İçeriğe geç

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 7 · 8 dk okuma

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 7

VURULMA

Toplantıdan çıktıktan sonra hangarın dışındaki hava neredeyse keskin bir soğuklukla Sude’nin yüzüne çarptı. Birkaç adam içeride hâlâ tartışmaya devam ederken, Alaz Alp bir an durdu, başını hafifçe yana eğip uzaklardaki konteyner alanına doğru baktı. Işıklar yetersizdi, gölgeler uzayıp kısalarak kıpırdayan siluetlere dönüşüyordu. Sude kırmızı dosyasını elinde tutmaya devam ederken, ayaklarının altındaki taş zeminde yankılanan adımlar bir uyarı gibi geliyordu.

“İlk saha deneyimin başlıyor,” dedi Alaz, sesi neredeyse fısıltı kadar düşük ama iradeli.

“Sakin ol. Nefesini sabit tut.”

Sude gözlerini kıstı. “Beni çocuk gibi görme.”

Alaz tek kaşını kaldırdı. “O zaman çocuk gibi davranma.”

Aralarında gerilimli bir sessizlik kaldı. Hangarın arka kapısı açıldığında içlerinden biri koşarak yanlarına geldi; nefesi düzensiz, gözleri telaşla açılmıştı.

“Konteynerlerden biri daha kayboldu!” dedi panikle. “GPS sinyali limandaki kuzey bloğa kaydı ama oradan sonra… başka bir kola gidiyor. Bizim bildiğimiz bir grup değil.”

Alaz’ın yüzü anında sertleşti. “Demek içerde başka bir kol var.”

Adam başını salladı. “Görünmeyen bir hat gibi. Sanki içeriden biri konumları değiştiriyor.”

Alaz gözlerini Sude’ye çevirdi. Kısa bir an boyunca ne diyeceğini tartar gibi baktı; güvenmek mi, yoksa uzak tutmak mı gerektiğini bilmiyordu. Bu, bakışlarında açık bir çatışma yaratıyordu.

Sude’nin elindeki dosya ise gölgelerde kan kırmızısı bir iz gibi parlıyordu.

“Sude, benimle geliyorsun,” dedi sonunda. “Bu iz, bu gece kaybolmadan bulunmak zorunda.”

Sude bir an bile tereddüt etmedi. “Yürü.”

Koşarak araca bindiler. Motor çalışır çalışmaz Alaz sert bir şekilde hızlandı, lastikler zeminde çığlık attı. Şehir ışıkları arkada flulaşırken konteyner alanının soğuk, rüzgâr yiyen metal kokusu yaklaştı.

Aracın içi bu kez yalnızca gerginlikle doluydu. Ne şaka vardı, ne laf atma, ne de rahat bir gülüş.

“Orada tehlike olabilir,” dedi Alaz düşük bir sesle.

Sude camdan dışarı bakmayı sürdürdü. “Bu işte kimse güvenli değil zaten.”

Alaz, kızın netliğine istemsizce saygı duydu ama içindeki koruma içgüdüsü yerini bırakmadı. Onu bu kadar çabuk ateşin içine sokmak doğru muydu? Bir yandan ona güvenmek zorundaydı, diğer yandan kıza fazla yük bindiğini hissediyordu. Sude’nin gözlerinde ise hiçbir geri adım yoktu; karanlığın içine bakarken sanki tehlikeyi çağırıyordu.

Konteyner sahasına girdiklerinde karanlık derinleşti. Metal yığınları gölge duvarlar gibi yükseliyor, aralarındaki dar boşluklar labirent gibi uzuyordu.

Alaz farları kapattı; alanı zifiri karanlık yuttu.

“Burada ışık kullanamayız. Fark edilmemeliyiz.”

Sude başını salladı.

İkili araçtan indi. Soğuk hava nefeslerini buhar gibi görünür kılıyordu. Ayak seslerini minimuma indirerek konteyner sıraları arasında ilerlediler. Uzakta metal bir kapağın gıcırtısı duyuldu. Sude irkildi ama adımlarını kesmedi.

Alaz elini kaldırıp dur işareti verdi.

O an, konteynerlerden birinin kapısı hafifçe aralandı. İçeriden iki gölge çıktı. Ellerinde kutular, kutuların üstünde silah markalamaları vardı.

Bir şeyler çeviren belli ki bu adamlardı.

Alaz hafifçe fısıldadı: “Bu adamlar bizim değil.”

Tam o anda, Sude’nin arkasından bir el uzandı, kolunu bileğinden kavradı. Güçlü bir tutuştu. Ardı sıra karanlıktan bir başka adam belirdi; yüzü belli belirsiz, sesi boğuk ama otoriterdi.

“Kız ne arıyor burada? Bu iş çocuk oyuncağı değil.”

Sude anında kolunu kurtarmaya çalıştı. “Bırak.”

Adam daha da yaklaştı, yüzü gölgeler arasında tehditkâr bir siluet hâline geldi. “Bizim iç meselelerimize kadın sokulmaz.”

Alaz bir anda öne atıldı.

Adam Sude’nin kolunu hâlâ sıkıca tuttuğu anda Alaz’ın sesi karanlığı kesip geçti.

“Eline dikkat et.”

Adam alayla güldü. “Yoksa ne yapacaksın?”

O an pusu çöktü.

Konteynerin arkasından iki adam daha çıktı, silahları parıldadı.

Alternatif kol buradaydı, iyi saklanmış, iyi hazırlanmış.

Sude’nin nefesi kesildi; her şey bir anda çok hızlı oldu.

Bir el silahını doğrulttu, birinin bakışları Sude’ye çevrildi.

İlk sahaya iniş, ilk gerçek tehlike buydu.

Alaz tek bir saniye bile kaybetmedi; Sude’nin kolundan çekip yan tarafa itti, aynı anda kendi silahını çekip ateş etti. Mermi metal konteynere çarparak kıvılcım saçtı, ardından bir çığlık duyuldu. Diğer adamlar panikle dağıldı, biri kaçmaya çalışırken ayağı kayıp yere düştü.

“Sude! Eğil!” diye bağırdı Alaz.

Karanlıkta çatışma bir anda patladı. Metal yankılarla çınlıyor, gölge içindeki adamların bağırışları birbirine karışıyordu.

Sude konteynerin arkasına sığındı ama orada bile adamların nefesi kulaklarına kadar geliyordu. İlk kez silah sesleri bu kadar yakından, bu kadar ölümcül hissediliyordu.

Alaz, Sude’nin nerede olduğunu sürekli kontrol ederken aynı anda ateşi bastırıyordu.

Bir an için göz göze geldiler; Alaz’ın bakışında net bir cümle yazıyordu:

Ona güvenmeli miyim? Yoksa bu iş onu yutar mı?

Sude, elleri titrerken bile dosyayı bırakmadı; gözleri karanlıkta tek bir ayrıntıya kilitlendi:

Kaçan adamlardan biri, konteyner kapısına kendi grubunun işaretini çizmişti.

Bu, mafyanın gizli kolunun sembolüydü.

“Kayıp konteynerler onların elinde,” dedi Sude, nefes nefese. “Alaz, bunu çözdük!”

Ama o anda sağ taraftan biri daha çıktı, elindeki silahla Sude’ye doğrulttu.

“Sadece izlediklerini mi sandın?” dedi adam. “Seni baştan beri fark ettik.”

Karanlık bir anda daha da ağırlaştı.

Sude hayatının ilk gerçek pususunun tam ortasındaydı.

Ve bu daha başlangıçtı.

Silah doğrultulduğu anda zaman neredeyse durdu.

Sude’nin gözleri büyüdü, Alaz’ın sesini duydu ama hareket edemedi.

Ardından metal bir patlama oldu.

Mermi havayı yırtıp geçti ve sıcak bir acı bir anda Sude’nin koluna saplandı. Vücudu geri savrulmadı; ama kolları irade dışı titredi, nefesi kesildi, dizleri çözüldü. Elindeki kırmızı dosya yere düşerken metal zeminde keskin bir tok sesle kaydı.

Sude bir an hiçbir şey duymadı. Ne çatışmayı, ne bağırışları, ne ayak seslerini. Sadece nabzının, yarasının bulunduğu yerde attığını hissetti; yanıcı bir ağrı, sanki derisi yırtılıp damarları açıkta kalmış gibiydi.

Alaz’ın yüzündeki ifade o saniyede değişti.

Sert, hesaplayan, soğukkanlı adam bir anlığına tamamen kayboldu.

Yerine dizlerinin bağı çözülen, kontrolünü zor sağlayan bir öfke geldi.

“SUDE!”

Aradaki mesafeyi iki adımda kapattı. Sude yere çökmüştü; elini koluna bastırırken parmaklarının arasından sıcak kan süzülüyordu. Karanlık, kırmızıyla birleşti; görüntü hem bulanık hem yakıcıydı.

Alaz önce Sude’yi kapattı, sonra arkadaki adama tek bir atış yaptı. Adam metalin üzerine yığıldı; sesi yankılanmadan kesildi.

Çatışma bitti.

Ama Alaz’ın nefesi bitmemişti.

Sude’nin yanına diz çökerken elleri titriyordu.

“Sude, bak bana. Bak yüzüme.”

Sude gözlerini kırpıştırdı, nefesi kısa ve kesikti.

“İyiyim… sanırım.”

“Değilsin.” Alaz sesini kontrol etmeye çalışsa da başaramadı; tonunun altında hırçın bir titreme vardı. “Kolundan vuruldun. Baskı yapma, dur.”

Sude’nin yaralı kolunu nazik ama sert bir tutuşla kavradı, kendi siyah ceketinin iç ceplerinden pansuman için kullandığı basit gazlı bezi çıkardı. Kan, beze hızla yayıldı. Alaz’ın çenesi kenetlendi.

“Bu kadar ileri gitmelerine izin vermemeliydim.”

Gözlerinde öfke, ama bu kez hasmına değil, kendine yönelmişti.

Sude, dudaklarını ısırarak dayanırken mırıldandı: “Ben seçtim gelmeyi.”

Alaz başını iki yana salladı.

“Artık kendi seçimlerine bırakamam.”

Sude ona baktı; ilk kez bu kadar çıplak bir kararlılıkla yüzleşiyordu.

Bu, emir veriyormuş gibi konuşan bir adamın sesi değildi; bu tamamen başka bir şeydi.

“Korumak zorunda değilsin, Alaz,” dedi Sude.

Alaz’ın bakışları onu baştan aşağı süzdü; yaralı kolu, titreyen nefesi, ama diz çökmeye bile razı olmayan direnci…

Sonra yavaşça, çok yavaşça konuştu:

“Tam tersine… artık zorundayım.”

Sude bir anda ne diyeceğini bilemedi.

Karanlıkta yalnız değildi artık; bu söz, nefes alan bir yemin gibiydi.

Alaz Sude’yi kolunun altından kavradı, onu ayağa kaldırdı. Sude’nin canı yandı ama Alaz’ın eli beline uzandığında ağırlığını sorunsuzca taşıdı.

“Bundan sonra,” dedi Alaz, sesi hem yumuşak hem keskin, “sen sahaya tek başına inmeyeceksin.

Ben olmadan hiçbir yere gitmeyeceksin.”

Sude kaşlarını kaldırdı. “Emir mi bu?”

“Hayır.”

Alaz başını eğdi, gözleri Sude’nin gözlerine kilitlendi.

“Bir karar.”

Ve o kararın tonunda, öyle bir koruma isteği vardı ki, karanlık bile geri çekildi.

Araç, gecenin içine doğru ilerlerken Sude kolundaki sızıdan nefesini tutuyordu.

Alaz tek kelime etmiyordu, ama direksiyonun üzerindeki parmakları öyle bir kasılmıştı ki, damarları kabarıp metalin içine işleyecek gibiydi.

Her ışığı geçtiğinde yüzüne vuran solgun parıltı, içinde büyüyen endişeyi daha da belirginleştiriyordu.

Kısa süre sonra araç, şehrin karanlık tarafını ardında bırakıp yüksek duvarlı, ışıkları loş yanan o devasa konağın önünde durdu. Sude, bu evi daha önce görmüştü; ama bu gecenin havası tamamen farklıydı. Kapı açıldığında, sanki bütün yapı onun yarasını fark etmiş gibi sessizleşti.

Alaz bir kelime etmeden yanına geçti.

Elini Sude’nin beline yerleştirdi; bu bir izin istemek değildi, düşmemesi için verilen bir destekti.

Ama teması, sıcak ve koruyucuydu.

“Sakin ol,” dedi hafifçe. “İçeri giriyoruz.”

Geniş ahşap kapı açıldığında, koridordan yükselen hafif odunsu koku, loş duvar lambaları, mermer zeminin soğuk parıltısı… hepsi Sude’nin başını döndüren bir sakinlik taşıyordu.

Tehlikeli bir dünyanın sarayı gibi.

Sessiz ama güçlü.

Tıpkı ona eşlik eden adam gibi.

Alaz Sude’yi üst kata, geniş koridorun sonundaki o büyük odaya götürdü. Oda genişti; koyu renk ahşap mobilyalar, büyük bir çalışma masası, raflarda yığılmış klasörler ve cam duvarın ardında geceyi izleyen ağır bir manzara vardı. Bir odadan çok bir karargâh gibiydi.

Alaz kapıyı kapattı.

Tavrı sakin görünse de içindeki fırtına sesinden belli oluyordu.

“Kolunu görmem lazım,” dedi alçak bir tonla.

Ne emir gibiydi, ne rica.

Daha çok: İzin verirsen iyi olur diyen bir nefes.

Sude başını salladı.

Alaz bir dolabı açtı; içinden steril malzemeler, sargılar, antiseptik solüsyon ve küçük bir metal kutu çıkardı.

Masaya bıraktı.

Ardından Sude’nin karşısına geçti.

“Ceketini çıkarabilir misin?” diye sordu, gözlerini kaçırmadan.

Sude derin bir nefes aldı, dikkatlice ceketini çıkardı. Kumaş yaraya hafifçe sürtününce yüzü istemsizce gerildi. Alaz bunu görünce anında adım attı; refleks gibi, düşünmeden.

“Dur, ben yardımcı olurum.”

Ceketi nazikçe aldı, bir kenara bıraktı.

Gözleri yaraya kaydığında çenesindeki kaslar belirginleşti.

Görünüşe göre acıyı kendi kolunda hissediyordu.

“Biraz yakacak,” dedi yumuşak bir sesle.

Antiseptiği yaraya bastığında Sude nefesiyle birlikte omzunu kaldırdı.

Canı yandı, ama Alaz’ın sıcak eli dirseğinin altından onu desteklerken verdiği güven çok daha ağır basıyordu.

“Bitti,” dedi Alaz, sesi bu kez daha düşük.

Ama parmakları hâlâ Sude’nin kolundaydı; bırakmıyordu.

Bırakamıyordu sanki.

Sude bakışlarını kaldırıp ona baktı.

Alaz bir anlığına sabit kaldı.

Sanki o karanlık gecede ilk kez nefes almayı hatırlıyordu.

“Bu senin yüzünden oldu,” dedi Sude hafif bir gülümseme ile.

Alaz’ın gözlerinde anlık bir pişmanlık parladı.

“Evet,” dedi. “Ve bu da benim sorumluluğum.”

Sargıyı bağladıktan sonra, elleri Sude’nin kolunda gereğinden uzun süre kaldı.

Bir adım geri çekmek ister gibi oldu… ama yapamadı.

“Sude.”

Adını söylerken sesi farklıydı.

Daha ağır.

Daha yakın.

“Bir daha seni böyle görmek istemiyorum.”

Sude göz kırparak hafifçe gülümsedi. “Bu işin doğası bu değil mi?”

“Senin için değil,” dedi Alaz. “Artık değil.”

Sude yutkundu.

Çünkü o sözler, bir koruma isteğinden daha fazlasını barındırıyordu.

Karanlık bir dünyanın ortasında, kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği bir şeyin başlangıcı gibiydi.

Alaz elini çekti ama bakışlarını çekmedi.

Aralarındaki mesafe, nefes alıp vermek kadar inceydi.

“Burada kalacaksın,” dedi. “Bu gece değil… bundan sonra da. Yanımda olman gerekiyor.”

Sude şaşkınlıkla baktı. “Neden?”

Alaz’ın cevabı tok, kesin ve tehlikeli bir samimiyet taşıyordu:

“Çünkü seni korumak artık görev değil… seçim.”

Bölüm sonu

1 yorum