İçeriğe geç

VEBAL

Bölüm 1 · 12 dk okuma

VEBAL

Bölüm 1

İlk karanlık

🖤 BARAS SOYKAN’IN BAKIŞ AÇISINDAN

Zaman, intikam ateşiyle yanan bir adamın avuçlarında eriyen barut gibidir; en ufak kıvılcımda parlar ve etrafındaki her şeyi küle çevirir. Tam 365 gün. Dile kolay, koca bir yıl. Ömrümün son 365 gününü, her sabah uyanıp o soysuzun, Kadir Atahan'ın soyunu kurutma yeminiyle geçirdim. Limanlarımdaki sevkiyatları yönetirken, Soykan Denizcilik'in masasında milyon dolarlık anlaşmalara imza atarken bile aklımda hep aynı yüz vardı. Düşmanımın canından çok sevdiği, üzerine titrediği, dünyadan sakındığı o masum kızı: Hazan.

Onu aramak için yeraltı dünyasını birbirine kattım. Her sınır kapısına adam diktim, her üniversite kampüsünü tarattım. Nihayet dün gece, adamlarım onu tam da o süslü Mimarlık Fakültesi'nin çıkışında, hayatının en mutlu gününde kıstırdı. Av, avcının ağına düşmüştü. Şimdi ise malikanemin altındaki o rutubetli, eski depoda, benim onun için hazırladığım cehennemin ilk katında beni bekliyordu.

Gömleğimin kollarını dirseklerime kadar katladım. Cebimdeki sustalı bıçağın metal soğukluğunu hissederek ağır adımlarla deponun demir kapısına yürüdüm. İçeri girdiğimde burnuma dolan o küf ve rutubet kokusu, içimdeki canavarı daha da besledi. Karşımda, paslı demir bir sandalyeye bağlı duruyordu. Başındaki siyah çuvalı tek bir hamleyle çekip aldım.

Çiğ sarı ışık yüzüne vurduğunda, gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Gözleri... Tıpkı bir kurbanın son anlarındaki o çaresiz bakışlar gibiydi. Ama tuhaf bir şekilde, o gözlerde beni rahatsız eden, ruhumun en derin yerinde bir şeyleri sızlatan bir aşinalık vardı. Bu hissi anında bastırdım. O, canımı alan adamın kanıydı. Merhamet benim kalbime uğramayalı yıllar olmuştu.

Eğildim, sert ve nasırlı parmaklarımla çenesini öyle bir sıktı ki, acıyla inledi. Teninin yumuşaklığı, ellerimdeki kan lekelerine taban tabana zıttı.

"Beni iyi dinle, Atahan’ın kızı," diye fısıldadım, sesimin her bir zerresine nefretimi akıtarak. "Baban beni can evimden vurduğunda, arkasında hiçbir şey bırakmayacağını sandı. Seni tam bir yıl aradım. Şimdi buradasın ve o adamın döktüğü her damla kanın vebalini sen ödeyeceksin."

"Ben... ben hiçbir şey yapmadım," diye hıçkırdı. Sesi odanın çıplak duvarlarında yankılandı, içime işlemek istedi ama izin vermedim. "Babamın günahlarıyla bir ilgim yok! Lütfen bırak beni..."

"Yalvar," dedim yüzüne doğru. "Daha çok yalvar. Bu odadan çıkışın yok. Her sabah nefes aldığın için bana lanet okuyacaksın."

Onu nefretle geriye doğru ittim. Sandalye sarsıldı. Adamlarıma işaret ettim ve o beyaz kumaş parçasını, gelinliği ayaklarının dibine fırlattırdım. O beyazlık, benim gözümde sadece bir kefendi.

"O yerdeki senin gelinliğin," dedim kapıya doğru yürürken. Omzunun üzerinden onun o darmadağın olmuş haline baktım. "Yarın sabah bu saatlerde benim soyadımı alacaksın. Seni kendi soyadıma hapsederek babanın soyunu kurutacağım. Bu bir düğün değil Hazan, bu senin canlı canlı gömüleceğin cenazenin ilk günü."

Kapıyı arkamdan büyük bir gürültüyle kapattım. İçimdeki öfke dinmemişti ama o nikahtan sonra, o benim soyadımı taşıyan bir köle olduğunda her şey daha yeni başlayacaktı. Bilmiyordum. O odada bıraktığım, acımasızca boğazını sıktığı kız umarım onun eceli olmaz

🤍 HAZAN ATAHAN’IN BAKIŞ AÇISINDAN

Hayatımın en sonbaharı, adımı taşıyan o hazan mevsimi, dün gece bir üniversite çıkışında, siyah bir minibüsün kapısının üzerime kapanmasıyla başladı. Ben sadece mezuniyet projemi teslim etmiş, geleceğe, mimarlık ofisime dair hayaller kuran 21 yaşında bir kızdım. Babam Kadir Atahan'ın yeraltı dünyasındaki kirli işlerinden hep uzak durmuştum. Ama geçmişin pisliği, gelip beni tam kalbimden yakalamıştı.

Gözlerimi açtığımda ellerim arkamdan paslı bir demir sandalyeye bağlıydı. Bileklerimdeki halatlar her hareketimde derimi yüzüyor, canımı yakıyordu. Başındaki o karanlık çuval aniden çekildiğinde, gözlerimi kamaştıran çiğ ışığın altında onunla göz göze geldim.

Baras Soykan.

Adını babamın adamlarının fısıltılarından korkuyla bahsederken duyduğum o yeraltı hükümdarı. Karşımda dikilen bu adam, adeta saf nefretten yapılmış bir heykel gibiydi. Siyah gözlerinde zerre kadar insanlık kırıntısı yoktu. Ağır adımlarla bana yaklaştı, o kadar heybetliydi ki deponun tavanı üzerime çöküyor sandım. Eğildi ve çenemi öyle sert kavradı ki, kemiklerimin kırılacağını sandım. Acı gözlerimden yaş olarak boşaldı.

"Beni iyi dinle, Atahan’ın kızı," dedi. Sesi bir yılanın tıslaması gibi soğuk ve ölümcüldü. "Seni tam bir yıl aradım... Alınan her ahın vebalini sen ödeyeceksin."

"Ben... ben hiçbir şey yapmadım," diyebildim hıçkırıklarımın arasından. Sesim o kadar çaresiz çıkıyordu ki kendimden nefret ettim. "Babamın günahlarıyla bir ilgim yok! Lütfen bırak beni..."

Beni dinlemedi bile. Beni geriye doğru ittiğinde dengemi kaybedip neredeyse sandalyeyle birlikte devriliyordum. Ardından ayaklarımın dibine siyah bir torba fırlatıldı. İçinden dökülen beyaz dantelleri gördüğümde kalbimin atışı durdu. Bu bir gelinlikti. Ama bana umut değil, ölüm vaat ediyordu.

"Yarın sabah bu saatlerde benim soyadımı alacaksın," dedi Baras Soykan. Sesi odadaki rutubete karışıp üzerime sindi. "Babanın soyunu, seni kendi soyadıma hapsederek kurutacağım. Bu senin canlı canlı gömüleceğin cenazenin ilk günü."

Kapıyı üzerime kapatıp gittiğinde, karanlık odada yerdeki o beyaz kumaşla baş başa kaldım. İçeri giren sert yüzlü kadınlar beni sandalyeden çözüp o gelinliği zorla üzerime geçirmeye başladıklarında, ruhumun çekildiğini hissettim. Ben yarın sabah, beni bir yıl boyunca nefretle arayan o celladın karısı olacaktım.

Ağladım. Canımı kurtarmak için, bu kabustan uyanmak için dua ettim. Oysa arkamda duran, bana bu cehennemi yaşatan o gaddar adamın, boğazımı sıkan celladın aslında beni bu dünyada herkesten çok koruması gereken öz babam olduğunu bilseydim; belki de kaderime ağlamayı bırakır, o karanlığa çoktan teslim olurdum.

🤍 HAZAN ATAHAN’IN BAKIŞ AÇISINDAN

Baras’ın yüzüme doğru fısıldadığı o zehirli kelimeler, masanın üzerindeki lüks porselenlerin soğukluğundan daha çok üşütüyordu içimi. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, göz bebeklerindeki o dipsiz, zifiri karanlığın içinde kendi çaresiz yansımamı görebiliyordum. Dişlerimi sıktım. Önümdeki yiyeceklere dokunmadım bile. Burası bir yemek masası değil, ruhumun parça parça koparıldığı bir infaz kürsüsüydü.

Tam ona karşılık verecek, içimdeki o mimar inatçılığını yüzüne vuracaktım ki, malikanenin devasa camlarını sarsan o ses duyuldu.

BOOM!

Kulakları sağır eden, yer sarsıcı bir patlama sesiyle birlikte yemek salonunun bahçeye açılan boydan boya camları büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu. Havada uçuşan cam kırıkları, masanın üzerindeki gümüş şamdanlara ve tabaklara çarparak etrafa saçıldı. Refleksle çığlık atıp ellerimle başımı korumaya çalıştım. Ne olduğunu anlayamadan, saniyeler içinde malikanenin dışından otomatik silah sesleri yükselmeye başladı. Kulak tırmalayıcı, durmak bilmeyen bir tarama sesiydi bu.

"Abi! Baskın var! Batı kapısını patlattılar!"

Korumalardan birinin feryadı, silah seslerinin arasında yankılandı. Korkudan nefesim kesilmiş, sandalyeme çakılmış kalmıştım. Tam o esnada, masanın diğer ucundan bir gölge gibi fırlayan Baras’ı gördüm. Saniyeler önce gözlerinde sadece bana karşı nefret barındıran o adam, şimdi tam bir ölüm makinesine dönüşmüştü. Belinden çıkardığı simsiyah, ağır silahın namlusunu kapıya doğru çevirirken, diğer eliyle beni belimden yakaladı.

"Yere yat!" diye kükredi Baras.

Beni acımasızca ama bir o kadar da korumacı bir hamleyle masanın altına, mermer zemine doğru çekti. Üzerime siper oldu. Sırtındaki o geniş, sert kasların gerildiğini, kalbinin bir davul gibi delice çarptığını sırtıma dayanan göğsünden hissedebiliyordum. Dışarıdaki mermiler duvarları delip geçiyor, salondaki pahalı tabloları, alçıpanları yerle bir ediyordu. Baras, üzerimdeki ağırlığını koruyarak tek eliyle dışarıya doğru ateş açmaya başladı. Silahının çıkardığı her ses kulaklarımda patlıyor, beni daha büyük bir dehşetin içine fırlatıyordu.

"Kadir Atahan..." diye mırıldandı Baras, dişlerinin arasından kan damlar gibi. Sesi nefretle titriyordu. "Soysuz herif, kızını almaya gelmiş."

Babam. Babam beni kurtarmak için buradaydı. İçimde bir anlık bir umut ışığı yandı ama Baras’ın beni belimden tutup tek bir hamleyle kucağına almasıyla o ışık söndü. Beni bir çuval gibi değil, adeta kaybetmekten korktuğu vahşi bir ganimet gibi göğsüne bastırmıştı. Kurşunların havada uçuştuğu o salondan, süratle koridora doğru fırladı. Ayaklarım havada sallanırken, kollarımı istemsizce onun boynuna doladım. Hayatta kalma içgüdüsü, beni celladıma tutunmaya zorluyordu.

Malikanenin zemin katındaki karanlık koridorlardan geçtik. Baras, duvardaki devasa bir tablonun arkasındaki gizli bir paneli açtı. Parmak izini okuttuğunda, ağır çelik bir kapı hidrolik bir sesle aralandı. İçeri girdiğimiz an, kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı ve dışarıdaki o cehennem sesleri bıçak gibi kesildi.

Burası yeraltında gizli bir sığınaktı. Dar, loş ışıklı ve sadece beton duvarlardan oluşan bir oda. Baras beni yavaşça yere bıraktığında, sırtımı o soğuk beton duvara yaslayarak soluklanmaya çalıştım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Baras ise elindeki silahı beline takıp, bir elini duvara yaslayarak tam karşımda dikildi. Aramızdaki o daracık alanda, nefeslerimiz birbirine karışıyordu.

🖤 BARAS SOYKAN’IN BAKIŞ AÇISINDAN

O patlama sesi salonda yankılandığı an, zihnimdeki tüm hesap kitap devre dışı kaldı. İçgüdülerim tek bir amaca kilitlendi: Hazan’ı korumak. Bu düşünce beynimin kıvrımlarında gezinirken kendimden nefret ettim. Ben onu intikam için kaçırmıştım, ölmesi ya da zarar görmesi işime gelmeliydi. Ama o camlar patlayıp Hazan’ın o tiz, çaresiz çığlığı kulaklarıma ulaştığında, içimde bir yerlerde bir fay hattı kırıldı. Onu o mermilerin önüne bırakamazdım. Bırakmadım da.

Onu masanın altına çekip üzerine kapandığımda, narin bedeninin korkudan nasıl titrediğini hissettim. Küçük, ürkek bir kuş gibi altımda eziliyordu. Kokusu... O lanet olası temiz kokusu burnuma doldukça, dışarıdaki adamlara olan öfkem bin kat daha arttı. Kadir Atahan, benim mülküme, benim evime, benim namusum saydığım o toprağa basmaya cüret etmişti. Üstelik bir yıl boyunca benden sakladığı kızını geri almak için.

"Kadir Atahan..." diye tısladım. Silahımın şarjörünü boşaltırken içimdeki o vahşi canavarı serbest bıraktım. "Soysuz herif, kızını almaya gelmiş."

Salonda kalmak intihardı. Dışarıdaki adamlarım çatışmayı devralmıştı ama benim asıl önceliğim, elimdeki en büyük kozu güvenli bir yere kapatmaktı. Hazan’ı kucağıma aldığımda, ağırlığı yokmuş gibi hissettim. O kadar narin, o kadar hafifti ki... Kolları aniden boynuma dolandığında, göğsümün tam ortasında bir yer alev aldı. Bana tutunuyordu. Kendisine cehennemi vaat eden adama, hayatta kalmak için sığınıyordu. Bu ironi içimi acıttı.

Onu malikanenin altındaki o sığınağa, çelik duvarların arkasına soktum. Hidrolik kapı kapandığında nihayet derin bir nefes alabildim. Hazan’ı yere bıraktığımda, sırtını duvara yaslayıp bana o büyük, korku dolu gözleriyle baktı. Odanın darlığı yüzünden ona çok yakındım. Aramızda bir karış bile mesafe yoktu. Yanaklarından süzülen yaşlar, siyah elbisesinin üzerine düşüyordu.

"Beni... beni babama vermeyeceksin, değil mi?" diye fısıldadı. Sesi o kadar çaresiz, o kadar kırılgandı ki. "O seni öldürmeden, sen beni öldüreceksin."

Dişlerimi sıktım. Elimi kaldırıp duvara, tam başının yanına sertçe vurdum. Beton duvarın soğukluğu avcumun içini yaktı. "Seni kimseye vermeyeceğim, Hazan," dedim, sesim sığınağın çıplak duvarlarında yankılanarak büyüdü. "Baban dışarıda dünyayı ateşe verse bile, sen bu kapıdan arkana bakarak çıkamayacaksın. Sen artık benimsin. Benim nefesim, benim intikamımsın."

Ona bakarken, kalbimin neden bu kadar hızlı çarptığını yeraltı dünyasındaki hiçbir kural açıklayamazdı. Kendi öz kızıma bu kadar yakın olmak, onun gözlerindeki o tanıdık acıyı görmek benim bu dünyadaki en büyük sınavımdı. Ama ben o sınavdan çoktan kalmıştım. Kadir Atahan dışarıda mermilerini fırlatırken, ben burada, o daracık sığınakta, kendi kanımdan olan o kıza bakarak kendi kıyametimin senaryosunu yazıyordum. Vebal, dışarıdaki kurşunlardan daha ölümcüldü ve ikimizi de yutmak için

🤍 HAZAN ATAHAN’IN BAKIŞ AÇISINDAN

Sığınağın içindeki hava giderek ağırlaşıyor, çelik kapının arkasından gelen boğuk patlama sesleri beton zemini hafifçe titretiyordu. Ama beni asıl nefessiz bırakan, dışarıdaki o kanlı savaş değil, tam karşımda dikilen adamın üzerime çöken heybetli gölgesiydi. Baras Soykan’ın elini başımın hemen yanındaki duvara vurmasıyla irkildim. Gözleri, sığınağın loş tavanındaki sapsarı acil durum ışığının altında adeta zifiri bir kuyu gibi parlıyordu.

"Seni kimseye vermeyeceğim, Hazan," demişti. Sesi bir emir değil, kaderimin üzerine vurulmuş mühür gibiydi.

Tam ona karşı çıkmak, "Ben kimsenin malı değilim!" diye bağırmak için dudaklarımı aralamıştım ki, sığınağın tavanındaki o sapsarı ışık birkaç kez kırpıştı. İçeriden gelen fan sesi yavaşladı ve saniyeler içinde büyük bir tıkırtıyla birlikte her şey kapkaranlık oldu. Elektrikler kesilmişti.

Karanlık, sığınağı aniden yuttuğunda içimdeki o çocuksu korku katlanarak büyüdü. Görememek, en büyük çaresizlikti. "Baras..." diye fısıldadım istemsizce. Az önce nefret kustuğum adamın ismini, karanlığın ortasında bir sığınak arar gibi telaffuz etmiştim. Sesimdeki o korkuyu işittiğinde, aramızdaki o daracık mesafenin daha da kapandığını hissettim. Kumaşların birbirine sürtünme sesi geldi ve ardından Baras’ın sıcak, nasırlı eli karanlığın içinden uzanıp çıplak omzumu kavradı.

"Kımıldama," diye fısıldadı tam kulağımın dibinde. Sıcak nefesi boynumu yalayıp geçerken ürperdim. "Elektriklerin kesilmesi normal değil. Sığınağın ana jeneratörünü devre dışı bırakmışlar demektir. İçeri sızmaya çalışıyor olabilirler."

Korku, bir buzlu su gibi omurgamdan aşağı süzüldü. Siyah elbisemin kumaşı üzerinden bile onun elinin sıcaklığını, parmaklarının sertliğini hissedebiliyordum. "Eğer... eğer babam içeri girerse," dedim sesim titreyerek, "Seni öldürür. Buradan çıkamayız."

Baras karanlıkta hafifçe güldü. O karanlık, alaycı gülüşü göremesem de sesinden tanıyabiliyordum. "Babanın beni öldürmeye gücü yetseydi, Hazan, seni bir yıl boyunca benim elimden saklamak zorunda kalmazdı," dedi. Eli omzumdan yukarıya doğru kaydı, boynumun kenarından geçip çenemi yeniden kavradı. Bu sefer canımı yakmıyordu ama beni kendine sabitlemişti. "Dua et ki baban içeri sızmasın. Çünkü eğer o kapı açılırsa, gözünün önünde vuracağım ilk kişi o olacak."

Gözlerim karanlığa yavaş yavaş alışırken, onun keskin yüz hatlarını mehtabın loş bir gölgesi gibi seçmeye başladım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, bunu onun da duyduğundan emindim. Bir mimar olarak her zaman alanları ve mesafeleri kontrol etmeyi severdim ama şu an, bu dört metrekarelik beton hücrede, tüm kontrolümü bu adamın ellerine teslim etmiştim. Ve işin en korkunç yanı, içimdeki o tuhaf nefretin yanında, adını koyamadığım, ruhumu sızlatan garip bir güven hissinin de yeşermeye başlamasıydı. Bu adam benim celladımdı, beni kaçıran mafyaydı; ama aynı zamanda beni o kurşunların önünden kucağına alarak kaçıran tek kişiydi.

🖤 BARAS SOYKAN’IN BAKIŞ AÇISINDAN

Karanlık, sığınağın üzerine bir kabus gibi çöktüğünde zihnimdeki tüm koruma kalkanları bir kez daha devrilmişti. Jeneratörün sustuğunu anladığım an, dışarıdaki tehlikenin büyüklüğünü kavradım. Atahan’ın adamları malikanenin ana sistem odasını ele geçirmiş olmalıydı. Ama tuhaf olan şuydu ki; ben dışarıdaki milyarlık malikanemin yağmalanmasını ya da adamlarımın ölüp ölmemesini düşünmüyordum. Tek düşündüğüm, karanlığın içinde nefes alış verişleri hızlanan, korkudan kalbi duracak gibi olan o kızdı.

Hazan’ın ağzından dökülen o kısık "Baras..." fısıltısı, içimdeki o sert taştan duvarı un ufak etti. Beni çağırmıştı. Karanlığın içinde, sığınacak tek liman olarak benim adımı zikretmişti.

Elimi karanlığa doğru uzattım ve omzunu kavradım. Narin, titreyen omzunu. "Kımıldama," dedim sesimi olabildiğince sert tutmaya çalışarak. İçimdeki o karmaşayı görmesini istemiyordum. Ama o bana yaklaştıkça, kokusu sığınağın o dar havasını tamamen kapladıkça kontrolümü kaybetmekten korkuyordum.

"Eğer babam içeri girerse... seni öldürür," dediğinde, içimdeki o vahşi, kibirli mafya lideri yeniden uyandı. Çenesini kavradım. Teninin pürüzsüzlüğü, parmaklarımdaki barut kokusuna meydan okuyordu. Ona babasını gözünün önünde öldüreceğimi söylerken sesim ne kadar acımasız çıktıysa, içimdeki o vicdan azabı da o kadar büyüdü.

Karanlıkta gözlerim onun yüzüne odaklandı. Ağlamaktan ıslanmış yanakları, titreyen dudakları... Neden ona her baktığımda geçmişimin en temiz sayfalarını görüyordum? Neden bu kız düşmanımın kanını taşıyor olmasına rağmen bende nefret değil de, dünyayı onun uğruna yakma isteği uyandırıyordu? Kendime lanet ettim. Ben Baras Soykan’dım. Kimseye acımaz, kimsenin gözyaşına bakmazdım. Hele ki Kadir Atahan'ın kızına asla.

Birden, sığınağın ağır çelik kapısının üzerindeki elektronik panelden kırmızı bir ışık yandı ve bip sesi yükseldi. Birileri dışarıdan şifreyi kırmaya çalışıyordu.

Hazan korkuyla bana doğru bir adım daha attı, elleri göğsüme yerleşti. Gömleğimin kumaşını parmaklarıyla sımsıkı kavradı. "Geldiler..." diye fısıldadı.

Silahımı namlusunu kapıya doğru çevirirken, sol kolumla Hazan’ı arkama aldım. Onu bedenimle tamamen siper ettim. "Arkamda kal ve sakın sesini çıkarma," dedim dişlerimi sıkarak. Gözlerimi o kırmızı ışığa diktim. Kapı açıldığı an, içeri giren her kim olursa olsun cehennemi yaşatacaktım. Ama o an farkında değildim; arkamda titreyerek bana sığınan, korumak için canımı ortaya koyduğum o kız benim öz duşmanım

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.