altında mavi ışıklar hareket ediyordu.
Ve sonra…
şarkı başladı.
Kadim bir melodi.
Thalassa’nın gözleri büyüdü.
Bu şarkıyı biliyordu.
Çocukluğundan beri rüyalarında duyduğu aynı melodi.
Denizin yüzeyi ikiye ayrıldı.
Ve derinliklerden mavi bir taç yükseldi.
Taç sanki sudan yapılmış gibiydi.
Ama yayılan enerji bütün limanı titretiyordu.
Bir ses yankılandı.
“Elowen’in son kraliçesi…”
Thalassa geri çekildi.
“Ben kraliçe değilim.”
“Kan yalan söylemez.”
Taç aniden havaya yükseldi.
Ve doğruca Thalassa’nın önünde durdu.
Tam ona dokunacakken—
Bir alev patlaması oluştu.
Valerius.
Thalassa şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne yapıyorsun?!”
Valerius sertçe nefes aldı.
“Bu şey güvenli değil.”
Ama o sırada taç Valerius’a döndü.
Ve aniden…
patladı.
Mavi enerji ikisini de içine çekti.
Bir anda dünya kayboldu.
•
Gözlerini açtıklarında…
başka bir yerdeydiler.
Eski bir saray.
Okyanus taşlarıyla yapılmış dev sütunlar.
Ve uzakta savaş sesleri.
Thalassa nefesini tuttu.
“Bu…”
Valerius’un yüzü gerildi.
Çünkü karşılarında duran iki kişiyi tanımıştı.
Geçmiş hayatlarındaki halleriydi.
Ve birbirlerine sarılıyorlardı.
Tam o anda geçmişteki Thalassa ağlayarak şunu söyledi:
“Eğer mühürü kırarsanız hepimiz öleceğiz…”
Geçmişteki Valerius gözlerini kapadı.
Ve verdiği cevap bugünü bile titretti.
“Seni kaybetmektense dünyayı yakarım.” 🔥🌊