Keyifli okumalar! 🌬️
🗝️🕯️
20.01.2018 - İSTANBUL
Uzun, üstünde küçük çiçek desenleri olan, sarı renkli, v yaka elbisem; her zamanki gibi çenemin hizasından bir tık uzun, kaküllü açık kumral saçlarım ve dudaklarımda gri simli rujum ile çatı katındaki minimalist odamda, yatağımda yatıyordum.
Psikolog seansım yaklaşık olarak bir saat önce bitmişti.
Camı sonuna kadar açmış, ağaçlardaki kuş ve rüzgardan hışırdayan yaprak sesleriyle birlikte geçmişe dalmıştım yine.
Gözlerimi tavana dikip, hem terapistim Cemre Hanım'ın sözlerini hem de yaşasaydı bugün kutlayacak olduğum onun doğum gününü düşünüyordum.
Ama artık yoktu.
Tam olarak 162 gündür yoktu.
Kardeş gibi bildiğimdi o benim. Canımdı. Kanımdı. Arkadaşımdı. Ama gitti işte.
Keşke o gün ben de orada olsaydım.
Keşke daha erken evden çıksaydım. Pişmanlıklar kalmıştı geriye. Ama işe yaramayacak, boş pişmanlıklar.
Yasaktı düşünmek bana. En çok da onu düşünmek yasaktı. Ama nasıl olabilirdi ki?
Onun bugün doğum günüydü ve o yoktu.
Onu düşünmek için... O günü düşünmek için en güzel an şimdiydi.
Gözlerimi yumdum sıkıca...
Ve benim için, onu son gördüğüm için mutlu olduğum, dönüm noktamın yaşandığı o anıya doğru yavaşça yol almaya başladım.
Üstü toz tutsun, aradığımda onu bulamayayım dediğim, zihnimin en ücra köşesine itmeye çalıştıkça; bembeyaz, ilk günkü gibi tazeliğini koruyan, tek bir tane bile toz tutulmasına izin vermeyen o anıya daldım.
~*~
11.08.2017 - Maçka / TRABZON
Cuma günüydü. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanmış, kahvaltı masasını hazırlamış bir şekilde Eren'i bekliyorduk.
Eren atik biriydi. Öyle uyuşuk uyuşuk davranmazdı ama bugün nedense geç kalmıştı.
Haftanın en az üç günü bize kahvaltıya gelirdi. Daha önce böyle geç kalmamıştı hiç.
Telefonumu çıkartıp neden bu kadar geciktiğini sormak için aradım. "Efendum Badem?" diyen sesiyle birlikte konuşmaya başladım.
"Neredesin Allah aşkına Eren ya! Kahvaltı masası hazır, niye bu kadar geciktin ki?" söylediklerimle sesim hafif sitemliydi.
"Ya Badem gelecektum tam evden çıktum, kapida lastiklerimu giyeydim. Bizim evin üst tarafundan, geçen gün duyduğum sesler gelmeya başladi." Konuşurken sesi meraklı ve endişeli geliyordu. Devam etti. "Ha böyle tak tuk sesleri geliyi. Neyse ya aç kapiyi, geldum."
"Sonunda!" diyerek kapattım telefonu. O sesler neydi ki? Yaklaşık bir buçuk haftadır birtakım sesler duyduğunu söylüyordu Eren. Onun dışında bir veya iki kere de serenderlerindeki bakliyatların azaldığını ve içerisinin karışık kaldığını söylüyordu.
Birileri mi gelip çalıyordu ki? Kim yapabilirdi böyle bir şeyi. Burası ufak bir köydü ve herkes birbirlerini iyi tanırdı.
Bir kere jandarmaya gitmişti Eren ama pek ciddiye almamışlardı. Belki bugün tekrar giderdi.
Hatta birlikte giderdik.
Telefonu kapatmamla birlikte hızla kapıya koştum. Eren içeriye girdiğinde hemen masaya geçtik. Babaannem "Hoş geldin uşağum." diyerek masaya ekmekleri koymuştu.
Çatalımı kasenin içindeki, babaannemin yoğurdun üstündeki kaymakları bir kavanozda biriktirip sonra bir tencereye dökerek kaynatıp, kesmesiyle yaptığı çökelekle doldurarak konuşmaya başladım.
"Eren bu sesler nereden geliyor ki acaba? Ayı veya geyik olur diyeceğim ama her gece mi?" derken olduğum yerde diklenip endişeli bir netlikle devam ettim. "Ya Eren şu kahvaltımızı yapalım da aşağıya inelim. Jandarma'ya gidelim yine. Ama bu sefer birlikte!"
Eren düşünceli düşünceli çayının üstündeki gazelleri çay kaşığı ile alırken sakince bana döndü. "Ne zamandur televizyonda haberler dolaniyi. Şimdi köylerde, dağlarda terör baskunları çok oluyimiş. Öyle bir şey değildur değul mi?" dediğinde tüylerim diken diken oldu. Öyle bir şey olabilir miydi? Bunca zamandır bu köylü böyle bir şeye şahit olmamıştı.
"Saçmalama Eren! Allah korusun!" diye çıkıştım. Babaannem de benim gibi tepki vermişti.
"Ne bileyum ben Badem ya! Korkmayrum ama insan bir ürpermiy da değil. Hadi çabuk ye da aşağuya inelum madem." diyerek kahvaltımızı hızlıca bitirmeye koyulduk.
Kahvaltılıkları buzdolabına yerleştirdim ve üstümü değiştirmek için odama geçtim.
Kot bir pantolon ve üstüne de sıfır kol bir badi giydim. Altın rengi geniş bir kolye takıp hafif bir makyajla birlikte çantamı alıp beni bekleyen Eren'in yanına geldim.
"Hazırım. Hadi gidelim." diyerek kolunu çekiştirdim. O da ben üstümü değiştirirken eve geçip üstüne yeşil, önünde yazıları olan bir tişört ve koyu mavi bir pantolon giyip gelmişti.
Ayakkabılarımızı da ayağımıza geçirip hızlıca yürümeye başladık. Yürüme inecektik aşağıya. Yoldan geçerken tanıdık birisi geçerse arabasına atlardık. Bizim köyde hemen hemen herkes böyle inerdi veya çıkardı köye. Komşuluk, imece usulü çokça yaşatılan şeylerdi burada.
Sıcakkanlı, yedirip içirmeyi seven, cömert bir milletti Karadeniz insanı. Herkes birbirinden böyle gördüğü için hep var olan şeylerdi bunlar.
Sallana sallana yokuş aşağı inerken Eren bozmuştu sessizliği. "Bak ne diyeceğum Badem, şu defterine birlukte İstanbul'a gideceğumizi yazdun mi?"
Şaşkınca ona döndüm. Birden aklına nereden gelmişti ki şimdi.
"Nereden geldi şimdi aklına? İlk geldiğim gün yazmıştım ayrıca."
"Ne bileyum ya. Tuhaf hissediyrum birkaç gündür." diye yürüyerek konuşurken birden durdu. Bana döndü ve "Ben ölürsem... Her gün olmasa da ziyaret eder misun beni Badem?" dedi.
Bu neydi şimdi?
Ürperdim. Gözlerim doldu. Düşüncesi bile kalbimi paramparça etmeye yetmişti.
"Ne saçmalıyorsun sen ya!" diyerek omzuna bir sille çarptım. Gözlerim taşmak üzereydi. O benim kardeşim gibiydi. Onu kaybetme korkusu sardı içimi aniden.
"Şaka yaptum ya. Sen de ne suli gözlisun." dedi ve sımsıkı sarıldı bana.
Gözlerimi kapattığım an yanağıma gözyaşlarım akın etmişti. Öyle basit gibi görünebilirdi ama böyle bir bağımız yoktu bizim.
Çocukluktan kurulan bağlar zor kopardı. Hatta kopamazdı. Bizimkisi de böyleydi.
Burnumu çekerek ayrıldım. "Bir daha böyle şeyler söyleme sakın. Valla döverim seni!" dedim.
"Aman be Badem! Sen dövme benu. Ne sert elun var. Ablam da senun gibi. Anam hep "Ne kada ağur elin var. Dul koca alacasun!" der ablama. Sen de mi dul koca alacasun yoksa?" diyerek kahkaha atmaya başladı.
Allah korusun be ne dul kocası!
"Seni var ya! Gel buraya." diye az önceki göz yaşlarımı elimin tersiyle yanağımdan silerek ve bağırarak koşmaya başladım. Tabi ben minyon ve ufacık bir kız olduğum için onun bir adımına beş adımda ancak varabiliyordum.
Tam o sırada köydeki komşumuz Mehmet Dede'nin torunu Ali, fırında çalıştığı için küçük doblo bir araba ile aşağıya iniyordu. Benden 3 yaş büyüktü. Haftanın Perşembe ve Pazar günlerinde köye çıkar ve ekmek dağıtırdı.
Eren onu görür görmez elini sallayarak durdururken, ben onu kovalamaya çalıştığım için nefes nefese kalmış bir şekilde yavaşladım.
"Oo Eren, nere gideyisun böyle?" dedi Ali.
Eren de cevaben "Badem ile çarşıya ineyruz. Az işimiz vardi. Bizi atabilir misun çarşıya?" demişti.
"Tabi gelun." dedi kolunu camından dışarıya çıkartarak yaslamış şekilde.
Ben arkaya binerken Eren ön koltuğa kurulmuştu çoktan. Dirseğimi camın kenarına, avucumu ise başıma yaslayarak dışarıyı izlemeye başladım.
"Bade sen nasilsun? Keyifsuz gibisin." diyen sesle başımı öne çevirdim. Konuşan Ali'ydi.
"İyiyim Ali, sen nasılsın?" dedim yalandan bir gülümseme ile. Çok sohbet etmek istemiyordum. Tam bir aşık gibi davranarak köydekilere de yanlış bir anlaşılma oluşturuyordu.
"Ben de iyiyum. Dedem ne zamandur seni sorayi. Neden uğramiysun eskisi gibi?" diye hafif sitemli ve şüpheli konuştu.
Ben Mehmet Dede'yi çok severdim. Eren ile bizi çok severdi o da. Ama her gittiğimde Ali'nin orada olmasıyla birlikte tuhaf davranışlar sergiledikleri için uzun zamandır sık olan ziyaretlerimi azaltmıştım. Yaşlıydı Mehmet Dede ama dinçti. Alzheimer başlangıcı olmasına rağmen daha başlangıç seviyesinde olduğu için şu an bir farklılık yoktu onda.
Başımı eğip kaşlarımı sorguyla havaya kaldırdım. "İşlerimiz oluyor, babaanneme yardım ediyorum. Eren ile günlüklere gittik bu ay. O yüzdendir. Mehmet Dede'me söylersin müsait ve kalabalık olmayan bir vakitte babaannemle birlikte çaya geliriz. Halime Nine'min sohbetini özledik hem de." diyerek cama geri döndüm.
"Söylerum elbet." diye o da yola bakışını sabitleyerek devam etti.
Ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştır diye umuyorum.
Nihayet çarşıya inmiştik. Ali'ye teşekkür edip araçtan indik. Beraber jandarma binasına yürüdük.
"Badem ben içeriye girup konuşayim sen beni haburada bekle." diyerek binaya girdi Eren. Kapıda beklerken şu İstanbul meselesi için babamı aradım. Daha ilk çalışta açtı babam telefonu.
"Bade, kızım iyi misin?" diyen babamın sesiyle içim yumuş yumuş olmuştu. "İyiyim babacığım. Sen nasılsın?" diyerek hal hatır sorma merasimlerini geçince asıl konuya değinmeye başladım.
"Baba... Ben seni şey için aramıştım aslında... Şey..." kızabilirdi de, o yüzden biraz yalakalık yapmalıydım.
"Ne için Bade? Dellendirmeden söyle şu ağzındaki baklayı kızım." Yavaştan sinirlenmeye başlamıştı babam. Laz damarı vardı tabii.
"Şey baba, hani bizim yaşımız artık büyüdü ya." diyerek diken üstündeymiş gibi konuşurken en sonunda ben de net bir şekilde sözleri çıkardım ağzımdan. "Uf baba ya! Eren ile ben İstanbul'a gelmek istiyoruz. Uçakla. Beraber." dedim vurguyla.
"Bana niye soruyorsun bunu kızım?
Babasından izin alsın gelin. Gelmeyin mi dedik."
"Asıl mesele de o işte baba ya. Sen Hasan amcam ile konuş, bize bilet al olur mu?"
"Kızım emrivaki mi yapalım yani. Sorun siz, izin alın. Kendi kafanıza göre gelin güvey oluyorsunuz."
"Baba lütfen ya! Eren çok istiyor, kırmak istemiyorum onu. Benim için... Noluuur!" diyerek yalvarmaya da başladım böylelikle. Eren için her şeyi yapardım. Hem ne güzel gezecektik İstanbul'umuzda. Ama o bilmemeliydi. Akşam gidince gizlice Hasan amcam ve Ayşe teyzeme söyleyecektim.
"Tamam Bade. Söylerim. İzin verirse gelirsiniz." dedi ve biricik kızına asla kıyamayan babam yine bana kıyamamıştı.
"İyi ki varsın babammm. Seni çoook seviyorum." Yalakalık kaldığı yerden devam tabii.
Annemi, Efide'yi sorduktan sonra Eren'in geldiğini görüp veda ederek kapattım telefonu. Bu iş de tamamdı.
"Kiminle konuşiydin Badem?" diyerek son adımı da kapattı Eren.
"Hiç ya. Babam aramıştı onunla konuştuk." dedim ve ekledim. "Sen ne yaptın? Ne dediler?"
"Ya bir tane Ferhat komitan var onunla konuştik, not aldi. Haber vereceğuni söyleyup gönderdi."
"İnşaAllah yakın zamanda gelirler. Neyse gel biraz dolaşalım sonra köye çıkarız." diyerek dolaştıktan sonra saat 11.00 gibi köye çıktık. Erken saatte hallettiğimiz işlerden sonra şimdi rahattık.
Eren ile Ayşe teyzemlerdeydik. O içeriye geçince ben Ayşe teyzem ve Hasan amcama İstanbul'a gideceğimizi söyledim. İzin istedim. Bir şey demediler. İlkten zahmet olur, olmaz falan diye söylendiler ama sonra kabul etmişlerdi.
Hasan amcam ayaklanarak Eren'e seslendi. "Eren? Oğlum gel ezan okinacak camiye Cuma namazina gidelum. Abdestini al ben iniyrum." dedi.
Eren babasını onayladıktan sonra abdest almak için dışarıdaki çeşmeye giderken telefonu çaldı.
"Efendum?" diyerek açtı. Karşıdan gelen sesleri onaylayarak devam etti. Ben de onları dinliyordum.
"Evet benum."
"Cuma namazina gideceğuz. Öğlenden sonra gelebilur musunuz?"
"Tamamdur. Hayırlı işler komitanum."
Eren'den gelen cevapları dinledikten sonra merakla sordum. "O kimdi Eren? Komutan mı aradı?"
"Ferhat Komutan aradi. Buraya geleceklermuş. Namazdan sonra gelurlar. Ben babamla camiye geçeyim. Sen de eve geç onlar gelince haber ederum." diyerek cevap verdi.
"Tamamdır, görüşürüz." dedikten sonra eve geçtim. Babaannem bu kış için bize atkı örüyordu.
Yani Eren ve bana.
Yanına oturup onu izlemeye başladım. "Babaanne bana da öğretir misin örmeyi?" dedim heyecanla.
"Öğretirum parpalim. Sen hela bir tığ tutmasini öğren da." diyerek kıkırdadı tonton Meryem Hanım.
"Ben tığ tutmasını biliyorum bir kere." diye ben de kıkırdarken telefonum çaldı. Babam arıyordu. Hızla açtım.
"Bade?" diye seslendi. "Efendim baba?" dediğimde "İzniniz ve biletleriniz tamam. Sana atıyorum resmini." diyerek babam, benim kalbimin binlerce kuşa dönüşüp uçmasını sağlamıştı.
Heyecanla çığlık atıp "YAA TEŞEKKÜR EDERİM. ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM BABA! SENİ ÇOOOK SEVİYORUM!" dedim.
Telefonu kapattığımda babaannem "Uy tövbe bismillah. Noldi niye cirlaysun?" dedi. Kahkaha atarken mutluluktan yerimde zıplıyordum. "Eren ile İstanbul'a gidiyoruz babaanne!" dedim heyecanlı sesimle.
"İstanbul'a mi?" diye tepki verirken, ben "Babaanne şimdi Cuma namazı bitmiştir ben Erenler'e gidiyorum. Gelirim birkaç saatte." dedim ve koşarak dışarıya çıktım.
Bir ayağıma lastiğimi giyip diğerini zıplayarak ilerlerken ayağıma geçirmeye çalışıyordum. O sırada mesajlardan babamın bana attığı biletlere bakıyordum. Bu ayın sonuna bilet almıştı.
Patika yoldan koşarak Erenler'in evine ilerlerken çok yakından gelen bir silah patlaması ile irkilerek çığlık attım. Uzunca süren silah sesleriyle birlikte aynı zamanda kopan bir feryat ile sesin Ayşe teyzeme ait olduğunu idrak ederek korkuyla onların evine doğru koşmaya devam ettim.
Evleri Vazelon Manastırı'nın oraya çok yakındı. Öyle ki onlara giden patika yol ile Vazelon Manastırı'na giden patika yol aynıydı. Sol tarafımda kalan manastır ve az ileride olan Ayşe teyzemin evi arasında öylece kalakaldım.
"Eren..." dedim fısıltıyla.
Tam önümdeydi.
Eren ve sivil bir başka adam yerde yatıyordu. Kanlarla kaplıydı üstleri.
Ayşe teyzem Eren'in üstüne kapaklanmış şekilde feryat ederken diğer birkaç üniformalı adamlardan biri yerdeki kanla kaplı adama doğru ilerleyip "Komu-komutanım!" diyerek üstüne eğildi.
Ben dikilmiş bir şekilde öylece dururken elimde sıkı sıkı tuttuğum, ekranda mesajlardan açık biletlerimiz vardı.
Gördüklerim ile telefon elimden kayıp yere düştü. Düşme sesiyle vücudum irkilirken, istemsizce dolan gözlerimden bir yaş da kanlı toprağa karıştı.
İç çekerek attığım bir adım...
Başımı eğerek baktığım bir Eren...
Feryatlarıyla kulaklarımı, beynimi, zihnimi dolduran Ayşe teyzem...
Korkuyla kapının arkasında duran ve annesinin sesiyle korkusunu bastırıp kapıya çıktığında gördükleriyle dizlerinin üstüne yere çöken Sevde ablam...
Ve kırk bir kurşun yiyerek ruhunu çoktan teslim etmiş bir komutan...
İşte tam bu an... Tam da bu an benim hayatımın büyük bir dönüm noktası oluştu.
Ve benim kendimi toparlamak için tam yedi yıl gerektiğini bilmiyordum.
Olduğum yere yığıldığımda çok fazla şey yoktu.
Sadece bir çift bilet ve yerde kanlar içinde yatan en yakın dostum...
🕯️🗝️