Arel’in dünyası, uzun zamandır gri betonun ve kütüphane tozunun kokusundan ibaretti. Birkaç sene önce kendi kurduğu bu mütevazı hapishanede, her şey düzenli, sakin ve en önemlisi öngörülebilirdi.Şehrin karmaşık, nefes alan merkezi yerine, Boğaz’ın kenarında, kirasını zor ödediği küçük stüdyo dairesinde yaşıyordu. Pencereleri, denizin kasvetli ama dürüst mavisini görüyordu; en azından bu manzara, abisinin ona miras bırakmaya çalıştığı kan ve çelik griliğinden çok daha iyiydi. Abisi. O ismi bile zihninde bir ağırlık, bir leke gibi taşıyordu. Arel, yirmili yaşlarının ortalarında, zarafetini zorlukla koruyan, ince yapılı bir kadındı. Moda tasarımcılığı hayalleri, şimdi bir mimarlık ofisinde asistanlık yapmanın monoton ritmiyle yer değiştirmişti. Her gün, sadece iki otobüs durağı ötede bıraktığı, ait olmadığı o dünyayı unutmak için kendini rakamların ve ölçülerin kesinliğine teslim ediyordu. O hayat, lüks, tehlike ve daima tetikte olmayı gerektiren bir hayat, onun için tam bir felaketti. Arel, o ailenin bir ferdiydi belki ama kan bağı, rızası anlamına gelmiyordu. Birkaç ayda bir, abisinin güvendiği bir adam gelir, hesaba fazlasıyla yatırılan parayı, Arel’in keskin ve soğuk bakışları altında teslim ederdi. Arel bu parayı alırdı; gururu acısa da, reddetmek bir savaş başlatmak demekti. Paranın çoğunu kimsesiz çocukların eğitimine bağışlar, kendi yaşam standardını mümkün olduğunca minimumda tutardı. Bu, bir nevi kendi vicdanını temizleme ayiniydi. Abisinin kirli kazancından kendisine bulaşmasını istemediği, sessiz bir protestoydu. O gün, her zamanki gibi ofisten çıktıktan sonra yağmur başlamıştı. Paltosunun yakasını kaldırırken telefonu çaldı. Ekranda, yıllardır tek bir kelime konuşmadığı avukatlarının numarası vardı.Arel, adımları yavaşlayarak titreyen elini cebine attı."Dinliyorum," dedi, sesi yağmurun sesinden daha keskin çıkmaya çalışarak. Karşıdaki ses, resmiyetin ardına gizlenmiş bir aciliyetle konuştu:"Arel Hanım, durum beklediğimizden kötüleşti. Sayın Ağabeyiniz, sizi hemen görmek istiyor. Artık vakti..." Avukat, cümleyi bitiremedi. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. "Anladım," diye fısıldadı Arel. Ne şaşkınlık ne de gözyaşı vardı sesinde. Sadece yıllardır beklediği, kaçmaya çalıştığı kaçınılmaz bir sondan duyulan yorgunluk vardı. "Geliyorum." Taksi, Arel'i şehrin bilmediği ama kalbiyle bildiği karanlık bir köşesine götürdü. Burası, her zaman bir sis perdesiyle çevriliymiş gibi duran, yüksek duvarlarla ve son teknoloji güvenlik kameralarıyla örülü, abisinin malikanesiydi. Bir kale. Kapıdaki görevliler, Arel'i görür görmez donuk ve saygılı bir şekilde eğildiler. Onun kim olduğunu, nerede yaşadığını veya ne zaman geldiğini sorgulamazlardı. Onun adı, bu duvarların içinde bir emir, bir soyadının ağırlığıydı.Arel, içeri adım attığında içini saran ağır, eski ahşap kokusu ve temizlik malzemelerinin steril kokusu midesini bulandırdı. Bu, onun çocukluğunun kokusuydu; ihtişamın ve tehlikenin harmanlanmış, zehirli kokusu.Uzun koridoru geçerken, gözleri duvarlardaki karanlık ve pahalı sanat eserlerine takıldı. Her şey gösterişliydi ama ruhsuzdu. En sonunda, abisinin yatak odasına ulaştı. Kapıda, ilk kez gördüğü, uzun boylu, keskin yüz hatlarına sahip genç bir adam duruyordu. Adamın duruşunda bir gerginlik, bir fedakârlık vardı. Duruşu bir kaya kadar sağlamdı.Arel, adamın yanından geçerken başını çevirmedi ama adamın gözlerinin kendisini takip ettiğini hissetti. "Kuzey," diye fısıldadı içeri girmesine izin veren, abisinin yaşlı ve sadık vekili. "Sen dışarıda bekle. "Kuzey. İşte bu, Arel'in kaderini değiştirecek olanlardan biriydi. ~1.Bölüm sonu~
Bölüm 1
Uzak Duranın Çağrısı
