Melis, günlerdir kendini daha net hissediyordu. Artık ne yaşadığını, neye karşı koyduğunu ve neyi istediğini biliyordu. Ama Duru’nun gözlerinde hâlâ saklı bir yük vardı. Bir şey söylemek istiyor ama susturuyordu kendini.
Sonunda o akşam, okulun eski kütüphane bahçesinde buluştular. Bahar havası sarmıştı etrafı, ama ikisinin arasında esen rüzgar biraz daha serindi.
Duru, dalgın bir şekilde çantasını karıştırdı. Sonra durdu. Melis’e döndü.
“Bir şey var,” dedi fısıltıyla. “Sana doğruyu tam olarak söylemedim.”
Melis başını hafifçe eğdi. “Ne hakkında?”
Duru derin bir nefes aldı. “O ses kaydını… ben kazara bulmadım. Giraz’dan almadım. Ekin bana güvenmişti bir zamanlar. O kaydı... ben çıkardım. Ve sana verdim. Bilerek.”
Melis’in kaşları hafifçe çatıldı. Kalbi kısa bir anlık tereddüt etti ama hemen ardından bir açıklık geldi:
“Neden?” diye sordu.
Duru gözlerini yere indirdi. “Çünkü Ekin’e güvendiğini gördüm. Ama o güveni hak etmiyordu. Ve sen… sana gerçeği göstermek istedim. Ama bunu dürüstçe yapamadım. O yüzden... seni kandırmış gibi hissediyorum.”
Sessizlik oldu. Melis derin bir iç çekti. Sonra dudaklarında küçük ama sıcak bir tebessüm belirdi.
“Teşekkür ederim,” dedi usulca. “Belki yöntem doğru değildi… ama niyetin gerçekti. Bunu hissedebiliyorum.”
Duru, şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Kızmadın mı?”
Melis, başını iki yana salladı. “Kırıldım… ama kızmadım. Çünkü sen beni korudun. Bunu anlamam biraz zaman aldı.”
Ve sonra bir adım yaklaştı. Duru’nun yanına oturdu. Göz göze geldiler. Gözlerinde geçmişin yükü değil, şimdinin dürüstlüğü vardı.
Melis başını hafifçe eğdi, gülümsedi… ve Duru’yu öptü.
Kısa, sıcak, nazik bir öpücüktü. İçinde her şeyi barındıran: Affetme, kabul, yakınlık.
O an hiçbir şey konuşmadılar. Sadece yan yana oturdular. Gözleri gökyüzüne çevrildi. Yıldızlar birer birer görünmeye başlıyordu.
Ve Melis fısıldadı:
“Artık kimse için değil… sadece kendim için varım.”

