Not: Bu kitap benim için çok büyük bir anlam taşıyan, çok değerli bir kitap. Bu giriş bölümünde farklı bir tarz denesem de, kitabın normal dili böyle değildir ve daha sade bir anlatım benimsenmiştir. Geçmiş bölümüne özel, günlük tarzı alıntılar okuyorsunuz aslında.
Umarım seversiniz, çünkü ben ikisine de aşığım!
İyi okumalar.
Sıfır, mektuplar sadece vedayı mı simgeler?
♪ ༘⋆
Unuttuğumuz ayrılıklar,
bir zamanlar açılan kapılar,
Ve
Gecenin bir köründe yakılan mektuplar.
Sen bana hiç gelmemişken,
Benden nasıl da gittiğini unuttuğum için kızamazsın bana.
Ben o plağı hiç çalamadım,
tozlandığı için kötü bakamazsın bana.
Bıraktığın hiçbir kitabı okumadım,
O tozlu sayfalar için bilenemezsin bana.
Sen gittin,
herkes gitti.
Ben buradayım,
baksana bana,
her şeyim hala aynı.
Kokum,
saçlarım,
bedenim.
Gitmek istiyorum,
anıların da gelmezse diye korkuyorum.
Gitmek istiyorum,
ya bir gün gelirsen,
gidemiyorum.
Herkes gitti,
ben buradayım.
Herkes büyüdü,
ben odandayım.
Nefes al küçük oğlan,
ben senin için yeterince boğuldum.
Yaşa küçük oğlan,
ben senin için,
O ilacın kanına karıştığı her sene öldüm.
12 Nisan, 2012
Odamın camından içeri uzanan ağaç dalları vardı, bahçemizde açan çiçekler ve bazen odanın içine bile giren kuşlar. O dalların üstünden meyveler sarkmaya başlasın, kimse tutamazdı beni. Olgunlaşmasını bile bekleyemeden tadına bakardım bazen, sonra da üzülürdüm onların bile büyümesine izin vermiyorsun, diye.
Onların bile.
Gözlerinin rengini bugüne kadar, her bir katmanına kadar hatırlıyorsam, bunun sebebi hasta olduğu geceler bazen sabaha kadar o gözleri izleyerek hayallere dalmam.
O gözler.
Mavi, biraz da yeşil, birazcık sarı. Hiçbiri birbirine karışmamış, ama ne derdin sen, hepsinin gönlünü yapmış.
Merdivenlerden yalınayak heyecanla inerken, aşağıdaki mutfaktan gelen kokuları bugün bu satırları yazarken bile anımsıyorum. Portakallı kek, annemin yapmayı en çok sevdiği kek tarifiydi. Bazen aynı anda iki üç tane hazırlar sırf sana getirmek için sabah erkenden uyanırdı. Onun anısını yad ediyor musun, güzel gözlü çocuk?
Mutfakta en belirgin koku portakal da değildi üstelik. Taze olan her şey, elmalı turta, tarçını bol. Sen öyle seversin çünkü.
"Hayır Serena, bunlar Vasil'e gidiyor." Annemin parlak sarı saçları ve kocaman kahverengi gözleri vardı. Kızdığında bile içindeki sarı halkalar sönmez, saçları ile aynı parlak tonda parlardı. İnce parmakları baton keki kusursuz dilimler halinde keserken, keskin bıçak bile elinde zarif gözükürdü.
"Ama o zaten bana veriyor," Keki, şeklini bozmadan yavaşça mavi kaba yerleştiren annemin parlak amber gözlerinde neşe kırıntıları belirmişti. O zamanlar anlamasam da, sen Vasil, annem için bir komşu çocuğundan fazlasıydın. Sen gidince, o da çok kalmadı.
Çifte kayıp. Nasıldır bilir misin? Nasıl tüketir her bir hücreni.
Yaşamak için alman gereken nefes, bıçak olur batar ciğerlerine. Söküp alır içindeki son neşeni de.
"Tamam benim güzelim, o zaman arkadaşınla beraber yersin." Arkadaşın. Sen hiçbir zaman arkadaş değildin. Hani eğer merak ediyorsan. Bana sorsalar, her şeyimdin, evet o zamanlar bile.
Annemin doldurduğu kabı alıp şeklini bozacağımı ya da keki dağıtacağımı umursamadan, koşturmaya başlamıştım mutfak kapısından bahçeye çıkarken. Kek değildi mesele, sendin. Seni görmek ve yarattığın o güzel melodileri işitmek güne başlamak isteme sebebimdi. Bu yüzden ne şekle gireceği ya da nasıl dağılacağıyla ilgilenmiyordum.
Bahçenizde çalışan görevli, Vural amca. Belki de dünyadaki en tatlı insandı. Bana en sevdiğim çiçeklerden koparıp getirirdi sürekli. Sen de ona kızardın, Serena'ya o çiçekleri ben vermeliyim diye, ama yapamazdın. Çünkü dikenleri vardı çiçeklerin ve batardı. Öyle batardı ki, etini delip geçen diken, senin için hemen iyileşecek ufak bir yara da olmazdı üstelik. Kanın durmazdı, ilaçlar sağ olsun.
"Günaydın prenses," Vural amcanın son derece uzun, bana o zamanlar Noel babayı hatırlatan sakalı birazcık toprak bile olmuştu. Kocaman gülümserken, "Günaydın!" diye bağırmıştım ona. Üstümde pembe tül bir elbise, altımda ise yeni sulanmış toprakta yürüdüğüm için her yeri çamur olmuş beyaz babetler vardı. Şanslıydım, annem giysilerimi kirletmezsem bir sorun olduğunu düşünüyordu. Çocukların giysilerinin temiz olma zorunluluğu yoktur, derdi hep. Kendileri zaten temiz.
Evinizin büyük bahçe kapısının hemen yanında annenin yaptığı çizimlerden biri vardı. Kurumaya, doğanın içine bırakmıştı. Korkmuyordu bir gün kuş pislerse diye bana , o zaman asıl sanat olur, demişti hatta. Sanat doğanın parçasıdır.
Kelimelere şükrediyorum Vasil, her şeyi yazmışım. Senden bana kalan tek şey bu kelimeler, veda mektubu niyetinde notaların ve inan bana, market fişini bulsam onu bile saklardım ben. Ama giderken onları bile almışsın.
Odan en alt kattaydı, yani sen de anlarsın ki, sen kıyametler kopararak çatı katına taşınmadan birkaç sene önceydi tüm bunlar. Ben henüz çok küçüktüm ve sen makineler olmadan nefes alabiliyordun.
Merdivenlerin hemen altında, bahçeye de kapısı olan kocaman bir odan vardı. Koşarak oraya girdiğimde, seni yine notalarının kulağıma çalındığı piyano ile beraber bulmuştum. Uzun parmakların her bir tuşun adeta üzerini okşarken, her biri söylenmemiş bir kelime olan o notaların da canını çıkarıyordu.
"Vasil," diye seslenmiştim odaya girerken. Açık kumral, neredeyse sarıydı saçların. Başını kaldırdığında, dünyadaki en güzel çocuğun önümde olduğunu biliyordum ve sadece on bir yaşındaydım.
"Serena," Kelimelerin, notalar, benim yüzümden havada asılı kalırken elimdeki kaba bakmış aceleyle ayağa kalkıp, elimden almıştın saklama kabını. Uzundun. Henüz on iki yaşında bir çocuğun bu kadar uzun olmaması gerektiğini düşünürdüm. Senden santimlerce kısaydım ve bu senin sadece hoşuna gidiyordu.
"Hmm," diye fısıldayışını da hala duyuyorum mesela. Çünkü defterlerimden birine, dünyadaki en güzel harf uyumu, yazmışım. Hmm, demiştin oysa sadece.
"Teşekkürler fıstık," Tatlı italyan aksanın kelimelerinin altında kendini saklarken, beyaz yanakların hafifçe allanmış, gök mavisi gözlerinin içindeki yeşil noktalar alevlenmişti sanki. "Keki mi, beni mi seviyorsun anlamıyorum." Gülümseyişin, uzun bir heykelinki kadar beyaz olan kolların, kablolar tarafından ele geçirilmeden önce beni son kez kollarına alışın. "Seni," Sesin nazikti, aksanın da öyle. "Seni seviyorum, malyshka." Rusça bilmesen de annenden çalmıştın bu kelimeyi. Kolların boynuma dolanmış, kek kabını komodinin üzerine bırakırken kafamın üzerine küçük öpücükler kondurmuştun.
Beni seviyordun.
Sen ve bendik. Her şeye karşı.
Je t'aime toujours.
♪ ༘⋆
18 Şubat 2014
Bugün annem seni makinelere bağlayacaklarını söyledi. Daha çok hastalanmışsın, tedavilerin hiçbiri yanıt vermiyormuş. Oysa son zamanlar daha iyi gözüktüğüne yemin edebilirdim. Kilo bile almıştın, iyi gözüküyordun. Merdivenlerden çıkarken o kadar yorulmuyordun, o annemin en sevdiğin kekini yerken de zorlanmıyordun. Tenin daha sağlıklı gözüküyordu ve ellerin sıcaktı. Umut vermişti bana tüm bunlar. Yoksa, ben mi öyle görmek istiyordum? Gözlerim kıpkırmızı olup şişene kadar ağladım. Kalbimin içerisinde bir şeyleri söküyorlarmış gibi hissettirdi duyduğum şey bana. Seni söküyorlarmış gibi, bana kalırsa kalbim sensin çünkü. O güzel kollarında bir sürü kablo mu göreceğim ben şimdi? Zaten beyaz kolların, zaten hemen morarıyor, şimdi her gün mü kaplayacak o kablolar senin kollarını? Ama en acısı, nasıl kalkacaksın şimdi piyanoya ki...
Bacaklarını kesseler sürünürsün o notaları çalabilmek için ama ellerin, ya ellerini kıpırdatamazsan? Bunu düşünmeye başladığım andan beri hıçkırarak ağlıyorum. Senin notalarla arandaki bağı anlamayacaklar. Ben ve kelimeler arasındaki bağı anlamadıkları gibi. Kapımı kilitledim, Vasil. Annem bir şeyler fısıldıyor üzülmemem için ama sesinden anlıyorum o da benimle beraber ağlıyor. Seni çok seviyor çünkü o da, bu ailede iki kadın var ve sen ikisini de öyle bir bağlamışsın ki kendine görünmez iplerle. Bir gün sen gidersen bize ne olur bilmiyorum.
Sana henüz söylemediklerini biliyorum. Bu satırları yazarken, önce bana söyledikleri için kendimden birazcık nefret de ediyorum. Ama yine de bugünü unutmak istemedim ki, iyileştiğinde dönüp güleyim.
Elinden tutup seninle hastalığının bile bizi yakalayamayacağı kadar hızlı bir şekilde uzaklara kaçmak istiyorum. Belki yeterince uzağa gidebilirsek, bizi yakalayamaz.
Birazdan odamdan çıkacağım ve hiçbir şey olmamış gibi yanına geleceğim. Gözyaşlarımdan, kızarmış bakışlarımdan anlayacaksın belki de ağladığımı. Elinden tutup seni bir parka kaçırdığımda, başka bir şey olmuş gibi davranacağım. Çünkü sen sana acıdığımı düşünür küsersin bana. Biliyorum seni ve boyundan bile büyük gururunu.
Belki bir gün büyüyeceğiz ve bunlara baktığımızda beraber maziye dalacağız, ama bugün hala küçüğüz ve sen henüz iyileşmedin.
Lütfen, gelecekte bu hastalığın bizi yakalayamayacağı kadar uzaklara kaçmış olalım.
Böyle yazmışım, senin o makinelere bağlanacağını öğrendiğim gün. Bir bakıma sen gerçekten de hastalıktan kaçmışsın gibi geliyor ama sandığımın aksine benimle değil, tek başına. Bu mu daha çok acıtıyor yoksa o zamanki kendimin benden gidebileceğini aklının ucundan geçirmemesi mi bilmiyorum aslında.
Ama bu anının devamını hatırlıyorum ve kalbimi en çok yakan da o.
Hava soğuktu, tüm yol karla kaplanmıştı ve annem en sonunda pes edip de odamın kapısının önünden çekildiğinde heyecanla defterimi çekmeceme kilitlemiştim. Cama koşturmuştum sonra, sana bakınıyordum belki oradasındır diye ve oradaydın da gerçekten. Başını kaldırmış bana bakıyordun tuhaf ışığının yansıdığı camından.
Elimi sallamış, "Aşağı," diye fısıldarken dudaklarımı oynatmıştım. Beni oradan görememe ihtimalini de, beni duyamadığın da aklımın ucundan geçmemişti. Çünkü bu yedi milyarlık dünyada, konuşmasam da beni anlayacak tek kişi sendin.
Başını salladığında, koşarak fırlamıştım odamdan ve ahşap merdivenlerde yankılanmıştı adım seslerim. Babam evde değildi ancak annem sesimi duymuş, arka bahçeye koştuğumu görse de hiçbir şey dememişti. Belki o da biliyordu sana bu haberi benim veremeyeceğimi ve sadece sana yakın olmak istediğimi. Aksi olsa beni durdurdu.
Evin bahçesine geldiğimde, sen de orada duruyordun. Orada beni bekliyordun üstelik üzerinde mont bile yoktu. Benim de yoktu. Ama ben sadece senin üşüyecek olmana takılmıştım.
"Annen kızmayacak mı?" diye sormuştun mavi gözlerin soğuktan hafifçe sulanırken. Evden çıkarken bana dikkat etse, zorla sokar yine de üstümü kalın giydirirdi benim annem, ama buna fırsat vermeden fırlamıştım dışarı ve o da ikimize alan tanımak istemişti. Annem, benim her şeyiyle kusursuz, melek annem. Yeryüzündeki en güzel kadındı kuşkusuz ama o bile kaçamamıştı bu hazin sondan.
"Sen kendine bak, hasta olacaksın." Gülüşün. O gülüşün. O zamanlar çocukluğu üzerinden atıyor, yavaşça erkeksi bir duruş kazanıyordun. Daha on dört yaşındaydın ve sana baktığımda göğsüm hafifçe yanıyordu. Kumral saçların dağınık bir şekilde alnına dökülmüştü, beyaz tenin mavi gözlerini daha da belirgin gösteriyordu. "Ben zaten hastayım, malyshka." Biliyorum ama sen söyleyince daha gerçek oluyor lütfen yapma, diye geçirmiştim içimden.
Sonra o güzel uzun parmaklarından tutmuştum. Nazikti tutuşum. Piyano çalıyordun ya sen, sanki ellerini sert tutarsam bile kırılacakmış gibi hissediyordum o yüzden. Ellerin çok kırılgan ve nazik gözüküyordu çünkü. Ancak dokunduğumda fark ediyordum kemikli parmaklarının artık bir çocuk eline ait olmadığını.
"Bir şey mi oldu, güzelim?" Oldu. Bana değil, sana ama. Sana bir şey oldu ve bunu ilk sen bilmiyorsun. Hayat adil değil, senin elinden her şeyini alıyor sürekli ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Olan sana oluyor. Sen hastasın, sen bağlanıyorsun o makinelere, sen alıyorsun o ağır ilaçları ama biz daha çok üzülmeye hakkımız varmış gibi senin için ağlıyoruz ve bunun için kendimden nefret ediyorum.
Gözünden bir damla bile yaş akmadığı için bugüne kadar, her tedaviye tamam dediğin, ifadesiz bir suratla her seferinde doktora gittiğin için sana da kızıyorum ben. Daha çocuktun sen, daha çocuksun ve çok hastasın. Ağlamalıydın sen, çığlıklar atmalı, dünyadan hesap sormalıydın ama bu kadar kolay kabullenmemeliydin.
En azından o güne kadar, böyle düşünüyordum.
"Parka gidelim mi?" Ellerin benim elimi sıkıca kavrarken, başını sallamıştın ve beraber yürümeye başlamıştık parka doğru. Park alt sokakta, evlerimizin olduğu caddenin hemen arkasında kalıyordu. Siteye aitti ve normalde sadece orada yaşayan çocuklar içindi. Ancak ikimiz de parkta oynayacak yaşı geçmiştik zaten, sadece kimsenin bizi dinlemeyeceği bir yer arıyorduk. Bu yüzden çitlerin altından eğilip buluşuyorduk o parkta.
O günde öyle yapmıştık. Önce seni geçirmiştim ki, hiçbir yerini çizdirmeyeceğinden emin olayım ama sen bunu bilmiyordun. Sen de tam tersi yerde, kumların altında bir cam varsa ilk sana batsın diye önce geçmeyi tercih ediyordun.
Geçerken dikkatsizliğimden, demir tellerden biri hafifçe alt bacağımı çizmişti. Tellerinden altından sıyrılıp da önünde durduğumda anında fark etmiştin. Oysa bana kalsa, sana acısını fark etmezdim. Ama senin gözünden kaçmazdı işte. Kanıyordu, gördüğün anda endişeden elin ayağın birbirine dolanmış, cebindeki mendili çıkarıp sarmıştın bacağıma. "Serena, acıyor mu? Ben geçmeliydim, ne diye seni bekletiyorum ki. Bak ne oldu şimdi, kanıyorsun. Güzelim benim," Sımsıkı sarılmıştım boynuna. Gözlerin, güzel gözlerin benim bacağım kanıyor diye hafifçe dolmuştu. Ben de o an bıraksalar ağlardım. Nasıl ağlanmaz ki buna?
Bu yara, şimdi bir yara izi. Senden kalan, ilk senin dokunduğun, senin mendilini sardığın bir yara izi ve nasıl da memnunum bunu taşıdığım için. O yara, ben şimdi yalnız olsam bile bir zamanlar seninle beraber var olduğumuzun bir kanıtı çünkü.
"Bir şey olmuş sana," diye fısıldamıştın saçlarımın arasında öpücükler kondururken. Hayır, aslında sana olmuştu bir şey. Bana değil. Ama ben bunu senden sakladığım yetmiyormuş gibi bir de senin kollarında ağlıyordum senin için.
"Hayır, ben- sadece bilmiyorum. Lise başlıyor ve keşke sen de olsaydın diye düşünüyorum. Okula gitmek bile istemiyorum aslında, sadece evde oturmak ve bir şeyler yazmak istiyorum. Keşke senin gibi evden eğitim alabilsem." Böyle bir şeyler sıralamaya başlamıştım acımı gizlemek için. Ama bunların hiçbirini senin hastalığın kadar önemsemiyordum.
İkimiz de dizlerimizin üzerindeydik. Karla ıslanıyordu üzerimizdekiler. Aralıklarla öpücükler konduruyordun saç tellerimin arasına. Ben sana saçma sapan endişelerimden bahsederken sen sadece dinliyordun ama konuşmuyordun. Zaten konuşmazdın sen. Ama o gün nedense biraz kurulmuştum buna, şimdi olsa sessizliğini bile benimserim.
"Bir şey demeyecek misin?" Aslında bu söylediklerimin hiçbiri gözyaşlarımın gerçek sebebi kadar üzmüyor beni, kollarında ağlamak için uydurdum hepsini. Başını iki yana sallarken, hafifçe geri çekilmiş o büyük mavi gözlerinle bakmıştın bana. Uzun kirpiklerine kar taneleri düşüyordu, bir heykelinki kadar pürüzsüz ve beyazdı tenin.
"Bilmiyor musun, insanlar cevap verince bir şeyler anlatmayı kesiyorlar. Kimse cevap beklemiyor aslında, sadece duyulmak istiyor ve ben seni dinliyorum. Seni güvende hissettirmek istiyorum. Konuş, sarıl bana ve ne varsa dök içinde. Söz yargılamayacağım." İlk defa, gerçekten belki de ilk defa böyle uzun konuşmuştun bana. Seni senelerdir tanıyorum ben, yine de ustalıkla, o güzel aksanınla kurduğun cümleleri hayranlıkla dinlemiştim.
"Kimseye söylemezsin de sen, konuşmayı sevmiyorsun." O gün sana haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Sen konuşmayı sevmiyor değildin, sadece bizimle aynı dili konuşmuyordun. Konuşuyordun sen de, bağırıyordun piyanoda. Sırf kelimeleri kullanmayı sevmiyorsun diye sana bu muameleyi yapmam yanlıştı. En çok sen konuşuyordun çünkü, her boş vaktinde piyano çalıyordun.
"Neden," diye fısıldamıştım gözlerinden bir an bile gözlerimi kaçırmadan. "Neden kelimeleri kullanmıyorsun?" Kar taneleri ikimizi de ıslatırken, ben hafifçe soğuktan titremeye başlamıştım bile. Sen hissetmiyormuş gibi gözüküyordun oysa en çok senin üşüdüğünü biliyordum.
"Boğuyorlar," Beni özgür bırakan tek şey, seni boğuyordu. Şaşkınca baktığımı hatırlıyorum sana, ama sen hemen devam etmiştin. "Hangi kelimeyi kullanayım, Serena? Doğduğum anda üç dilden birden konuştular bana, ama ben hiçbirinde ifade edemedim kendimi. Sadece-" Durmuştun birkaç saniye, öylece bakmıştın bana.
Rusça, İtalyanca, Türkçe. Doğduğundan beri bu üç dili duyarak büyümüştün ama hiçbirinde ifade edemiyordun kendini bir müzik aletinde edebildiğin kadar.
"Kelimelerle konuşamam belki ama piyano çalarım sana."
Biliyorum, çalarsın.
Her üzgün hissettiğimde, her hasta olduğumda, her ağladığımda bana piyano çalarsın sen.
Orada ne kadar durduk bilmiyorum ama sonunda eve dönerken, koluna girmiş başımı hafifçe omzuna yaslamıştım. Eve dönerken şimdi ne yapacağımızı düşünüp durmuştum. Şimdi nasıl atlatacaktık? O makineler son durak mıydı, yoksa kurtuluştan önce ki minik bir engel mi?
Annenlerin sana söyleyeceğini biliyordum babanın son derece büyük zırhlı aracı çoktan evin önündeki yerini almıştı çünkü. Doktor da zaman kaybedilmesini istemiyordu tedavi için.
"Size geleceğim," demiştim kolunu sıkıca tutarken. Hiçbir şeyden şüphelenmemiştin çünkü ben zaten size gelebilmek için fırsat kollardım. Bulduğum her boş vakitte o evde ya seninle ya da Rosa ile vakit geçirmek isterdim. Siz de beni her zaman kabul ederdiniz. O gün de başını sallamıştın ve beraber içeri yürümüştük. Elimi tutmuştun içeri girerken. Ellerin buz gibiydi.
Annenle babanın koltukta yan yana oturmasını, yüzlerindeki korkunç ifadeyi ve bize nasıl da baktıklarını bugün bile aklımdan çıkaramıyorum. Birleşmiş ellerimize bakıyordu annen ve gözleri yaşlarla doluydu. Şimdi düşününce anlıyorum, bence herkes benim sana aşık olduğumu biliyordu. Ancak en çok da senin annen. Çünkü bir tek o bile öyle dolu gözlerle bakıyordu.
Çok kötü hissediyordum ama en az senin kadar şaşırmış davranmam gerekiyordu. Özür dilerim, benim güzel aşkım, senden önce öğrendiğim için özür dilerim. Bir insan ölüyorsa ilk onun bilmesi gerekir, ama ben bunu sana yapamazdım. Çünkü öleceğine ihtimal bile veremezdim.
"Vasil," Babanın o sert ses tonu. Simsiyah takım elbisesi giymiş, özenle yapılmış siyah saçları ve yemyeşil gözleri olan bir adamdı baban. Ama sen o mükemmel Rus kadını olan annene benziyordun. Rosa'ya. Onun upuzun kumral saçları ve tıpkı seninkiler gibi masmavi gözleri vardı. Suratında ruslara has bir soğukluk taşıyordu tıpkı senin gibi ancak o an onun surat hatları bile yumuşamıştı.
Dünyasıydın sen onun.
Hepimizin.
"Mama," diye fısıldamıştın. Öyle derdin hep. Bir kere bile anne dediğini duymamıştım.
Rosa saniyeler içerisinde seni kollarına aldığında, bana da acı dolu gözlerle bakıyordu ve ben bu tiyatroya katlanamıyordum. Aklımı kaçıracak gibi hissediyordum.
Susun, diye bağırmak geliyordu içimden herkese. Vasil ağlamalı, o küfür etmeli lütfen susun.
Öyle de olmuştu.
Ben yerimden bir santim bile kıpırdayamazken, annen anlatmıştı sana her şeyi. Ne dediğini hatırlamıyorum ama o son kelimeler aklımda. "Artık devamlı makinelerde kalmalısın. Son zamanlarda sürekli olan kanamaların ve nefes tıkanıklığının sebebi-" Bitirememişti bile söylediklerini. Çünkü sen onu kendinden itmiş, sonra da arkadaki aynaya yumruğunu geçirmiştin.
Elinden akan kanları hatırlıyorum, annen bile sana korkuyla bakarken ben koşup elini avucumun içine almıştım. "Bu sikik hastalık bana bir çocukluk borçlu!" Bağırdığında nasıl da belli oluyordu o kendine has aksanın. Ne tam İtalyan aksanıydı ne de tam Rus, tamamen sana özeldi. Avucumun elinden akan kırmızı renkli sıvıyla boyanırken, titriyordum. Senin kanın kolayca durmuyordu Vasil ve bu yüzden yara küçük olsa da akan kan çok fazlaydı. "Şimdi de- siz demediniz mi bu tedavi son diye! Ne makinesi anne? Ne diyorsun sen?"
Rosa endişeyle bir havlu kapıp getirirken, Dimitri çoktan doktorunu aramıştı bile. Ama sen hiçbirimizi görmüyor, duymuyordun. Sadece bağırıyordun, çocukluğundan beri sustuğun her şey için. "Şaka mısınız lan siz?" Elini elimden çekip annenin uzattığı havluyu sıkarken, "İstemiyorum makine falan!" diye bağırmıştın.
"Elin, elin Vasil. O ellerle piyano çalıyorsun sen, zarar vermemelisin." O an ilk defa görüyor gibi bakmıştın bana. İlk defa duyuyormuş gibiydin sesimi, gözlerinde öyle bir şey vardı ki, aklımı kaçıracağımı sanmıştım.
Bu kız benim hayatımın aşkı olacak, sonradan böyle düşündüğünü öğrendim o gün. Sana bu sözleri söylediğim an, onca ses susmuş, her şeyi unutmuşsun ve sadece bunu düşünmüşsün. Çünkü senin için hastalık değilmiş o an dert, piyanoya nasıl gideceğinmiş ve bir tek ben seninle aynı derti paylaşmışım. Bir tek ben sana hasta bir çocuk gibi değil de, bir sanatçı gibi hissettirmişim.
Sanırım o yüzden, o gün çıkmaya başladık.
Tabii önce, doktor geldi. Eline baktı, sana ilaçlar verdi. Ailenle kavga etmene gerek kalmadan, yatağının hemen yanına piyanonunu taşıttım babalarımıza. İkna etmek kolay olmamıştı ailene kalırsa o bile seni yorabilirdi. Ama benim iyi olduğum bir şey varsa, o da konuşmaktı. Dakikalarca süren konuşma sonunda gerçekten de ikna olmuşlardı. Babalarımız odaya piyanoyu çıkarırken sen saçlarıma öpücükler konduruyordun. Doktor eline dikiş atmış, kanamayı ilaçlar durdurmuştu. Ancak sen piyano sana yakın olduğun için öyle mutluydun ki, bir nebze hissetmemiştin o acıyı.
Akşam hep beraber sanki senin her geçen gün biraz daha öldüğünü öğrenmemişiz gibi yemeğimizi yedik.
Ama geceyarısında, geceyarısında beni öptün ve kız arkadaşın olmamı istedin.
"Bence ben büyüyünce sana çok fena aşık olacağım dedin," Ben sana o an da aşıktım ama hiçbir şey demedim. Büyüyebilirsem, dememiştin çünkü. O gün tek çarenin makinelere bağlı kalmak olduğunu öğrenmene rağmen, büyüyünce, dedin ve ben aşkımın seni yaşatabileceğine inandım.
Bu yüzden hala aşığım sana. Kendimi böyle kandırıyorum ya da, sana aşık olmamın tek bir sebebi olabilirmiş gibi.
Odanda, yatağında uzanıyorduk. Başımı göğsüne yaslamıştım ve aralık kapından ailemizin gülüş seslerini işitebiliyorduk. Biz bu iki aile, birbirimize iyi geliyorduk ve gittiğinizde bizde de iyi olan pek bir şey kalmadı işte.
Dudakların, saç tellerimin arasında geziniyordu. Senin saçlarının döküldüğü anları getirmişti aklıma. Şimdi yeniden uzamıştı ama o zamanlar kafanı öpmeyi çok seviyordum. Sen her ne kadar kızsan da.
"Ne olacak biliyor musun," derken nefesini hissediyordum saçlarımın dibinde. Nazikti dokunuşun, sıcacık hissettiriyordu. "Büyüdüğünde, her an ölebilecek birini sevmek istemediğini fark edeceksin." Şokla kasılmıştı tüm bedenim. Ben seni sevmeyeceğim bir yaşam hayal edemiyordum, o yaşımda bile. Başımı göğsünden kaldırırken, hızla iki yana sallamıştım. "Hayır,"
"Neden hayır?"
"Büyüdüysek zaten iyileşmişsindir bu bir, iki sen sadece hasta bir çocuk değilsin. Senin hakkında özel olan onlarca şey sayabilirim. Kimse senin gibi olmayacak, kimse senin gibi olamaz. Kimse konuşmadan bunca şey anlatamaz bana," Ben şimdi büyüdüm, sen yoksun.Sen de büyüdün mü benimle beraber, bilmiyorum. Büyüdüysen şimdi de aramızda bir yaş olmalı. Ama eğer büyüyemediysen kaç senedir senedir benden daha küçüksün, kaç senedir sensiz nefes almışım bilmek en doğal hakkım olmalı.
O mavi gözlerinin nasıl da dalgalandığını hatırlıyorum. Ama yine bir şey dememiştin. Öylece, başımı tekrardan göğsüne bastırmış ve derin bir nefes çekmiştin dudaklarından içeri.
O günle ilgili hatırladıklarım bu kadar, ancak dilediklerim çok daha net.
Lütfen benimle yaşasın, ölecekse de ben de ölebilirim.
Ben yaşadım ve eğer o gece dileklerim kabul olduysa, benim en kara kışım, sen de ölmemiş ol, olur mu?
♪ ༘⋆
22 Kasım, 2017
On altıncı doğum günü.
İsviçre'den tedavinden dönmen gereken o gün. Artık iyi olduğundan emin olacağımız, bana en büyük doğum günü hediyesi olacak o gün. Ertesi gün ise, hayatımın en sisli perşembesi.
En kötü saatleri, en acı dolu nefesleri, en acı- kelimeler bazen yetmez, bazen yetmez işte. Ne yaparsın o zaman? Sayfalara kendi canımdan akıtamam ki, kusamam içimde yüzen harfleri, senin gibi notalara da dönüştüremem üstelik. Yazmalıyım ben, benim varlığımın amacı bu. Sen bunu bile elimden alıyorsun.
"Gelecek Serena," Bir sürü arkadaşım vardı benim, hala da var. Hiç yalnız olmazdım ben. Partim insan doluydu, etrafta binlerce liralık hediyeler, beni birbirlerine sarılmış mutlulukla izleyen anne ve babam. Ama sen yoktun.
Nefesimi tutup kollarımı göğsümde bağlarken, senin geleceğinde ısrarcıydım. Gelecektin, gerekirse o mumları gece yarısına kadar, doğum günüm bitene kadar yakmazdım ama sensiz üflemezdim işte.
"Sıkıcı," Leyla uzun kumral saçlarını sinirle arkasına atarken, annemden aldığım sarı saçlarımı stresle parmağıma doluyordum ben de. Babamın benimkilerin yansıması olan yeşil gözleri şefkatle parlarken, gözüm bahçeye yanaşan arabada ve içinden çıkan sendeydi.
Artık daha da uzundun.
On yedi yaşında ve gencecik bir çocuktun.
Tonu biraz daha koyulaşan açık kumral saçların alnına dökülürken, arabadan indikten sonra bahçeye doğru nefessiz koşmuştun. Elinde kocaman bir paket, o paketin üzerinde de laleler ile dolu bir çiçek buketi vardı. Kablolar yoktu. Seni beş aydır görmüyordum ve kablolar yoktu.
İçeri girdiğin anda, tüm kızların gözü sana dönmüştü. Bu civarda seni gördükleri an fotoğrafını çekip, instagramdaki sayfada paylaşan zengin kızlardı hepsi. Buralarda ünlüydün, senin kadar güzel bir erkek daha önce hiç var olmamıştı çünkü. Ama güzelliğin bir bedeli vardı, hastaydın sen bebeğim, hiç iyileşemedin mi peki?
"Serena, Serena," Nefes nefeseydin, Vasil. O masmavi gözlerin kan çanağıydı, uykusuzluktan olsa gerek uzun parmakların titriyordu. Hediyeyi ve çiçeği elinden alıp boş bir koltuğa bırakırken, doğrudan uzun zamandır kablolar yüzünden sarılamadığım boynuna atlamıştım. Kolların beni sarmıştı. Belimi, hem de sımsıkı.
Hissediyorum, dokunuşun artık bir hayaletin hayat üflemeyen nefesinden farksız. Teninin soğukluğu yabancı. Ama hatırlıyorum.
Unutmam lazım hepsini, hatırlıyorum.
"Çok özür dilerim," Odada bizden başka belki de otuz tane insan vardı o gün, hiçbirinin yüzünü hatırlamıyorum artık. Sadece sen varsın. Senin yaptığın her hareket canlı oynuyor zihnimde. "Dileme, geldin." Buradasın, nefesim kesilirken ve boynunun o oyuntusunda resmen tekrardan hayata dönerkeni aklımdan tek geçen şey buydu. Burada şu an, gerçekten kollarındayım ve kokusunu içime çekiyorum.
O yaşta aşık olmak imkansız mıydı dersin? Ben sana daha çocukken düşmüştüm, bir daha kalkamayacağımı bilerek. Sen de yerdeydin çünkü. Sensiz yürüyemezdim. Düştüysen ve kalkamıyorsan, seninle ömür boyu yer de kalmaya da evet derdim.
"Geldim," Yüzümü ellerinin arasına alıp kocaman gülümserken, gözlerin parlıyordu. "Sana hediye bile getirdim." Hediye, en büyük hediye dudaklarından çıkacak o iki üç kelimeydi. Bu yüzden o büyük, güzel gözlerine öylece, gözlerimi bir saniye bile kırpmadan bakmıştım.
"Sonuç-"
"İyiyim, malyshka. Bitti, sonunda özgürüm." Yüzümü bırakıp, morarıklar içinde olan kollarını iki yana açmıştın. O an kızların sana nasıl hayranlıkta baktığını bile unutmuştum çünkü annem hiç nefessiz seni kollarına almıştı. Daha doğrusu, göğsüne sarılabilmişti yalnızca. Ondan da uzundun çünkü. Sana öyle mutlulukla sarılmıştı ki, belki kendi annenden bile fazla sevinmişti. Gözleri yaşlarla dolmuş, dudakları mutlulukla kıvrılmıştı.
"Vasilenka, bu harika!" Seninkine benzeyen o tatlı aksanıyla annem kısıkça mırıldanmış, babam sarıya çalan saçlarını okşarken gülümsemişlerdi. Sen de gülümsüyordun ama gözlerin ulaşmıyordu. O mavi derinliğin içinde yüzen sarı-yeşil noktalar parlamıyordu. Bir şey vardı, doğru olmayan bir şey.
Bunu o gün fark etmiş olmayı dilerdim.
Herkes arka plana karışırken, hediyeyi ve çiçeği bir koluma alıp, diğer kolunu dirseğine doladığım gibi koşarak seni odama çıkarmıştım. Sırf benim için partiye gelen ve pastayı bile üflemediğim için söylenen misafirleri duymamıştım. Seninle yalnızlığı, onlarca kalabalığa tercih ederdim. Onlar kimdi ki? Benim eksenimdeki tek gezegen sendin.
Sen ve ben, ama asla biz değil. Biz olamadan gittin. Yarım bir ben bıraktın.
Odaya girer girmez dudaklarına kısacık bir öpücük kondurmuştum. Dudaklarının rengi, benim parlatıcı ile anca elde edebileceğim harika bir tondaydı ve gözlerin öpücükle aydınlansa da, saniyesinde geri çekilmiştin. Normalde en azından birkaç saniye boyunca öpmeme izin verirdin seni.
Önce hediye paketini, sonra da çiçekleri yatağıma koyup, "Şş," diye fısıldamıştın bir elin ensemi bulup saçları okşarken. "Henüz kimse çıktığımızı bilmiyor, böyle yakalanmayalım." Zaten yakalanmazdık. O gece, son geceydi. Yalancı. Benden her ihtimalimi çaldın.
Dudaklarım huysuzluğum yüzünden buruşsa da, sonrasında bunun hakkında bir şiir yazıp seni sinir etmeyi hayal etmiştim.
Şiirlerim seni sinir edebilecek en son şeydi ama. Sanatımı sana yapıyor olmamdan zevk alıyordun sen, çünkü sen de benim için yapıyordun çoğu zaman o besteleri.
"Anlatsana, nasıl bu kadar uzadın yine? Ne yaptın?" Uzun kirpiklerini kırpıştırıp, yavaşça alnımı öpmüştün. Sıcaklığını bugün dahi anımsıyorum, dudakların alnımı mühürlemiş olabilir mi?
"Tedavi fıstığım, bol bol fransızca, sen seversin. Harika çikolatalar, harika kız-" Sana vurmaya kıyamasam da, kıskançlıktan düşünemeden omzuna minik bir fiske atmıştım ve bu seni kocaman gülümsetmişti. Başkası olamayacağını biliyordum. Birbirimizin ruhunda çok sıkı bir şekilde iç içe geçmiştik. Böyle bir yaşta aşık olmak imkansız derler belki de, ama bizim için tersi bir durum imkansızdı. "Harika kız arkadaşımdan ayrı olmak dışında diye bitiriyordum oysa ki cümleyi,"
Omzuna, minik vuruşun isabet ettiği o yere kısa fakat içten bir öpücük kondurmuş kocaman gözlerle seni yatağa çekmiştim. "Ne aldın bana?"
"Ne isterdin?" Sadece birkaç dakika önce ağzından çıkmış o sözlerin gerçek olmasını.
Artık özgürüm.
Başka hiçbir şey. O an sihirli bir değnek dayansa omzuma, bir daha hiç hasta olmamanı dilerdim.
"Tamam, söyleme, ama sana tam koleksiyonuna yakışır bir şeyler aldım." Yavaşça kitaplığımı ve oradaki yüzlerce özel basım kutulu kitabı işaret etmiştin. Bazıları klasik, bazıları fantastik ve birkaçı da romantikti. Ancak hepsinin ortak noktası normalde satılmayan sınırlı sayıda özel baskılar olmasıydı ve sen, tedavilerin yüzünden sürekli yurtdışına gittiğin için bana o baskıları toplayan kişiydin.
Herkesin hayatına bakmasını anlıyorum. Kimse durup bir hayaletin yasını tutacak değildi. Vural amca bile siz gidince hayatına devam etti. Ben? Ben sadece kalmayı biliyorum, bazı geceler hala artık bir başkasına ait olan odanı aydınlatan ışıkları izliyorum.
"Oscar Wilde mı?" Hediye paketini yırtmamak için büyük uğraş göstersem de, o ismi gördüğüm an benim için bitmişti. Benim için önemini biliyordun. Yazar olmayı istiyorsam, bunun büyük sebeplerinden biri de Oscar Wilde'dı. Yazdığı tek romanı onlarca kez okumuş, sana sürekli hakkında konuşmuştum yatağının başında dikelirken. Ama o beni şair de, yazar da yapamadı, sen yaptın Zemheri.
"Aradığın buydu, değil mi?" Başımı hızla sallarken, birden boynuna yeniden kollarımı dolamış, seni de benimle beraber yatağa çekmiştim. Kollarım öyle sıkıydı ki, biraz daha uğraşsam nefesini kesecektim sanki. Ancak yavaşça sırtımı ve belime uzanan sarı saçlarımı okşayan ellerin, kollarımın da gevşemesini sağlamıştı.
Aradığım sendin.
Bana getirdiğin tüm bu kitaplarda, hepsinde aradığım sendin. Senden sonra onlarca parti düzenledim, yabancı bedenlerle dans ettim, sahte arkadaşlar edindim. Baktığım her iriste, seninkileri aradım.
Bulamadım.
Nasıl en büyük hayalimin bir gün bu şehirden gitmek olduğunu hatırlıyor musun? Büyük, buradan daha da büyük bir şehire, yeni bir ülkeye gidecektim. Kaldım. Dönersin sandım. Kendimi bunu senin için yapmadığım yalanına da çok güzel inandırdım üstelik. Her şeyi sana yaptım, itiraf ediyorum. Her şeyim sana.
"Buydu, teşekkürler." Parmaklarından biri uzun buklelerime dolanmıştı çoktan. Kokun, o kendine has tatlı kokun. Portakallar ve taze olan her şey. Nefesimi kesiyordun, her anlamda.
"Bitti, değil mi?" diye sormuştum dakikalar sonra sonunda ayrıldığımızda. Bakışlarım istemsizce koluna, oradaki mor noktalara kaymıştı. Açık kumral saçlarını stresli bir şekilde geriye tararken, başını sallamıştın. Suratın oyulmuş gibiydi ve elmacık kemiklerinin nasıl öyle güzel bir çıkıntısı olduğuna akıl sır erdiremiyordum. Daha on yedi yaşındaydın ve gördüğüm en güzel erkektin.
"Bitti malyshka, iyileştim." Notalarını hatırlıyorum. Benim nasıl bu kelimelerin mürekkebini kanattığım sayfalarım varsa, senin de notaların vardı. Asla anlamazdım ben. Birkaç kez piyano öğretmeye çalışsan da, bir türlü becerememiştim işte.
Kelimelerin yoktu, kelimelerin hiç olmadı. Kelimeler senin için birer maskeydi ve sen açık oynamayı seviyordun. Ruhun melodilerdi, notalar... Veda notaları ya da veda mektupları.
İnsanlar yalan söylerken de kelimelerini kullanırlar, maske takarlar gerçek yüzlerine. Söyle o zaman neden öyle rahatça söyledin o yalanı? İyileştim. Hiçbir zaman kelimeleri olmamış biri için fazla kolay bir yalandı, beni delicesine kanattı.
"İyileştin," Yatakta uzanırken, hediye paketini ittirmiş, kitabı komodinin üzerine yerleştirmiştim. Kollarım tekrardan ince bedenini bulmuştu. Yatağıma sığmayacak kadar uzundun ve ayağın yatağın dışında kalıyordu. Omzumu öptüğünü hatırlıyorum. Omzumdaki, o noktayı. Benim şimdi orada bir dövmem var Vasil, görsen hatırlamazsın. Ben unutmadım.
Neredeyse üç sene geçmiş, on sene de geçebilir, dudaklarının omzumdaki pamuk dokunuşunu nasıl unuturum? Sadece omzum da değil. Alışkanlık haline getirdiğin saçlarımda, bazen minikçe boynumda, alnımda... Her yerimde dokunuşların.
"Uyu fıstığım," Elmacık kemiklerine dayanamayıp upuzun bir öpücük kondurmuştum. Annem ve babam seninle beraber uyumamdan rahatsızlık duyabilirdi. Belki de o gün doğum günüm diye bir şey dememişlerdi. Onlara hiç sormadım.
Senin yanında bir kuş gibi hafifliyordum ben, bundan mı faydalandın? Uzun, kusursuz notalar yaratan parmakların sanki bir melodiyi çalar gibi, belimin kıvrımında aynı ritimi tutturmuştu. Şimdi düşününce parmaklarını piyan üzerinde ezberlediğim için o ritmi çıkarabiliyorum. Bana gösterdiğin ilk eserindi. İlk besten. Serenad.
Gözlerim kapanırken, "Lettres d'aideu," dediğini işitmiştim.
Veda mektupları.
Nasıl da odamın içine uzanan dallar olduğunu söylediğimi hatırlıyor musunuz? O kokuyu sevdiğim için, camım hiç kapanmazdı ve yaşadığım yerde rüzgar asla eksik olmazdı.
Açıkta kitap bırakamazdım bu yüzden, ya da taslaklarımı. Her şeyimi toplar öyle açardım camı, ama yine de açardım.
Bu yüzden o sabah yüzüme vuran rüzgarla uyanmak şaşırtmamıştı beni. Ciğerime dolan taze meyve kokusu da, yastığımdan gelen senin kokun da. Gözlerimi açtığımda, yoktun. Yattığın yer soğumuştu.
Elimi uyuduğun yere uzattığımda, elime bir tomar kağıt gelmişti.
Zemheri. O günün adı.
"Ben-" Sen ne Serena? "Ben asla ortada-" Gözlerim kendiliğinden hızla büyürken, notalar çarpmıştı gözüme. Ben notalarla konuşamıyorum, beni neden dilsiz bıraktığını da anlamıyorum. Bana neden notalarını bıraktığını, bana neden veda ettiğini... Kalabilirdin, kalsaydın.
Sahi, sen neden kalmadın? Kalbin mi pes etti, sen mi? Neden gittin sen Vasil?Özgürüm artık, dedin. Özgürleşmek, evden uçmaktı işte ve ben bunu çok geç anladım.
Gel yatalım yine yan yana, gel, sadece gel. Her şeyi acı verici derecede iyi hatırlarken, unutmuş gibi davranmak çok zor. Bir hayalete aşıkken, her canlı bedende onu aramak çok kırıcı.
Kağıtların ellerimi kesmişti. Bağırırken, "Anne!" diye adeta çığlık atarken, gözlerim odamdan gözüken camını bulmuştu. Evini.
Annenin her zaman orada bıraktığı tablolar yoktu, odanın camındaki perdeler gitmişti, Vural amca her sabah bu saatlerde orada olurdu. Yoktu.
"Serena," Annemin sesi bugün bile canımı yakar. Ben senin başını yasladığın yastığa sarılıp bağırırken, onun saçlarımı öpüşü, odamdan içeri esen rüzgar, notaların... notaların Vasil, bana bıraktığın veda mektupları. "Serena, ağlama güzelim, iyileşememiş. Olmamış,"
İyileşememiş.
Olmamış.
Unutmam lazım hepsini.
"Bana neden-"
"Seni üzmek istememiş," Gitmen daha az mı öldürmeliydi beni? Her insan iki kez ölür ama Vasil, biri yaşarkendir. Ne sandın, gidersen belki umudunla nefes alırım mı? Bilinmezlik beni nasıl yaralar en iyi sen bilirdin.
Cam açık, artık aralık.
Rüzgar her yere dağıtmış bana bıraktığın kağıtları, artık benim şiirlerim yatıyor yerlerinde.
Kokun, sadece saatler önce yattığın yatağım.
Üç sene. Ben bugün on dokuz oldum.
Unutmam lazım hepsini.
Veda notalarını, veda mektuplarını...
Bazı insanlar kelimelere nefes üfler, ben hep onlardan olmak istedim. Kelimelerime nefesini veren o kişi sen ol istemedim ama. Nefesini yanı başımda duymak, notalarını parmaklarını eşsiz bir naziklikle hareket ettirdiğin piyanoda işitmek yeterdi.
İlk aşkım, ilk sevgilim, ilk arkadaşım.
Hepsini sil.
Unutmam lazım hepsini, bunun için de önce kendimi. Sayfalara akan mürekkep kaybolmaz, kan akmayı kesse bile. Bu yüzden sen de o sayfalarda sonsuza kadar benimle yaşayacaksın. Artık ölümsüzsün.