Kahvaltı masasının üstünde hâlâ buharı tüten çay bardakları, eriyen peynir ve yarısı yenmiş omletler vardı. Melis, son lokmasını çiğnerken gözlerini Duru’nun yavaşça çayını karıştırışına dikmişti. Gözlükleri hâlâ burnunun ucundaydı.
“Sakin sabahlar iyi geliyor,” dedi Duru, yumuşak bir sesle.
Melis başını salladı. “Ama birazdan değişebilir.”
Duru, kaşlarını kaldırdı. “Ne gibi?”
Tam o anda Melis’in telefonu titredi. Ekranda “Umut” yazıyordu. Gülümsedi.
“Umut yazmış. Skate parka gidiyorlarmış. Beni çağırıyorlar. Efe de onunla beraber.” Sonra duraksadı, Duru’ya döndü. “Seni de çağırmışlar, ben söyledim geleceğimizi.”
Duru şaşırdı. “Ama… ne kaykayım var ne patenim.”
“Benim var,” dedi Melis, göz kırparak. “Hem de iki tane.”
Hemen hazırlanıp Melisin evine gittiler
Melis’in odasında kısa bir hazırlıktan sonra iki kaykayı da koltuğun yanından çıkardı. Biri daha yeni ve parlak, diğeri biraz çizikliydi ama hâlâ sağlamdı.
“Hangisi benim olacak?” dedi Duru, biraz tedirgin ama heyecanlı bir ifadeyle.
“Yeni olanı sen al. Daha dengeli, öğrenmen kolay olur.”
Evden çıkıp sahile doğru ilerlerken, güneş artık iyice yükselmişti. Hava hafif ılık, rüzgarsa tam kıvamındaydı. Skate parkın yakınına geldiklerinde, Umut ve Efe onları bekliyordu.
Umut, koyu kahverengi saçlı, geniş omuzlu ve neşeli biriydi. Her hareketi enerjikti. Efe ise biraz daha sessiz ve dikkatliydi; siyah tişörtü, bileğinde birkaç lastik bileklik vardı. Her ikisi de kaykaylarının üstünde dönüp hareket yaparken, Melis’e el salladılar.
“Melis!” dedi Umut. “Geldin sonunda!”
Melis, el sallayıp Duru’yu yanına çekti. “Size birini tanıştırayım.”
Duru biraz çekinerek yaklaştı. Melis ise gururlu bir şekilde konuştu:
“Bu Duru. Benim sevgilim.”
İkisi birden önce gözlerini açtı, sonra gülümsediler. Umut ilk konuşan oldu. “Vay be! Harika! Cidden çok yakışıyorsunuz.”
Efe de başını salladı. “Tebrik ederim. Tatlı görünüyorsunuz birlikte.”
Duru'nun yüzü biraz kızardı ama gülümsedi. Melis onun elini sıktı.